“ARS LONGA VİTA BREVİS” SANAT UZUN HAYAT KISA / Tülay Yıldırım EDE

“ARS LONGA VİTA BREVİS”
SANAT UZUN HAYAT KISA

BİR SANATÇININ GÖZÜNDEN…

Kısa bir süre önce, sanatçı/oyuncu Murat Taygur ile bir söyleşi yaptık. Taygur; sinema dünyasından, oyuncuların sorunlarından bahsetti. Gündeme dair de konuştuk ve sinemadan gündeme, seçimlere kadar birçok konuda bizleri aydınlattı.

Şahsım adına oldukça keyifli ve verimli bir söyleşiydi. Sevgili Murat Taygur’a teşekkür ediyorum ve sözü söyleşiye bırakıyorum…

-Önce sanat yaşamından, sizden bahsedelim.

Aslen turizm okudum. Ancak o dönemde, hatta ortaokuldan beri tiyatro ile iç içeydim. Önce tiyatroyla başladım. Sinemaya veya bir dizide yer almaya sıcak bakmıyordum. Fakat maddi açıdan bir oyuncu için sinema sektörü daha verimliydi. Önce küçük rollerde yer aldım. Sonrasında daha büyük projelerde yer almam “Deli Yürek” dizisiyle oldu. Bu dizide Osman Sınav’ın dikkatini çekmiş olmalıyım ki tv dizileri, sinema filmleri, reklamlar vs. birbirini takip etti. Akabinde oyunculuğun tek başına yeterli olmayacağını düşünüp seslendirme eğitimi aldım ve bir yerde uzun süre bu dalda asistanlık yaptım. Böylece oyunculuğun yanı sıra, dublaj/seslendirme de yer aldı yaşamımda. Birçok yerli dizide, yabancı filmlerde seslendirme yaptım. Şuanda ekranlarda gördüğünüz bütün dizilerde konuşuyorum. Bunun dışında Mulinex, Arçelik gibi reklamların dublajını yaptım ve oyunculukla beraber dublaj da hala devam ediyor. Artı, son zamanlarda oyunculuktan ziyade dublaja ağırlık verdim. Çünkü maddi açıdan oyunculuk zor bir hal aldı ve birçok yerde yasaklıyız. TRT, ATV gibi kanallar bana yasaklı.

-Yasak konusunu biraz açabilir miyiz?

Gezi direnişinden sonra başlayan bir yasak bu.

-Siz Gezi direnişinde aktif miydiniz?

Evet aktiftim. Ki Mehmet Alabora’nın başına gelenleri biliyorsunuz. Açıklanmayan bir kara liste var ve bir şekilde bu listede yer almanızdan dolayı işleriniz elinizden alınıyor. Mesela bir rol size veriliyor ama ertesi gün bir bakıyorsunuz ki iptal olmuş. Anlıyorsunuz neyden kaynaklı olduğunu.

-Bu yasak sanıyorum yandaş medyada kendisini gösteriyor.

Tabi. Ancak direk bize kara liste sunulmuş veya yüzümüze karşı yasaklı olduğumuz söylenmiş değil. Rollerinizin elinizden alınmasından ya da size uygun olan rollerin size verilmemesinden, tavırlardan anlıyorsunuz bunu. Elbette toplumda çokça popüler bir oyuncuysanız, yasaklar size vurmuyor. Fakat bazı oyunculara göre toplumda daha az popüler olunca, birçok sıkıntıyla karşı karşıya kalıyorsunuz.

-Peki Gezi’de aktif olmanızdan veya duruşunuzdan dolayı herhangi bir yasal işlemle muhatap olmak zorunda kaldınız mı? Halk tarafından baskılara yaşadınız mı?

Hayır, Gezi’den dolayı olmadım. Ancak geçmişte gözaltılar yaşadım çizgimden dolayı. Elbette sosyal medya üzerinden saldırılar, tehditler oldu, mahalle baskısı yaşadım. Ancak hiçbir zaman itibar etmedim bunlara, önemsemedim. Ne çizgimden taviz verdim ne de sindirilmeye izin verdim.

-Sinema, tiyatro ve seslendirme dışında, geleceğe dair neler bekliyorsunuz bu alanda ve kendi yazdığınız senaryolar mevcut mu?

