Aşure akşamları / Gülfer AKKAYA

Aşure akşamları

Annem sağlığı izin verdiği sürece hiç aksatmadan Muharrem oruçlarını tutardı. İyiden iyiye yaşlanıp çeşitli ilaçlar kullanmak zorunda kaldığında oruç tutamasa da 12 gün boyunca yasını sürdürdü. Ve elbette her yıl, hiç şaşmadan aşure pişirdi.

Evde elinin altında emrine hazır halde bekleyen kızlarına o aşureyi dağıttırdı.

Bizim evde aşure hazırlıkları Muharrem oruçlarının on birinci gününün akşamından itibaren başlardı. Nohut, buğday, fasulye gibi zor kaynayan yiyeceklere 11. günün akşamından başlanırdı.

Gece geç saatlere dek sürerdi hazırlıklar.

Annem, kocaman mutfağına toplayabildiği kadar topladığı kızlarına (annemin dokuz, rakamla 9 kızı var) çeşitli işler verir, kendisi de kaynayan tencerelerin başında çalışırdı. Bir yandan da sohbetler dönerdi.

Muharrem’in on birinci günün akşamında annemin aşure kaynatacağını bildiğimiz için herkes ona göre ayarlardı kendisini.

Dünyayı kurtaracak kadın olarak siyasal çalışmalarını bitirip akşamın ilerlemiş saatlerinde en son ben mutfağa giderdim. En zor iş olan üzümleri ayıklama işini yapardım en çok. Çünkü gözleri bozuk olmayan iki kişiden biriydim. Üzüm temizlemek keskin göz ister.

Üzüm ayıklayıcılar en az iki kişiydi, yanlış anımsamıyorsam. Nihayet diğer işlerini bitirenler de gelir, dev tepsiler üzerine dökülen üzümleri aynı anda bir kaç el birlikte ayıklamaya başlardı. Bir, iki avuç üzümden bahsetmiyorum, kilo kilo, birkaç çeşit üzümden bahsediyorum.

Arada annem de üzüm ayıklardı ama onun gözleri o kadar bozuktu ki onun ayıkladıklarını da yeniden ayıklardık. Üstüne bir de emir alırdık:

“Kıl, toz, çer çöp kalmasın. İyi temizleyin” diyordu Elif Hanım çünkü aşure lokmaydı. Lokma, özenle, tertemiz yapılırdı.

Annemlerin yaptığı aşure sulu olurdu. Zaten bizim bölgede aşureye On İki İmam Çorbası denir. Buradaki çorba kelimesi mercimek çorbasındaki çorba değil elbette. Bir bütün olarak 12 İmamların Çorbası şeklinde söylenip algılanırdı.

Çocukken yapılan aşureleri anımsıyorum, çorbanın üzerinde kahverengi ve siyah üzümler yüzerdi. Hele bir çeşit siyah üzüm vardı ki kocamandı, en çok onu seviyordum. Kazanların içinde, çorbanın üstünde yüzen bu koca siyah üzümleri kaşıkla yakalayıp yerdik.

Yıllar sonra genç bir kadın olarak annemin aşuresine yardım ederken “Eskiden kocaman siyah üzümler vardı ya, ondan neden yok” diye sormuştum anneme.

“Temizlediğin üzümler onlardan işte.”

“Bunlar o kadar büyük değil ki, o üzümler kocamandı.”

“O zamanlar sen küçüktün.”

Verecek cevabım yok anneme ama ikna da olmuyorum. Genç dediğin ikna olmamaya ayarlı kişi değil mi? Kuralı ben mi bozacağım?

“Yok yok, eskiden kocaman siyah üzümler vardı, şimdilerde yok” diyorum.

Nohut, fasulye, buğday kaynamaya devam ederken annem aşurenin malzemelerini saymaya başlardı. Malzemeleri o söyler biz sayardık. Bu da hiç şaşmayan ritüeldi Elif Hanım’ın evinde aşure kaynatıldığı akşamlarda. Bir de Elif Hanım malzemeleri sayarken muhakkak şaşırdı. Bu şaşırarak sayma hem onun yöntemi hem de imzası gibiydi.

“Ben söylüyorum, siz sayın. Nohut.”

“Birrrr.”

Biz bir derken o serçe parmağını katlıyor.

“Buğday.”

“İkiii.”

İkici parmak katlanıyor. Ve her sayışımızda diğer parmaklar sırasıyla katlanacaktı.

“Siyah üzüm.”

“Üçççççç.”

“Kahverengi üzümmm.”

“Dörtttt”

“Şeker.”

“Beşşşşş.”

……

“Fındık.”

“On birrrrr.”

Şaşmaz şekilde sıra on ikinci malzemeye gelince annem duraksardı. Masanın üzerinde yığılı halde duran, tencerelerde kaynayan malzemeleri tek tek incelerdi. Sonra birden:

“Tuzu söyledim mi?

“On ikiiiiiii.”

“Neden on iki?”

“Aşure on iki malzemeden yapılır. Çünkü on iki imam var” derdi.

Gece geç saatlere dek hazırlıkları sürerdi aşurenin. Sabah olup Muharrem’in on ikinci gününe uyandığımızda öğlen olmadan aşure yapılmış olurdu.

Öğlene doğru aşurenin gideceği komşular isim isim belirtilerek tabaklara doldurulur (ya da büyük bir bakır kap ile) komşulara dağıtılmaya gönderilirdi.

Her şeye titiz olan annem çorbayı nasıl dağıtacağımızı, dağıtırken ne diyeceğimizi iyice tembihlerdi.

Öğlenden itibaren aşure yenmeye başlar, on ikinci gün yani Muharrem oruçlarının son günü aşure yenerek oruç akşama dek devam ederdi.

Annem böyle görmüş, öğrenmişti. Kızlarına da böyle aktardı.

Gülfer AKKAYA

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?