Bir hayvanı sevmekle başlayacak her şey / Edip YEŞİL

Bir hayvanı sevmekle başlayacak her şey

Hayvanları sevmeyen ne insanları ne de üzerinde yaşadığı toprağı, doğayı ve canlı varlıkları sevebilir. O, kendi egosu dışında hiçbir şeyi sevmez. Ve söz konusu yararına olmayan hiçbir şey onun ilgi alanı olamaz!

Hayvanların sevilmesi, korunması aynı zamanda doğanın ve bir bütün olarak yaşamsal alanların korunmasıdır, sevilmesidir. Bunun tersi binilen dalı kesmektir; doğanın diyalektik devinimini, canlı varlıklara karşı dengesini bozmaktır.

Benjamin Franklininsan, alet yapan hayvandır”, bir başka düşünür Aristoinsan, düşünen bir hayvandır” sözleriyle insanın kökenine vurgu yaparak, diğer canlı varlıklardan farkını ortaya koyduğu gibi, insanın ait olduğu yeri de göstermiştir. “Doğa bize değil, biz doğaya aidiz” ünlü Kızılderili sözü bu gerçekliğe uygun düşen önemli bir deyimdir. Bu mantaliteyi içselleştirmeyenler doğayla ve üzerinde yaşayan canlı varlıklarla hep sorunlu olmuştur. Barışık olamamıştır bir türlü. Ne kendiyle ne de dış dünyayla güçlü bir bağ kuramamıştır. Bu nedenle hayvanlara ve doğa üzerinde yaşayan diğer canlı varlıklara canice saldırılarda bulunmuştur. Savaşlar, toplu kıyımlar, katliamlar, cinayetler marifetten sayılmıştır.

Bin yıllar süren mağaranın karanlık yaşamından günümüz “modern” teknolojik çağa ulaşan insan, acaba insanlaşma yolunda ne kadar mesafe kat edebilmiştir?

İki gündür gündemi sallayan Sakarya’nın Sapanca ilçesinde ormanlık alanda bacakları ve kuyruğu kesilerek öldürülen yavru köpek vahşeti insanlaşma yolunda kat edilen mesafeye bir göstergedir aslında.

Toplumun ruh halini yansıtan çok önemli bir vakadır bu yaşanan. Neredeyse artık günü birlik yaşadığımız/tanık olduğumuz bu vakaların sayısı hiç de az değildir. Her gün artarak çoğalan ve kanıksanmış durumda olan böylesi vahşetler, gelişmiş ülkelerde insan öldürmeyle eşdeğer sayılmaktadır. Buna verilebilecek örnekler çoktur.

Orijinallikten uzak, demokrasiyle, insan haklarıyla hiç tanışmamış, kişilik/kimlik kırılması yaşanan Türkiye gibi ülkelerde ise bu tür vakalar, tepki gösterilmediği sürece normal bir şeymiş gibi tekrarlanacaktır. “Ne olacak canım altı üstü bir kedi ya da köpek! Abartmaya ne gerek var?” Diyenlerin ya da diyeceklerin sayısı hiç de az değildir.

Bir yanıyla toplumsal yaşamda tırmanan fiziksel şiddet buna iyi bir örnek teşkil etmektedir.
Fiziki şiddetin; korunmasız hayvanlar dışında, toplumun en zayıf halkası olarak bilinen yaşlılar, çocuklar ve kadınlar üzerinde yine çok yoğun olarak uygulandığı, çoğu zaman ölümle sonuçlandığı bilinmektedir. Her üç kadından birinin erk’ek tarafından fiziksel şiddete maruz kaldığı, her iki çocuktan birinin ailesi tarafından fiziki şiddet, darp yanı sıra kamusal alanlarda cinsel istismara uğradığı, yaşlıların bakım evlerinde, dışarıda yine benzer durumlarla karşı karşıya kaldığı “renkli gazetelerin” üçüncü sayfalarından ya da manşetten verildiğini de görmekteyiz.
Bu olayların, faillerinin ruh hallerine bakıldığında ve derinlemesine bir analiz yapıldığında, toplumun içinde bulunduğu ruh haliyle benzerlikler taşıdığını görürüz. Yani bireylerin iç dünyası toplumun da iç dünyasıdır.