Senaryo yazıyorum. Fakat bir senaryonun çekimi ve ekranlara yansıması için gereken maddi desteği sağlayan kişiler artık kralcı pozisyonundalar. Olaya sanattan ziyade maddi getiri olarak bakıyorlar ve bazen çok iyi senaryolara bile sırtlarını dönebiliyorlar. Sinemaya finansman sağlayan kişilerin yüzde ellisi, sinema dışında müteahhitlik gibi işlerle uğraşan kişiler. İşin ehli olmadıkları için de, bir projeye finans bulma konusunda sıkıntı çekebiliyoruz. Ki son yıllarda dizilere ağırlık verilmiş durumda. Dizilerin her bölümü bir sinema filmi uzunluğunda. Bu oyuncu için fazlaca yorucu bir durum. Sanki bir sinema filminde oynamışçasına emek harcıyorsunuz ama karşılığı hakkıyla olmuyor. Emek hırsızlığı kendisini gösteriyor. Kamera arkasında ve önünde çalışanlar, bu emeğe rağmen çok az para kazanıyor, emeğinin karşılığını almıyor. Örneğin; 3 başrol oyuncuya 50’şer bin verip geri kalana 10’ar, 5’er, biner lira veren bir yapı var. Yani emek hırsızlığı hem maddi anlamda oluyor hem de dizilerin bölümlerinin uzun olmasından dolayı oluyor ve biz de buna gerek bireysel gerekse oyuncular sendikası olarak karşı çıkıyoruz. Kaşe sistemi diye bir şey var. Örneğin belirlediğiniz kaşeye göre bir sinema filminde oynarsanız 10 bin liranın altına düşmüyorsunuz. Ancak size bu parayı vermemek adına ve siz tek başınıza bunu yapabilecekken, finansman olan kişi sizin yerinize 3 kişiyi alıp o parayı bu üç kişiye paylaştırıyor ve kişi başı daha az para verip daha fazla insanı sömürüyor. Bu, pazarda 3 liralık kaliteli domates almak yerine, 1 liralık ucuz domates almak gibi bir şey. Sanatla bir alakası yok, tamamen esnaflık. Bu iş esnaflıkla olmaz. Tamam finansmansınız, para kazanacaksınız ama sadece bunu baz alıp sanatı kenara atarsanız, o zaman elde edilen ürün de verimsiz olur.

-Yani sanat çok da umurlarında değil mi?

Değil. Demek istediğim de bu zaten. O yüzden böyle bir piyasada iş yapabilmek, onurlu durabilmek, fiyat kırmadan çalışabilmek çok zor. Mesela atıyorum size gelen 3 bin liralık role arkadaşınız bin liraya gidiyor ve hiçbir şey diyemiyorsunuz. Çünkü sanat dışında insanlar maddi anlamda geçinmek zorunda, mecburen kabul ediyorlar bu fiyatları. Örneğin teliflerimiz bir havuzda birikiyor ama oyunculara ya da yapımcılara dağıtılmıyor. Telif yasamız olmadığı için havuzda birikip başka şeylere harcanıyor. Diyelim ki bir dizide oynadınız ve bu dizi 20 ülkeye satıldı. Telif hakkınızı hiçbir şekilde alamıyorsunuz. Oyuncular sendikası bunun için mücadele verse de kanunlar uygulanmıyor yapımcılar tarafından.

-Sendikadan bahsettiniz. Sinema sendikası sizi ne kadar koruyor ve oyuncusuna sahip çıkıyor? Genel olarak Türkiye’deki her kesimden sendikalara baktığımızda çatlaklar görüyoruz. Belli noktalarda üyelerine sahip çıkmadıklarına şahit oluyoruz. Sizin sendikanızda böyle bir durum söz konusu mu?

Bizde böyle bir şey söz konusu değil. Direk sinema yasamız yok ama 4a işçi statüsündeyiz yasaya göre. Ancak yapımcılar bu yasanın uygulanması noktasında sorun çıkarıyorlar. Sigorta yapmak istemiyorlar maliyetten dolayı. Devlet de denetleme yapmadığı için bu ya göz ardı ediyorlar, bizden fatura kesmemizi talep ediyorlar. Sendika, bu 4a işçi yasasının uygulanması noktasında mücadele veriyor. Bizim sendikamız oldukça geniş kapsamlı. Mikrofon oyuncuları, sahne oyuncuları gibi oldukça geniş bir kitleyi barındırıyor. Sendika gerek 4a işçi yasasının doğru bir şekilde uygulanması gerekse oyuncuların statüsünü belirlemek için çalışmalar yapıyor haklarını savunuyor.

