Aşura değil, 12 İmamların çorbası aşure / Gülfer AKKAYA

Aşura değil, 12 İmamların çorbası aşure

Çocukluğu köyde geçmiş biri olarak ziyaret, oruç gibi inançsal ritüelleri kendi mekânında, ana dilinde, ev ve köy ahalisinin pratiklerini gözleyip, içine karışarak öğrenme şansını elde eden şanslı kişilerdenim.

Kendimi şanslı bulmam, Alevilik inancının öğrenilmesinin/aktarılmasının ancak kendi doğal ortamı içinde gözleyerek ve içinde yer alarak olabileceğine dair inancımla alakalı.

Okuyarak, duyarak, izleyerek de öğrenilebilir, zaten en çok böyle öğreniliyor artık. Ancak bu mekânsız, dışarıdan, yabancılaşarak nesneleştirilmiş bir bilgiye sahip olarak öğrenme oluyor. Oysa bir şeyi kendi doğal ortamında, doğal akışı içinde, onun özneleri ile birlikte eyleyerek öğrenmek, hayat orada öyle olduğu için, kendi doğal atmosferinde ve mekânında, hayatın akışına karışarak öğrenmek çok daha farklı bir şey.

O atmosferin renkleri var. Kokusu var. Hafifliği ve ağırlığı var. Dili, gözü var. Yanındakini tutan elleri var. Kendi tınısı ve sözcükleri var. Kalabalığı, sessizliği var.

Suskunluğunun içine sakladığı çığlığı var.

Bir ağaca, ırmağa, taşa fısıldadığı umutları, yetişecek diye beklediği Xızır’ı var.
Tarihi, geleceği var.

Şifreleri, kodları var. Hüznü, heyecanı, coşkusu ve sebepleri var.

Bir şeyi öğrenebilirsiniz, onun hakkındaki bilgiye sahip olabilirisiniz. Oysa bildiğiniz için onun ruhuna dokunamazsınız. Ziyaret olan çam ağacının gövdesine dokunan çocuğun pamuk eline ve bir ihtiyarın katılaşmış eline sinen kokusu o an burnunuzun direğini sızlatmamışsa bir şeyler biraz eksik kalmış demektir ama daha önemlisi o eksik onu fark edemeyenlerce zaten hiç bilinmemiş olarak kaybolmak zorunda kalacaktır.

İşte bu nedenle her ne ise onu mekânında ve doğallığında öğrenebilmek, özellikle tarihsel ve siyasal açıdan gittikçe mekânsızlaştırılmaya çalışılan şu politik atmosferde şanslı olmak anlamına geliyor.

Köyden kente göçtüğümde şehrin lokantalarının camekânlarının önüne konmuş dondurucularda kâse kâse aşureler görmeye başladım. Ne olduğunu anlayamamıştım ilkin. Evdekilere sorduğumda onun “tatlı” olduğunu öğrenip şaşkınlık içinde kalacaktım.

Muharrem yasının parçası olan ve 12. gün yenerek oruç tutulan 12 İmam Çorbası (Germiya 12 İmaman) nasıl olur da karınlar doyurulduktan sonra üzerine keyif yiyeceği diye “tatlı”laştırılabilirdi? Oysa o, bir katliamı anımsatan, yeni katliamları engellemek için unutmaya karşı toplumsal bellek diye her yıl yeniden 12 İmam Oruçları’nın parçası olarak yapılıyor, dağıtılıyordu…

Küçüktüm ve bu benzeri örnekler nedeniyle şehirde öğrendiğim çok önemli bir şey vardı: Biz ve onlar! Bu ayrışma tarihseldi. Birinin lehine olan, diğerinin aleyhineydi. Senin acın, başkasının zaferidir. Oysa köyde herkes bir ve aynıydı.
Aşure de diğer birçok şey gibi kentte farklı kültürlerde başkalaştırılarak sadece basit bir tatlı olarak akşam yemeğinin sonrasında kaşık kaşık tüketilecekti.

Ama neyse ki aynı zamanda tarihsel bir direnişin simgesi olarak da varlığını sürdürecek, kepçe kepçe doldurulup kapı kapı dağıtılacaktı.

Yine kente aşureye aşura adı verilmeye çalışılıyordu. Oysa Aleviler aşura bilmez, aşureyi bilirler. Onun da tam adı “Germiya 12 İmaman” yani 12 İmam çorbasıdır.

Asimilasyona karşı bir çaba olarak bu da burada dursun.

Not: Bu yazı 2017 yılının Muharrem ayında yazıldı.

Gülfer AKKAYA

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?