Bilgi/bilinç, iman…/Mahmut ÜSTÜN

Bilgi/bilinç, iman…

Kant “Aklını kullanmaya cesaret et” derken, Hegel Aydınlanmanın ardından “inancın/teolojinin” toplumu bütünleştiren rolünün artık rasyonel akla geçeceği öngörüsünde bulunurken, elbette boşa konuşmuyor; önemli bir gerçeği ve dönüşümü işaret ediyorlardı. Ama atladıkları birbirleriyle sımsıkı bağlı üç önemli sorun vardı. Bir, herkes eşit derece de “Aklını kullanmaya cesaret edebilecek” koşullara sahip miydi?… İki, bu kadar parçalı, bölünmüş, farklı çıkarları temsil edebilen bir dünya da herkes ve her coğrafya için ortak sonuçlara sahip homojen/pürü pak bir rasyonel akıl söz konusu olabilir miydi? Ve üç, tam da aynı nedenlerle rasyonel aklın ürünü bilgi tek tek insanlarda davranış ve tercihleri belirleyecek içsel/varoluşunu belirleyen ortak içerikte ve aynı düzeyde bir etmen haline gelebilir miydi? Yoksa bilginin insana dışsal, bir iktidar/tahakküm aracı olma rolü çok daha belirleyici mi olacaktı?

Hayatın bu sorulara verdiği cevap, üstelik de büyük harflerle “HAYIR”dır.

Bilgi, herkes için rasyonel aklın eşit sonuçlar doğuran bir çıktısı olamadı. Tam aksine bazıları için tahakküm kurma, diğer bazıları içinse tahakküm altına girme aracına dönüştü. “Bilgi” tam da bu dışsallığı ve taraflılığı, ideolojik mahiyeti nedeniyle, tüm kesimler için davranış kalıplarını belirleyen en temel ve ortaklaştırıcı rasyonel bir içsel bilince/etiğe de dönüşemedi; tam tersine alt sınıflar başta tüm kesimler için yabancılaştırıcı, irrasyonelleştirici rol oynadı.

Eskiden tek ve teolojik iman tarafından kullaştırılan insan, şimdi aynı zamanda bilgi ve teknoloji Tanrısı tarafından da “kullaştırılmaya” başlıyordu. Bu iki Tanrı bazen hegemonya için çarpışmaktaydılar ama temelde, kendi meşruiyetini artık rasyonel akıl Tanrı’sına atıfla sağlayabilen bir teolojik Tanrı sentezinde birleşip tekleşmekteydiler.

Althuser, Marx‘ın “Bir toplumdaki egemen düşünme biçimi, o toplumdaki egemenlerin düşünme biçimidir” tezini, “devletin ideolojik aygıtları kavramlaştırmasıyla” daha rafine ve kategorik hale getirirken, tam da aynı nedenle, rasyonel/seküler eğitimi ve kiliseyi aynı hegemonyanın birbirini destekleyen parçaları olarak nitelendirmekteydi. Aslında “eğitimsizler” kadar “eğitimliler” için de ideolojiden ve imandan bağımsızlaşmış bir rasyonel akıl yoktu kapitalizmde. Aralarındaki tek olası fark birisinin aslında “irrasyonelleşmiş” rasyonel akıl inancına, diğerinin ise daha “rasyonelleşmiş” teolojik inanca sahip olmalarıdır. Dolayısıyla “inanç” kural olarak artık eski “inanç” değildir.

Referansı akıl ve bilgi olan, bilginin seküler çıkarlara göre kurgulanmasını tanımlayan bilinç ve ideoloji belirlenimli bir inançtır. Bu duruma, inancın rasyonelleştirilmesi ve/ya aklın metafizikleşmesi diyebiliriz. Aklın/bilginin/tekniğin sınıfsal dışsallaşması, rasyonel akıl ve tekniğin bazı toplumlarca “emperyalizm”, bazı sınıf ve kesimlerce “kar” diğerlerince de “sömürü, tahakküm, işsizlik, yoksullaşma” olarak algılanmasına yol açtı. Egemen bilgi karşıtı olan embriyon halindeki karşı “bilgininin/bilincin” ise daha bilinen bir dil olan egemen bilgi ve geçmiş metafizik inançlarla bulaşık ifadesine neden oldu.