-Bazen sanatçıların hoş olmayan şeylere maruz kaldığını görüyoruz. Örneğin Türkiye’nin en önemli oyuncularından olan Füsun Demirel, gerilla annesini oynamak istediğini dile getirdiği için gerek medya gerekse sinema sektörü tarafından lince varan davranışlara uğradı. Füsun Demirel, bu söylemin açıklamasını daha sonradan yaptı. Gerilladan bahsederken bir teröristten bahsetmediğini belirtti. Ki aslen gerilla, savaşçı/direnişçi demektir. Ancak bizim ülkemizde terörist olarak algılanır. Füsun hanımın bu söyleminden ötürü çalışmalarının önü kesildi, engeller koyuldu, bu sektör tabiri caizse sırtını döndü ona. Ki son derece başarılı ve sinema tarihine adını hakkıyla yazdırmış bir oyuncu olmasına rağmen. Bu noktada şunu sormak istiyorum size. Sanatçılara uygulanan bu haksız linçler hakkında ne düşünüyorsunuz ve sizce sanat camiası lince uğrayan sanatçılara ne kadar sahip çıkıyor, savunup destekliyor?

Şöyle açıklayayım bunu. İnsan öldürmek suçtur ama yeri geliyor bir seri katili oynuyorsunuz. Bu sizi katil veya o ruh halinin destekçisi yapar mı? Yapmaz. Sinema zaten bunun için vardır. Her rolü, her kişiliği ekranlara taşımak için mevcuttur. Oyuncu, yeri geldiğinde rol gereği terörist de olur, politikacı da, katil de, tecavüzcü de, trans da vs. Fakat bir rolü oynadınız diye o rol olmanız gerekmiyor. Ben solcu diye nitelendiriyorum kendimi. Ancak ülkücüyü, hitleri vs. de oynayabilirim. Hitler’i oynamakla Hitler’i desteklemiş olmam. Maalesef sanat camiasında linçe uğrayan kişiler gerektiği gibi destek göremiyor meslektaşlarından. Bu destek olmama hali, korku kaynaklı olmuyor. Ki sanatçı korkmaz, korkarsa sanatçı olamaz. Herkes kendi kazancının derdinde bu camiada. Birleştirici bir yapı yok. Mesela; sendika 1 Mayıs’a gidecek, sendikalı olsun veya olmasın herkese çağrı yapıyor. Oraya giden kişiler, belli gelir düzeyinde ve kaybedecek bir şeyi olmayan, yüzde elli oradaki etkinliğe inanan insanlar oluyor ama fazlaca popüler olan isimler orada mimleneceklerini, bunun da işlerini etkileyeceğini düşündükleri için geri duruyorlar. Sanat dünyasının sorunu maddiyat. Korkularının altında yatan sebep de bu.

-Ancak Füsun Demirel’in başına gelen, pekâlâ başka bir sanatçının da başına gelebilir. Bana dokunmayan yılan 40 yıl yaşasın mantığıyla hareket edilirse, o yılan döner dolaşır duyarsız olanlara da dokunur.

Bakın bir süre önce Ergenekon diye bir şey vardı. Şimdi onları yargılayanlar içeride. Tarihte buna benzer birçok şey oldu. Ancak tüm örneklere rağmen yarın aynı sorun beni de bulabilir demiyor insanlar. Dese zaten bu ülke bu halde olmaz. Ders almıyoruz halk olarak olanlardan. “Bal tutan parmağını yalar” sözünü şiar edinmiş bir sürü insan var. Maddi sorun olarak bahsettiğim sorunun asıl kaynağı eğitim aslında. “Eğitim seviyesi yükseldikçe oylarımız düşüyor” diyen bir yapı var önümüzde. Tüm sorunların başı eğitim. Sokağa çıkıyorsunuz ve bazı şeyleri görüyorsunuz, sonra faturanızı elinize alıyorsunuz ve yine görüyorsunuz, çocuğunuzu okula götürüyorsunuz ve yine görüyorsunuz. Bunlara rağmen inanmamayı seçiyorsa insan. İşte bu noktada eğitimsizlik gün gibi çıkıyor önümüze.

