“Arap kızı camdan bakıyor”… AFRİKA-AYVALIK-İZMİR: 8 / Erdinç OZAN

“Arap kızı camdan bakıyor”… AFRİKA-AYVALIK-İZMİR: 8

Yazı dizimizin bugün sonuna geldik. Afro-Türk denilen Afrika kökenli yurttaşlarımızın çeşitli yayın organlarında çıkan yazı, makale, araştırma, belgesel gibi kaynaklardan yararlanarak, yurttaşlarımızın kökenleri ve bugünkü yaşamları, karşılaştıkları güçlükler hakkında derleyip toparlayıcı bir dizi yazı ortaya koymaya çalıştık. Bugün de İzmir’e giderek gazetemiz adına Afro-Türk derneğiyle bir söyleşi yapmak istedik. Konak’tan Kemeraltı’na girişte bir iş hanının giriş katındaki ofiste bir araya geldik. Dernek Başkanı Şakir Doğuluer ve yaptığı araştırmalarla Afro-Türk’lerin kökenine ışık tutan Mustafa Olpak’ın kızı Zeynep’le saatler süren tatlı, neşeli bir sohbetimiz oldu. Bir anlamda art arda yazdığımız dizi yazının doğruluğunun teyidini aldık da diyebiliriz.

-Afro-Türk’lerin çoğunlukla yaşadıkları yerler nereler?

Şakir Bey: Çoğunlukla İzmir ve çevresinde, Bayındır, Torbalı ilçelerinde, Aydın, Denizli gibi illerde Afro Türkler yaşıyor. Ama çoğunluk İzmir’de.

-İstanbul’daki sayınız hakkında bilginiz var mı? Osmanlı döneminde İstanbul’a götürülen çok sayıda Afrika kökenli vardı.

Şakir Bey: İstanbul’da Afrika kökenli, yani Afro Türk elbette var. Ama sayıları İzmir kadar değil. Çoğunluk İzmir’de…

Şirin mi şirin, tatlı mı tatlı bir genç bayan Zeynep. Annesi beyaz olduğundan teni daha açık. Normal esmer diye tanımlayabiliriz. Sokakta karşılaştığınızda bu genç bayanın Afrika kökenli olduğunu düşünmezsiniz bile. Kendisine bunu hatırlattığımda gülümseyerek: ”Beni daha çok Mardinliye benzetirler” diyor. Mardin’e birkaç kez gitmişliğim vardır; oradaki kadınların ten renkleri hakkında az çok bilgili olduğumdan Zeynep’i Mardinlilere benzetenlere hak veriyorum. Biz Şakir Bey’le sohbetimize devam ederken Zeynep de yandaki çay ocağından habire bize çay taşıyor. Kendisi de benim gibi çayı çok severmiş. Babası Mustafa Olpak’ın da koyu bir çay tiryakisi olduğunu söyledi. Çaylarımızı içerken aile albümlerine bakıyoruz. İkinci kuşağın kökleri hakkında konuşmayı sevmeyip, anı, hatıra biriktirmeyişleri, geçmişleri hakkında konuşmadıklarını biliyoruz. Sorular soran, köklerini araştıran üçüncü kuşak ise bulabildikleri kadar anıları biriktirmiş. Fotoğraflara bakmayı bitirdikten sonra Zeynep’e dönüp ”Burada ortak bir özellik görüyorum. Tüm fotoğraflarda yer alan insanların bakışları duru, hüzünlü. Yüzleri acıyla burkuk. Duruşları ise çok gururlu ama hüzünlü bir duruşları var. bunun sebebi nedir? diye soruyorum. Zeynep, her zamanki gülümsemesiyle ”Acı, genlerine işlemiştir. Bu yüzden bakışları hüzünlüdür. Afrikalı çocukların gözleri iridir. Gözyaşları da iri iri akar” diye yanıtlıyor.

-Köylerde araştırmalar yaparken ne gibi güçlüklerle karşılaştınız?

Şakir Bey: Başlangıçta yadırgadılar. Konuşmak istemediler. Ama, konu açıldıkça onlar da açıldılar. Bugüne gelene dek çok çalıştık. Engelleri bir bir aştık. Kölelik tarihinde uzman olan Tel Aviv Üniversitesi’nden araştırmacı, tarihçi Toledano, İzmir’e geldi. Konferans verdi. Sonrasında konuya ilgi arttı ve art arda bu alanda yapılan araştırmalar oldu. Hatta, doçentlik konusu bile oldu Afro-Türkler.