Alt sınıfların tavır ve tercihlerinde (sınıf bilinci) görülen kendi bilgi ve çıkarlarına ters, çarpık ve hatta tepe üstü duruşlar da ancak bu mercekten bakıldığında doğru analiz edilebilir. Rasyonel aklın sınıf ve bireylere dışsal kalmasının kaçınılmaz sonuçlarından biri de, mevcut rasyonel bilginin bu kesimler tarafından ironik biçimde irrasyonel/metafizik bir güç olarak algılanmasıdır. Rasyonel akla yönelik bu yabancılaşma, söz konusu kesimlerin “kendi genel çıkarları doğrultusunda kendileri için” özneleşmelerini de zorlaştırmaktadır.

Özneleşememek, bağımsız ve stratejik çıkarlarını temsil edememek, küçük, tekil ve güncel kırıntılar karşılığında, kendi varlığını güç, statüko ya da cemaat içinde idame ettirtmek eğilimini yaratır. İnanç ya da egemen bilgi dili ise bu tercihi meşrulaştıracak biçimde, “duruma” uyarlanır. Bu “çıkar”ın çarpık motivasyonudur.

Bilinç; kolektif, stratejik, tarihsel/sınıfsal çıkarın farkında olmak ve bilgiyi bu çıkar ekseninde yeniden üretmektir. Bireysel, güncel, resmi bilgiye tabi çıkar ise egemen ideolojiyi üretir. Ama bilinç ve sınıfsal/tarihsel çıkara dayalı bilinç ölü değildir, embriyon halinde varlığını sürdürür. İnsanlar verili statüko sürdüğü ve kendi varlıklarını iyi/kötü idame ettirebildikleri müddetçe, o an kendisi için en rasyonel olan seçenekleri hesaplama suretiyle, içinde varlık ve tümlük buldukları “güvenli kabuğu” terk etmezler. Bu güvenli kabuk hem verili sistem, hem verili iş, hem verili yaşam mekanı ve cemaattir. Bu nedenle kriz geri döndürülemez ölçüde derinlik kazanana kadar, “motivated reasoning” denilen ve en yakın olarak “motivasyonlu muhakeme” diye çevrilebilecek karar alma süreçleriyle ilgili tercih parametresi, bir statükoyu koruma refleksi olarak varlığını korur. Metafizik savunma mekanizması yürürlükte kalır.

Ne var ki tüm bu statükoların krize girdiği, kırılganlaştığı, statüko ile özdeşleştirilen kişi, kurum ve simgelerin paralize olduğu ve prestij önemlerini yitirdikleri durumda, merkez kaç etkisi devreye girer. Krizin boyutu ve dışsal seçeneklerin çekim gücü oranında ya “özgürleşen rasyonel akıl”la bütünleşip kendisi için özneleşilir ya da bir başka güvenli kabuğa transfer olup “inanç” bu yeni kabuğa göre yeniden uyarlanır. Şunu da belirtmek gerekir ki, rasyonel akılla bütünleşip kendisi için özneleşme durumu, rasyonel aklın dışsallığı sona ermeden, yani içsel bir varoluş koşuluna dönüşemeden, ne tam ne de süreğen olamaz. Bunun, yani aklın/bilginin metafizikleşmesinin nedeni ise, bilginin tüm herkes için eşit ve özgürleştirici bir rasyonel aklı temsil etmemesi, insanlığın genel ve evrensel organik varoluş etmenine dönüşememesi, geniş kitleler açısından büyük ölçüde bir iktidar ve tahakküm enstrümanı olarak kalmasıdır.

Bu nedenle bilginin/ rasyonel aklın, tüm insanlığa mal olması, herkesin kendisi için özneleşebilmesi, düz bir evrimsel gelişme biçiminde değil, statüko ve iktidar kırılmalarına bağlı eylemli, çelişkili, geri dönüşlü, sıçramalı ve birikimli bir süreç olarak ilerler.

Bilgi, tüm insanlığın içselleştirdiği ortak, eşitleyici ve özgürleştirici bir nitelik kazanana kadar insan karşısındaki varlığını hep bir metafizik örüntü altında sürdürecek, insanın hükmettiği değil, insana hükmeden “Tanrısal bir dışsal güç” olmaya devam edecektir. Dolayısıyla iman eninde sonunda rasyonel bilgiye bir biçimde teslim olurken, rasyonel bilginin kendisi de eskinin imanından esintiler taşıyan ama yeni ve farklı bir iman türüne dönüşecektir.

Mahmut ÜSTÜN

(mahce_06@hotmail.com)

gazetelink

Gazetelinkleri ve Güncel Medya Haberleri

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?