-Bu ülkede sinema yasasının olmaması, oldukça büyük ve önünüzü kesen bir sorun sanıyorum.

Bence sanatçının en büyük sorunu, sinema yasasının olmaması. Her şeyimiz havada kalıyor. Fransa’da film çekerken sigorta şirketinizi soruyorlar. Önünüze bir kâğıt bırakıyorlar ve hobilerinizle fobileriniz soruluyor bu kâğıtta. Hobileriniz ve fobilerinize göre sizi sahnelerde oynatıyorlar. Sağlık durumunuzu göz önünde bulundurarak sağlığınızı etkileyecek sahnelerde sizi oynatmıyorlar veya sağlığınıza uygun şartlar oluşturuyorlar. Sigorta o gün sigortalı olmanıza onay vermediyse oynayamıyorsunuz. Ancak tüm bunlar yasa olmadığı için bizim ülkemizde yok. Fransa’da 6 veya 8 saat çalışma süresi dolduysa, sendika sete birini yolluyor ve kısa bir süre tanıyıp çekimi bitirmelerini söylüyor. Burada ise neredeyse gün boyu çekimlerde olduğunuz zamanlar oluyor.
Oyuncular sendikası şu an FİA üyesi. FİA, dünya aktörler birliği kokartı. Yabancı oyuncular nasıl herhangi bir ülkede FİA kartından yararlanıyorsa, bizler de aynı şekilde yararlanıyoruz. Bunu kaybetmemeye çalışıyoruz. Yasa da değiştiğinde, oyuncularımızın tüm ülkelerde statüsü değişecek. Yabancı ülkelerde bir havaalanında iş adamı normal sırada bekletilip geçiriliyor. Ancak sanatçı VIP geçiş yapıyor. Çünkü orada sanatçı ve sanat değerli. Bizim derdimiz elbette VIP muamelesi görmek değil. Sigortamız olsun, 8 saatten fazla çalıştırılmayalım, setlerde ölümler/yaralanmalar olmasın, emeğimiz çalınmasın, telif haklarımız gasp edilmesin, emekli olabilelim vs.

-Biraz gündeme dair konuşalım. Biliyorsunuz OHAL süreci ile beraber her insan ve hatta her mekân bir şekilde etkilendi. Maddi/manevi etkiler oldu. Tutuklamalar, işten atılmalar kendisini gösterdi. Elbette darbe yanlısı ve bu yönde aktif olanlar yargılanmalıydı. Ancak bunun yanı sıra, darbe ile alakası olmadığı halde birçok insan tutuklandı ya da işinden oldu. Bu süreci nasıl değerlendiriyorsunuz?

Cumhurbaşkanımızın söylediği tek cümle her şeyi anlatıyor aslında. “Olağanüstü halde fabrikalarda greve gitmeye çalışıyor ve biz önlemimizi alıyoruz, greve gidemiyorlar.”. Bu cümle, olağanüstü hâlin nasıl başlayıp neye dönüştüğünü gösteren bir cümle bence. OHAL uygulamaları, sadece darbeyle ilgili olan kişi ve kurumlara yaptırımı hak görür. Peki bunun grevle ne alakası var? Atıyorum, deniz işçileri arkadaşları iş kazası geçirdiği için yürüyorlar. Bunun OHAL ile ne alakası var ki müdahale ediliyor? Olağanüstü hâlin yasalardaki kapsamı bellidir. Ancak kapsam dışında uygulamalar söz konusu. OHAL bahanesiyle, yasada yer almayan uygulamalar çevreliyor insanları. Bu süreçle beraber; maddi, manevi, ahlaki bir sürü deformasyon oluştu.

