Artık Hiçbir Şey Eskisi Gibi Olmayacak: 10 Ekim… / Armanç

ARTIK HİÇBİR ŞEY ESKİSİ GİBİ OLMAYACAK: 10 EKİM… 

Türkiye, 10 Ekim 2015 sabahı tarihinin en kanlı terör eylemiyle uyandı. Ama öncesine özetle bir bakalım; Evet! Artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak! Barış istedik, vurulduk. “Kardeşçe yaşam” dedik, tutuklandık. Gerici bir yaşam yerine, çağdaş, barış ve sevgi dolu bir yaşam istedik; baskı ve zulüm gördük. Ölüm ve katliamlarla sınandık. Kısacası; öldük, öldürüldük ve katledildik.

Neden artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacak? Çünkü tabir-i caizse; “kan” girdi araya… Ama bizler gerici değiliz, kinci hiç değiliz! Evet belki araya “kan” girdi ama biz yine de ve her şeye rağmen barış ve kardeşliği istemeye devam edeceğiz. Belki hiçbir şey eskisi gibi olmayacak, acılar unutulmayacak ama barış hala mümkün.. Barış ve kardeşliği istemeye devam edeceğiz. Çünkü erdem bunu gerektirir.

10 Ekim…

10 Ekim’e giden süreç evvela Suriye ile Irak’ın kuzeyinde, büyük bir Kürt oluşumu ve HDP’nin 7 Haziran’daki zaferiyle başladı. Çünkü Suruç ve Amed (Diyarbakır) katliamları da, tüm bunlarla bağlantılıydı. AKP, ciddi anlamda oy kaybetmeye başlayınca, askeri ve politik gücün de kendisinde olduğunu bilerek; tüm sorunları silahla çözmek istedi. AKP için öncelikli hedef; ülkeye koalisyon gelmemeli ve HDP hükümete ortak olmamalıydı. İki polisin şaibeli bir şekilde, kendi evinde öldürülmesiyle fitil ateşlendi. Ülke hızla çatışma, katliam ve kaos ortamına sürüklendi. Ülkenin doğusundaki çatışmalar, Suriye iç savaşı ve ülke batısındaki eylemler derken ipler iyice gerildi ve kopma noktasına geldi. Suriye ile savaş kapıdaydı ve halihazırda ülkenin doğusu da karışmıştı.

Ülkeye artık barış ve huzurun gelmesi gerekiyordu ve bir miting tertiplendi. “Barış ve Demokrasi Mitingi” “10 Ekim”de yapılacaktı. ‘Barış’ı kim istemezdi ki? Demek ki istemeyenler varmış ve 10 Ekim’de, Ankara’da, o miting alanında, herkesin gözü önünde insanlar adice, şerefsizce, hunharca katledildi. Yüzlercesi de ağır yaralandı. Kimi hayatını, kimi kolunu ve bacağını, kimi sağlığını, kimi de ebediyen ruh sağlını kaybetti. Katliamdan sonra ise her şey AKP’liler için son derece uygundu. Katliamla birlikte AKP de istediği ortamı ve mağduriyeti bulmuş oldu. (ne hikmetse) (!) AKP’liler ve diğer faşist oluşumlar sosyal medya platformlarında “İyi oldu!”, “Beter olsunlar!”, “Ne işleri vardı orada?” dediler. Düşmanca söylemlere hala tek bir soruşturma dahi açılmış değil.

Orada hayatını kaybedenler, adeta “terörist” muamelesi gördü. Bunlara rağmen “barış” istemeye devam ettiler. Ölen-öldürülen olmalarına rağmen.

AKP’liler durumu fırsata çevirip ‘mağduriyet’ alanları yaratarak “oy artışını garantilerken”, dönemin bakanları canlı yayınlarda pişkince sırıtarak, basın toplantısı gerçekleştirdi.

Katliam anında tek bir güvenlik önlemi yoktu ve ortam hazırdı. Katilin kim olduğu (artık) belliydi. Bu yüzdendir ki katliamdan sonra, katliamı kınamak için gerçekleştirilen eylemlerde “katili tanıyoruz” afişleri kullanıldı. Evet “Katili Tanıyoruz” ve elbet bir gün hesabını soracağız!