-Tez konusu mu?

Şakir Bey: Evet. Bir araştırmacımız Doçentlik tezi yazdı bu konuda. Şu anda da üniversite öğrencisi olan bir kızımız aynı konuda tez hazırlıyor. Bizden bilgiler alıyor.

-Afro-Türk’lerin çalışma alanları nereler? Geçiminizi nasıl sağlıyorsunuz? Kamuda çalışan Afro Türkler var mı?

Şakir Bey: Kamuda çalışma oranımız daha az. Çok az sayıda. Genellikle tarımda ve özel sektörde çalışıyoruz.

-Kamu sektörüne olan ilginiz neden az?

Şakir Bey: Kamuda çalışmak için yüksek öğrenim görmek gerek.

-Tarımda derken neyi kastediyorsunuz? Kendi toprağınızı ekip biçip, pazarda tezgâh mı açıyorsunuz?

Şakir Bey koyu tenli. Siyah bir arkadaşımız. Gülümsüyor: Toprak ekip biçiyoruz da kendi toprağımızı değil.

-Yani köylerde yaşayanlar ırgatlık mı yapıyor? Ya da işçi diyelim. Tarım işçisi. Doğru mu söyledim.

Şakir Bey: Evet. Tam olarak öyle. Irgat veya tarım işçisi.

-Refah seviyeniz nedir? Zengin misiniz, fakir mi, dar gelirli mi, orta gelirli mi?

Şakir Bey yine gülümsüyor. Zeynep, çaylarımızı tazeliyor. Çayı seviyor ya, tıpkı rahmetli babası gibi, kendine de çay almayı ihmal etmiyor. Benim de çay sevdiğimi öğrendi ya, bardağımı hiç boş bırakmıyor.

Şakir Bey: Afro-Türk olup da zengin olan yoktur. Bize babadan dededen bir şey kalmadı ki. Nasıl kalabilir? Hepsi köleydiler. Ya da önemli bir bölümü köleydi. Kendi emeğimizle çalışıyoruz, ayakta kalmaya gayret ediyoruz.

-Peki, eğitim durumu.

Şakir Bey: Aileleri çocukları okutmaları konusunda ikna etmeye çabalıyoruz. İlkokul, lise okunuyor. Ama, üniversitede çocuk okutmak zor. Bu yükün altından kalkabilmek çok zor. Gerçekten çok yetenekli, ülkemize çok şeyler katabilecek gençlerimiz var. Ama, yoksulluktan dolayı daha fazlasını okumaları zor. Hatta, lise eğitimi, ilkokul eğitimini bile çocuklarına aldıramayacak durumda olanlar var. Biz bu aileleri dolaşıyoruz. Ne olursa olsun çocukların okutulmalarından yanayız. Aslında gençlerimiz okumak istiyor. Aileler de okumalarından yana ama olanaklarımız çok kısıtlı.

-Biraz kültürel geçmişinizden konuşalım. Afrika kültüründen bugüne elinizde ne kaldı?

Zeynep, çayından bir yudum aldıktan sonra ”Hiçbir şey” diyor.

-Örneğin … Bizim oralarda, yani Karadenizde kadınlar bellerine peştemal sararlar. Sizde de böyle yöresel giysiler yok mu?

“Bir iki örnek var hepsi o kadar” diyor Zeynep. ” O da her zaman kullanılmaz.” Burada birkaç saniye durup Mustafa Olpak’ın gerçekte kendi kökenine ne denli büyük bir hizmette bulunduğunu düşünüyorum. O, artık unutulmuş unutulmaya yüz tutmuş gelenekleri, kültürel değerleri bulup ortaya çıkarmak için ne büyük bir çaba harcamış.

-Ayrımcılığa uğradığınız oluyor mu?”

”Bir kaç örnek dışında, hayır” diyor Zeynep. Ama, can sıkıcı durumlar olmuyor da değil.” Şakir Bey de bir anısını anlatıyor: ”Otobüsteydim. Yaşlı bir adam, yanında bir kadın ve çocuk. Çocuğa parmağıyla beni gösterip gülüyor. Çocuk bakmıyor. Bakmadıkça adam çocuğu sürekli dürterek bana bakmasını sağlamaya çalışıyor. Bu olay beni çok üzmüştü.”

“İzmir’de mi oldu bu?” diye sorduğumda ”Evet” diyor.

Zeynep, bir gençten söz ediyor. Şoför olarak çalışmaya başlamış. Ama, amiri ”Bula bula bunu mu buldunuz?” diyerek işten atmış.