-Bu süreçte muhalif olan herkes hain, terörist, darbeci olmakla suçlandı. Biliyorsunuz ki, “Ötekiler” diye ciddi bir kitle vardı bu ülkede hep. Ancak bu süreçle beraber daha da çoğaldı ötekiler. Özgürlük alanları, söylemleri kısıtlanır oldu. Kendi alanımdan örnek vermem gerekirse, Dünya Gazeteciler Gününde Erdoğan, basının özgürlüğü konusunda hep çalıştığını ve bunu başardığını dile getirmişti ama bu söyleme karşılık birçok gazeteci muhalif olmalarından dolayı tutuklu durumda. Türkiye’deki özgürlük hakkında düşüncelerinizi alabilir miyim? Hala nasıl özgürlükten bahsedilebiliyor bu ülkede?

Bu ülkede sokağa çıkmayan veya çıktığında çok fazla dolaşmayan, sadece iki tane kanal izleyen, kendi mahalle görüşündeki insanlarla sohbet edip diğerlerini görmezden gelen bir sürü insan var ve bu insanların bir arada olduğu bir ülkede, biraz önce anlattığınız fıkra niteliğinde olan olay gibi, özgürlük fıkraları fazlasıyla tutuyor. Geçen seçimde, benim tam karşımda olan camide 2 tane yaşlı dedenin bir konuşmasına şahit oldum. Diyor ki biri diğerine “Bak dikkat et, iyi kullan oyunu. Yoksa CHP gelirse camiler kapanacak” ve diğeri buna inanıyor. İktidar yerinde propaganda yapıyor. Her bölgede o yerin nabzına göre propaganda yapıp söylemde bulunuyorlar. 1974 yılından beri Esenler ‘deyim. Orada şimdiye kadar kimse birbirine nerelisin diye sormazdı. Bir hasta olsa herkes seferber olurdu ve herkes birbirine misafirliğe giderdi. 2000’li yıllara kadar bu böyleydi. Ancak şimdi “Oruç tutuyor musun”, “Alevi misin”, “Nerelisin” gibi söylemler aldı başını gidiyor. Orada her kesimden insan oturuyor. 2000’li yıllara kadar farklı kesimlerin bir arada yaşaması sorun değildi ve sorunsuz, huzur içinde dostlukla yaşıyorlardı ama 2000’li yıllardan itibaren herkes birbirine düşman oldu, şüpheli yaklaşır hale geldi. Ülkenin durumu da aynen budur. Hal böyle olunca özgürlükten konuşmak, çok da inandırıcı olmuyor.

-Seçim sürecindeyiz biliyorsunuz. Sizce seçim süreci ne kadar adil bir yol izleyecek? Şu soruyu da eklemek istiyorum. İnsanlar/iktidar kabul etsin veya etmesin, HDP bu ülkede belli bir kesimin iradesini temsil ediyor. Cumhurbaşkanı her defasında madem milli iradeye saygıdan bahsediyor, burada da bir irade söz konusu ve saygı duyulması gerekiyor. Ancak Demirtaş aday olmasına rağmen hapiste. Neler söyleyebilirsiniz bu hususta? Ne umut ediyorsunuz bu seçimlerden?

Demirtaş, “Parlamenter sistemde kendime bir yol açacağım, kendimi ifade edeceğim” diyor. HDP’nin oyları birçok partiden daha yüksek. Eğer ki parlamenter sistemde mücadele ediyorsa bir insan ya da bir parti, insanların onları yok sayması, görmemezlikten gelmesi ya da iradesini hiç etmesi hak değil. Birçok ilde her parti miting gibi etkinliklere izin alabiliyorken, HDP alamıyor. Sadece bu örnekle bile adil bir seçim olmadığını söyleyebiliriz. Irkçılık kendisini fazlasıyla gösteriyor.

-Irkçılıktan söz etmişken ufak bir parantez açalım. Dışarıdan bakıldığında ne kadar misafirperver, ırkçı olmayan gibi gözüksek de aslında fazlaca ırkçılık var ülkemizde. Nasıl çözüşecek faşizm konusu sizce?

Yine eğitimle aşılabilecek bir sorun bu.

-Ancak eğitimli insanların da faşistliği söz konusu.