Ve 10 Ekim ‘Ankara-Gar Katliamı’ günü…

10 Ekim 2015 Cumartesi günü, sabah 10.04’te, kimi evinde ailesiyle güzel bir hafta sonu planı, kimi de henüz uyanıp kahvaltı yapıyorken, bizler o saniyelerde  kan gölüne dönmüş, insan parçaları birbirine karışmış, kabus ve kıyamet gibi bir alanda, hareketsiz ve acı içinde uzanıyorduk.

Mitingden 1 hafta önce birkaç arkadaşım bize, “10 Ekim Barış ve Demokrasi Mitingine katılmak için Ankara’ya gelmek ister misiniz?” diye sormuştu. Ben de çalıştığım için muhtemelen gidemeyeceğimi düşünmüştüm. Tam cuma akşamı Dicle ve Kadir ile kardeşim Cafer ve Ahmet’in gideceğini duyunca, araçların kalkmasına 1 saat kala “ben de geliyorum.” dedim. Ve Ankara’ya doğru yola çıktık. Yol boyunca her şey son derece güzeldi. Aracımızda ve mola yerlerinde sürekli “barış türküleri” söylüyor ve halaylar çekiyorduk. Dediğim gibi her şey çok güzeldi.

Cumartesi günüydü, sabah 8 civarıydı, hava son derece güzeldi ve otobüsümüz Ankara Garı’na vardı. Bizler, o sıra güzel havanın tadını çıkarıyor ve Ankara’yı tanımaya çalışıyorduk. Bir parkta kahvaltımızı yaptık, orada yeni kişilerle tanıştık, fotoğraf çekindik ve saatler 10’a gelirken yavaş yavaş Gar önündeki yürüyüş kortejine geçmeye başladık. Hoparlörlerden barış türküleri yankılanıyordu ve her şey son derece güzeldi.

Dicle, HDP kortejne geçelim diyordu, başka arkadaşlar, Emep ve diğer kortejleri öneriyordu. Dicle’nin istediğini yaptık ve HDP kortejine geçtik. Bizler HDP kortejine geçtikten sadece 5 dakika sonra patlama olmuş. Fakat patlamanın nasıl gerçekleştiğini, nasıl olduğu bilmiyordum. Çünkü, muhtemelen bombanın şiddetiyle, saliseler içerisinde bayılmışım. O sıra bir şey oldu ve ben baygın bulunduğum yerden uyandım. Beni uyandıran şey ise ikinci patlamaymış.

Gözlerimi açtığımda, yerlerin kan gölü olduğunu ve etrafımın parçalanmış insanlarla dolu olduğunu fark ettim. Kendime baktım; bacağımın, kolumun sağlam olduğunu gördüm ve ayağa kalktım. Fakat bombanın etkisiyle hiçbir ses duyamıyor ve etrafımı iyi göremiyordum. Güdüsel olarak, ayağa kalkar kalmaz uzaklaşmaya başladım. Fakat aklıma iki kardeşim ve oraya beraber gittiğim yakın arkadaşlarım geldi. Ve ben birkaç saniye ilerledikten hemen sonra katliam alanına geri döndüm. Döndüğümde ilk olarak kardeşim Cafer Altun’u gördüm. Çok kötü haldeydi; bir bacağı parçalanmış, sırtında ve çeşitli yerlerinde ciddi yanıklar ile etrafı kendi kanıyla dolmuştu. Cafer’i o halde görünce, “İmdat! Ambulans yok mu? Kaçmayın! Yardım edin!” diye haykırmaya başladım. Hemen akabinde bir aracın hızlıca yanımıza yaklaştığını ve 4-5 kişinin de Cafer’i araca bindirmek için yanımıza doğru geldiğini gördüm. Araca bindirmek için Cafer’i kaldırdığımızda, bacağının henüz tam kopmadığını gördüm. Oradakiler, Cafer’i araca bindirmek için kaldırdıklarında ben de henüz kopmayan bacağını, peşlerinden araca kadar götürdüm ve ön koltukta kucağına bırakarak aracı hastaneye doğru gönderdik. Çünkü ne ambulans geldi ne de orada ki taksi duraklarından herhangi bir taksi… Ve Cafer’in bindirildiği aracın arkasında da iki ağır yaralı daha vardı.