Dünya klasiklerinde geçen onlarca karakterin davranışları, iç dünyası, çelişkileri toplumun da iç dünyasıdır, çelişkileridir. Sosyolojinin alanı toplumları incelemekse edebiyatın da alanı karakterler üzerinden toplumları anlatmaktır. Bundandır ki bireyin ruh hali, içinde yaşadığı toplumun ruh halidir. Ülkemizde yaşanan cani vakalar toplumun ruh halini yansıttığına göre o halde yanıtlanması gereken bir iki soru daha çıkıyor karşımıza. Toplum “zehirli gıdasını” nereden alıyor? Ruhu nereden besleniyor?

Toplumun ruh halini içinde yaşadığı sistemden ayrı düşünmek etle tırnağı birbirinden ayrı düşünmeye benzer. Toplumsal yapı, elbette ki onu koşullayan sistemle birlikte yaşar ve onunla birlikte var olur. Dolayısıyla sistemin bütün özelliklerini birlikte taşır. Gıdasını da, kültürünü de bu sistemden alır. Kültüründen ahlakına, yasalarından hukukuna, sevgi anlayışından ikili ilişkilerine, üretiminden tüketim ilişkisine kadar bütün boyutları onun yaşam tarzını belirler. “İnsan nasıl yaşarsa öyle düşünür,” belirlemesi bir toplumun içinde doğup büyüdüğü sistemle entegrasyonunu anlatır.

Egemen olan iktisadi kapitalist yapı doğayla barışık olmadığı gibi onun yaşam kaynağı olan insanla da barışık değildir. Kapitalizmin barışık olduğu tek şey özel mülkiyettir. Mülkiyet elde etme hırsından çılgın bir üretim ve tüketim politikasıyla toplumu hızla alaşağı etmektedir. Her şeyi metalaştıran, pazarlayan, istediğini yasaklayan, istediğini meşru gören bir ahlaki sistem ve değer yargılarıyla toplumsal bir çürüme ve yalnızlaşma yaratmaktadır. İşte bu toplumsal çürümenin ve yalnızlaşmanın bireylerde yarattığı fırtınalar boyalı basının üçüncü sayfalarını her zaman süslemektedir.

Sakarya’nın Sapanca ilçesinde ormanlık alanda bacakları ve kuyruğu kesilerek öldürülen yavru köpek vahşeti böylesi bir anlayışın dolaylı yansımasıdır. Bu olaya karşı hayvanseverlerin tepki göstermesi elbette ki çok önemlidir. Hayvanların katledilmesine karşı tepkilerin artması, bu bağlamda duyarlılığın sağlanması da önemsenmesi gereken bir diğer husustur. Fakat bu vahşetlerin kökten bitirilmesi, insanların eğitilmesi ciddi bir değişim ve dönüşümü gerekli kılmaktadır. Toplumsal yapıyı içinde barındıran sistemin değiştirilmesi, her şeye düşman olan kapitalizmin ortadan kaldırılması gerekmektedir. Kapitalizmin barışık olduğu değerlerle barışık olmamak; doğayla, insanla, canlı varlıklarla barışık olmak kapitalizmin sonunu hazırlar. Doğayla, insanla, çevreyle, hayvanla, bütün canlı varlıklarla barışık; emekten, barıştan, sevgiden, özgürlüklerden yana bir sistemin ikame edilmesi tek çıkar yoldur.

“Bir insanı sevmekle başlayacak her şey,” sözünü “bir hayvanı sevmekle başlayacak her şey,” şeklinde okursak Sait Faik bize kızar mı acaba?
Edip YEŞİL


EDİP YEŞİL KİMDİR?

Edip Yeşil 1976 Antakya doğumludur. Eğitimini doğduğu kentte tamamladı. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Felsefe bölümünü okudu.
Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği yönetim kurulu üyesidir.
Antakya’da düzenlenen Bedirge Kültür ve Sanat Festivali tertip komitesi başkanlığını yürütmektedir.
Birçok kültür ve sanat etkinlikleri organizasyonu düzenleme komitesinde yer almıştır.
İlk şiirlerini 1993’te yazmaya başladı. Atak, Bedirge, Orontes, Sovtna gazete ve dergilerde makale, şiir ve öykü gibi yazınsal ürünleri yayımlandı.
AntakYalova öykü ve şiir seçkisi yanı sıra birçok ortak kitap çalışmasında yer aldı.
Çıngı Yayıncılık’tan Haziran 2014’te çıkan “Sen Yoktun Ben Üşürken” isimli şiir kitabı bulunmaktadır..

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?