Sivas/Madımak olayını ele alalım. İnsanlara bu katliamı yaptıran ve onları ayaklandıran 2-3 tane eğitimli kişiydi. Eğitimli olmalarıyla eğitimsiz ve yönlendirilebilir olan kişileri kışkırttılar ve sonuç facia oldu. Burada kastettiğim yanlı, öğretilmiş bilgiler, bir eğitim değil. Hakikatlerden oluşan ve sevgiyle, saygıyla, hoşgörüyle bezenmiş bir eğitimden bahsediyorum. Sonuç itibariyle “Eğitim seviyesi düştükçe oylar çoğalıyor” noktasına geliyoruz. Taraflı eğitimlilerin sorgulamaktan aciz eğitimsizleri yönlendirmesi sonucu faşizm gibi insanlığı yaralayan ve geriye götüren kötü sonuçlar ortaya çıkıyor. 2000’li yılların öncesinde mahallemizin durumunu örnek olarak vermiştim. O zamanlar ailemizden aldığımız eğitim vardı. Mahalle, komşuluk kültürü, dolayısıyla eğitimi vardı. Dostluk, insanlık, dayanışma hakimdi ilişkilere. Fakat taraflı eğitimlilerin ve alışveriş merkezleri, toki gibi mahalle kültürünü yok eden kapitalist oluşumların etkisiyle, geçmişte sahip olduğumuz o dayanışma yok edildi. İnanlar bilinçli olarak yalnızlaştırıldılar ve bunun sonucunda da birbirine yabancı ve düşman kitleler oluştu.

-Böl, parçala, yönet mantığından bahsediyorsunuz.

Evet, bahsettiğim tam da bu. İnsanlar bilinçli olarak ayrıştırılıp yalnızlaştırılıyor. Çünkü yalnızlaştırılan insana her istediğinizi yaptırabilirsiniz. Seçim konusuna dönersek, elbette adil bir seçim olacağını düşünmüyorum. Şuan iktidarı desteklediği halde iktidara küsen, adalet yürüyüşüyle beraber değişim konusunda birleşen çokça insan var. Evet karşımızda 16 yıldır ülkeye hükmeden bir parti var ama buna karşılık değişimden yana olan insanların sayısı da azımsanmayacak kadar çok. Buna rağmen seçimden umutlu değilim açıkçası. Ben zaten parlamenter sitemi destekleyen biri de değilim. Kaşınızda, 16 yıldır devletin her zerresine, hücresine sızmış, ele geçirmiş bir oluşum var. Hal böyleyken, kazanamayacakları bir seçime girmezler diye düşünüyorum.

-Son bir soru sormak istiyorum size. Bildiğiniz üzere insanlar çeşitli etmenlerden ötürü mağdur durumdalar. Kimi maddi anlamda zorluk çekiyor, kimi ise manevi anlamda sorunlar yaşıyor. Fakir insanlar, sokak çocukları, mülteciler, evsizler, zorla fuhuş yaptırılan kadınlar, adaletsizlikle mağdur olanlar, işsiz kalanlar, ötelenenler, tutsak edilenler vs. gibi. Ancak tuhaftır ki, maddi zorluk yaşayan kişilere destek az oluyor. Ki hangi kesimden olursa olsun durum böyle. Örneğin sosyalizmde ezilenin yanında olmak vardır her anlamda ama genelde sosyalistler maddi destek sağlamak yerine alanlarda eylem yaparlar, ezilenler sloganları savururlar. Sistemi değiştirip fakirliği yok edecek bir mücadelenin yapılması gerektiğini savunurken, bu arada fakirlere maddi destek sağlamazlar. Elbette istinaslar dışında kalanları kastediyorum. Uyuyanları uyandırmak, görmeyenlerin görmesini sağlamak, sağırlara feryatları duyurmak için ne yapmak lazım?