Daha sonra kardeşim Ahmet Altun, Dicle Deli, Kadir Uyan ve diğer arkadaşlarım aklıma geldi. Olay yerinde Cafer’den sonra Dicle’yi gördüm. Yerde hareketsiz yatıyordu ve yanına gidip seslenerek onu uyandırmaya çalıştım. Çünkü vücudunda tek bir yara ve kan izi yoktu ve yaşadığına inanıyordum. Dakikalarca orada Dicle’nin yanında bekledim ve yanımıza hızla miting için orada bulunan, SES sendikasına bağlı bazı doktor ve hemşireler  gelmeye başladı. Doktorlar Dicle’nin başına geçince, “Yaşıyor mu, söyleyin ne olur?” diye haykırdım. İki doktor da “Dicle artık yaşamıyor!” anlamına gelecek şekilde kafalarını salladılar. Dicle’den sonra Kadir ve Ahmet ile diğer yoldaşlarım için orada bulunmaya devam ederken yoğun bir biber gazının da beni etkilemeye başladığı hissettim. Çevik kuvvet polisleri yaklaşmaya başlayınca halkın tepkisi de arttı. Yaralı olmama rağmen, polise saldırılmaması için polis ile halk arasına girmeye çalıştım.

Polis gaz atıyordu ve hala kurtarılması gereken çok fazla yaralı vardı.

Ortalık karışınca olay yerinden uzaklaşmak zorunda kaldım. Fakat o an biber gazının kokusu ve etkisiyle gözüm, kulağım, yüzümün her yerinde ve sağ elimde ciddi anlamda acı hissetmeye başladım. Çünkü yaralarım vardı. Özellikle sağ elimdeki deri, yanıklardan dolayı, tamamen soyulmuştu. Biber gazıyla ciddi anlamda acı çekmeye başladım. Ama kalıp savaşmaya ve daha fazla insan kurtarmaya devam etmek istedim fakat polisler orayı çembere almaya başladı. Benim de gözlerim artık hiçbir şey görmüyordu. Ben de bir araca bindirildim ve gözlerimi açtığımda Gazi Üniversitesi Hastanesi’nde buldum kendimi. Sürekli Dicle ve Cafer aklıma geliyordu ve haykıyordum. Oradaki hemşire ve doktorlar “Çok bir şeyin yok, üzülme!” diyorlardı. Ben kendi acılarıma değil, orada kardeşimi ve arkadaşlarımı kaybettiğime üzülüyordum. Çünkü kardeşim Ahmet’ten haber alamadım ve Cafer’in yaşayacağına ihtimal dahi vermiyordum. Dicle’yi de kaybettiğimizi zaten öğrenmiştim. Kadir Uyan ile diğer arkadaşlarımdan da haber alamamıştım. O gün, tüm gün haykırışlarımla geçti ve 1 ay kadar da üzülerek…

En çok da onlarla neden gitmedim, neden yaşamak zorunda kaldım diye kızıyordum kendime. Ama yaşamam gerekiyormuş. Etrafımdaki herkes hayatını kaybetmişti. Ben o alandan nasıl sağ ve tek parça çıktım, hala bile inanamıyorum.

Kaybettiğim yoldaşlarımın isimlerini ve düşüncelerini yaşatmak için hayatımı adayacağım. Onların istediği “Barış” bu topraklara gelene kadar mücadeleyi bırakmayacağım. Onlar sıradan birer birey gibi ölmediler. İsimleri her yerde yaşayacak ve bayrakları artık bizim ellerimizde…

Ve hala diyoruz ki; artık bu coğrafyadan faşizm silinmeli! Yoksa tek bir huzurlu ve mutlu günümüz dahi olmayacak.

10 Ekim Ankara Katliamı davasının da bizzat takipçisi olmaya devam edeceğim. Katilden, piyonlarına kadar ve tüm sorumlular tek tek yargılanana kadar ‘adalet’ arayışımız sürecek.

10 Ekim’i Unutma, Unutturma ki; benzer katliamlar yaşanmasın bir daha…

ARMANÇ


ARMANÇ KİMDİR?

01.07.1990 Amed (Diyarbakır) doğumlu olan Armanç, kendini şu kısacık dizeyle tanımlıyor:

“Mutlu muydu, hiç düşünmedi böyle şeyleri

umutlardansa nefret etti daima…”

twitter.com/armanciyao

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?