-Köylerde mi yoksa şehirde mi daha çok ayrımcılığa uğradığınız oluyor?

-Köylerde ayrımcılık hiç yoktur. Çünkü, uzun yıllardır bir arada yaşadıkları için herkes birbirini tanır ve bilir. Ama şehir öyle değil.

-Sokakta ne gibi zorluklar yaşıyorsunuz? Ya da insanların size bakışı nasıl?

-Genelde pek ilgilenmiyorlar ama dönüp dönüp bakanlar da yok değil.

-Sataşan, laf atan?

-Olmuyor değil. Ama, konuşmaya başladığımızda, “aaaa, siz Türkçe biliyorsunuz” diyorlar. Türk olduğumuzu söylüyoruz, şaşırıyorlar.

-İlkokula giden çocuklarınızın arkadaşlarıyla uyum sorunu oluyor mu?

Sorumu Zeynep yanıtlıyor: Köylerde bu hiç yok. Ama, şehirde oluyor zaman zaman.

-Yöresel yemekleriniz var mı? Yani, bir Afrika mutfağından söz edebilir miyiz? Evlerinizde Afrika yemekleri yapıyor musunuz?

Şakir Bey: Bilen yok.” diyor. ”Normal Türk mutfağı neyse, o pişiyor evlerimizde.”

Bu durumu da önce köle sonra besleme olarak Osmanlı ailelerine verilenlerin o evlerde ev içi işlerde, mutfakta kullanıldıklarını ve doğal olarak sürekli Türk yemekleri pişirdikleri için kendilerinin de o yemek kültürü içinde eriyip, geldikleri kıtanın yemeklerini artık unuttuklarını anlıyoruz. Bunu dile getirdiğimde de Şakir Bey, onaylıyor.
Çok güzel Türkçe konuştuklarını söylüyorum ve dil sorununu nasıl aştıklarını öğrenmeye çalışıyorum. Kuşku yok ki, üçüncü ve devam eden kuşaklar için dil sorunu olması zaten anlamsız olurdu. Ana vatanlarından kopartılıp getirilen birinci kuşağın ise dil sorununu kölelik zamanlarında aştıkları önümüze çıkıyor. Bu arada ikinci kuşağın kölelik zamanlarından söz etmek istemediklerini de kendilerinden duyuyoruz.

Şakir Bey: “Annem, Babam Türkçe konuşurdu. Teyzelerim ve hatta Ninem de”…diyor.

Dana Bayramı’na geliyoruz. Daha evvel burada yazdığımız etkinlik üzerine uzun uzun konuşuyoruz. Geçen yıl yapılan etkinlikte maket dana kullanıldığını söylüyor Şakir Bey. “Etkinlikte maketin içine giren iki çocuk sanki dana yürüyormuş izlenimini vererek yürüdüler. Çok da ilginç oldu. Artık dana kurban etmeyi bırakın bir tarafa gerçek dana bile yürütülmedi. Onun yerine maket dana kullanıldı.” diye ekliyor. ”Rengarenk süslenmiş bir maket dana, başlarına maskeler takmış insanlar Konak’tan Kordon’a kadar yürüdüler” diyor. Zeynep’ten Afro-Türk çocuklarının Afrika dansları eğitimi aldıklarını öğreniyoruz.

TRT belgeselinin çekim aşamasına nasıl gelindiğini öğrenmek istedim. Zeynep, ”Babamı TRT’den aradılar ve kitabının belgeselini yapmak istediklerini söylediler” diye açıklıyor.

-Yani, babanız TRT’ye başvurmadı. TRT tarafından arandı.

-Evet, kitap yayınlandıktan sonra çok ilgi gördü. Konuya eğilen araştırmacılar oldu. Ve TRT belgeseline böyle gelindi.

”Biz Türk’üz” diyor Şakir Bey. Rengimiz, kökenimiz farklı ama Türk’üz.

Son çaylarımızı da içip bu güzel insanlarla 13-14 Mayıs tarihlerinde kutlanacak Dana Bayram’ı etkinliğinde buluşmak üzere kucaklaşıp ayrılıyoruz.

Kökeniniz büyük acılar yaşadı. Sizler büyük acılar yaşadınız ama her şeye rağmen iyi ki arkadaşımızsınız, iyi ki sizler gibi dostlarımız var. İyi ki varsınız güzel insanlar.

-SON-

ERDİNÇ OZAN

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?