Yaşadığım bir olaydan örnek vererek cevaplayayım bu soruyu. Bir yerde çalışma yapıyoruz. Küçük bir yerimiz var. Orada toplanıp çay içiliyor, konuşuluyor, toplantı yapılıyor. O dönem özel sayılar çıktı ve koliyle geldi dağıtılmak üzere. Orada genç bir çocuk vardı ve ona da verildi dağıtması için. Yalnız fark ettim ki, çocukta aşırı bir dalgınlık/durgunluk vardı. Çocuğa sorununun ne olduğunu sordum. Çocuk önce bir şey yok diye geçiştirdi ama ısrarım üzerine “Abi babam yatalak, annemin ise tek eli felçli ve o halde evlere temizliğe gidiyor. Şu anda babamın ilaçlarını alamıyoruz” dedi. “Buradakilere söyledin mi bu durumu” dedim. “Bakarız” diye geçiştirdiklerini söyledi. Ondan sonra gidip insanları topladım. “Bu arkadaşın böyle bir sorunu var ve siz sorunu halletmeden önüne özel sayı koyuyorsunuz dağıt diye” dedim. Önce işleri toparlamaları gerektiğini, sonra onunla ilgileneceklerini söylediler. Halbuki dağıtımı beş kişi yapabilir ve bu çocuk altıncı dağıtan kişi olması yerine sorunlarıyla ilgilenilebilir. Çocuğun sorunu halledilmediği sürece gelmeyeceğimi belirttim. Bir gün sonra yaptığımız toplantıda “Elimizdeki insan malzemesi azalıyor” gibi bir cümle kuruldu. Dedim ki “Arkadaşım sanırım yanlış bir cümle kurdun. İnsan bir malzeme değildir” . Malzeme olduğu konusunda ısrar etti ve ben çocuğu da alıp çıktım orada. Bir radyoya gittik. Oradaki insanların duyarlı olmasıyla ilaç için para toparladık ve hatta orada çocuğun annesine iş ayarladık fazla yorulmasın diye. Sadece devrime odaklanan bir kafa yapısı var. Onlara göre devrim olursa her şey düzelecek ama devrim olana kadar herkes başının çaresine bakacak, maddi anlamda destek olunmayacak. Devrimden, sosyalizmden ne anladığımıza bağlı mücadele. Bir hedef koyup oraya kadar etrafına bakmadan koşmak değildir devrim. Ekim devrim nasıl yapıldı? İşçisiyle, memuruyla, mağduruyla, kilisesiyle, çarıyla vs. yapıldı ve bu süreçte bir sürü insan da iyileştirildi. Yaralı insanlara sırt dönülmedi. Bizde öyle bir şey yok. Bizde devrimci, devrimci mücadele yapar, gerekirse sokağa çıkar, sloganlar atar, sosyal medyada devrimci söylemler savurur, ezilenlerden bahseder ama çok rahat kapıcının oğluna tokat atar veya komşusu açken kılını kıpırdatmaz. İthal devrimler düşlüyoruz hep. Kendi toprağımıza göre bir sosyalist değiliz. Bir kalıba sokup kendimizi ona göre sosyalist takılıyoruz. Komşun mağdursa ve sen onun için bir şey yapmıyorsan, nasıl bir devrimcisin bilmiyorum. Yine geldiğimiz nokta eğitim. Doğru eğitimle ancak hakkıyla bir mücadele olabilir. Aksi halde bir tarafı görüp diğer tarafa kör olan ama devrim yaptığını zanneden bir kitle çıkar hep karşımıza.

-Söyleşi için çok teşekkür ederim size. Başarılar diliyorum çalışmalarınızda.

Ben teşekkür ederim. Dilerim daha güzel yarınlara ulaşırız her birimiz…

Tülay Yıldırım EDE


Tülay Yıldırım EDE Kimdir?
Selçuk üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü mezunu.
Medya ve İletişim bölümünde eğitimine devam etmektedir.
2008 yılından bu yana gazetecilik yapıyor.
Yeni Marmara Gazetesi, Bölgede Değişim Gazetesi, Yerel Gaste’de köşe yazarlığı ve araştırmacı gazeteci konumunda görev aldı.
Yazıları yerli/yabancı dergi ve sitelerde yayımlandı.
Basılmış bir kitabı ile biri şiir kitabı olmak üzere basıma hazır iki kitabı bulunmaktadır.
Ab-ı Hayat, İştiraki, Devrim, Sosyal Adalet dergilerinde çalışmaları yer almıştır.
Birçok sitede editörlük yaptı.
Uzun yıllardır aktif olarak din, dil, ırk ayırt etmeksizin gerek maddi gerekse manevi olarak ezilenler, mazlumlar, ihtiyaç sahipleri için mücadele etmektedir. Türkiye’deki Afrikalılar, sokak çocukları, evsizler, Suriyeli göçmenler, Ezidiler, translar, zorla fuhuş yaptırılan seks işçileri vs ile adalet ve özgürlük noktasında haksızlığa uğrayan tüm insanlar için.

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?