Son Dakika Haberler

Bir mapushane anısı: 3. Koğuş devleti nasıl kuruldu? / Mahmut ÜSTÜN

Bir mapushane anısı: 3. Koğuş devleti nasıl kuruldu? / Mahmut ÜSTÜN
Yorum Yap

Bir mapushane anısı: 3. Koğuş devleti nasıl kuruldu?

Pekçok solcu/sosyalist gibi bu fani hayat yolculuğunda benim de yolum birkaç kez memleketimin güzide hapishanelerinden geçti. Her birinde anlatılmaya değer anılar biriktirdim. Ama hiç kuşkusuz cezaevi tedrisatımın en ilginci adli mahkumlarla geçirdiğim günlerdi. Her ne kadar roman ve filmlerde bir aşinalığım olsa da yine de benim için nispeten yabancı bir dünyayı daha yakından gözlemlemek, yoğunluğuna yaşamak nasip olmuştu.

Unutulmuş bir dava: “Hay benim eşek kafam”

Her şey bir gün işyerine polislerin gelip beni sorması ile başladı. İş çıkışına yakın bir saatti. Müdürümüzün sekreteri polisleri Müdür’ün odasına aldı ve sonra gelip durumu bana haber verdi. “Ben çıkmış derim sen istersen bir an önce tüy buradan” dedi. Ben de tüydüm. Bütün gece ince ince düşündüm, ne olabilir? Kaçayım mı? Basit bir şey de olabilir: Belki bir ifade verip geri döneceğim vs. vs.

Sonunda yarın sabah işe gitmeye karar verdim. N’olcaksa olsun… Du bakalım…

Sabah işyerine gittim. Daha çayımı almış ve yerime yeni oturmuşken, kapıdan girdi polisler… Doğrudan benim olduğum odaya girdiler. Ben polislerin tam karşısındayım. Bir arkadaş (ki aramızda en az güvenilir bulduğumuz oydu) “Buyurun kimi arıyorsunuz?” dedi. Adımı söylediler. Durumdan haberdar olan aynı arkadaş “Mahmut yok, annesi hastaymış, memlekete gitti, 10-15 günden erken de gelmez” dedi. Ben hem sevindim hem de şaşırdım. Sevindim… En güvenilmezimiz bile böyleyse diye… Şaşırdım… Çünkü benim niyetim “Buyurun ne istiyorsunuz? Aradığınız kişi benim” demekti; böyle karar vermiştim. Şimdi n’apacaktım? Polisler sırtını dönmüş asansöre doğru gidiyorlardı… Bir an karar verdim, asansörün önünde onlar şaşkın vaziyette beklerken “Aradığınız kişi benim, buyurun” dedim. Adamlar onca olaydan sonra bana da inanmamış olmalılar ki, kimliğimi görmek istediler… Sonra “Emniyet’e kadar gideceğiz, bir ifadeniz varmış” dediler. “Konu neymiş?” dedim. “Valla bizim de fazla bir bilgilimiz yok, bir para cezasıyla ilgiliymiş sanırız” dediler.… Genelde hep böyle derler…İnanmadım tabi…

Dolmuş gibi bir araca bindik… Emniyet’in yoluna koyulduk. İnceldiği yerden kopsun… Ama bu arada şunu iyice anladım çok basit bir şey olmasa da çok önemli bir konu da yoktu… Olsa iki kişi gelmezlerdi… Bu kadar gevşek davranmazlardı… Vardık Emniyet’e… Büyük salon gibi bir yer… 10’a yakın insan… İfade falan almaya gelen yok. Bekliyoruz. Öğle sonrası oldu… Nihayet “hadi hazırlanın gidiyoruz” dediler. Gittiğimiz yer Ulucanlar Cezaeviydi. O ana kadar hala niçin alındığımı bilmiyorum. Tek tek alıyorlar içeri… Girerken “Bu hangi koğuş?… Suçu ne?” diye sordu gardiyanın biri. Ben “siyasiyim” diye atıldım. Şaşırdılar. Dosyaya baktılar. “Sahte kimlik kullanmak” dediler… İşte o zaman dank etti… Tüh bu davayı unutmuşum çoktan… Kafaya bak… Evet ya en son yakalandığımda üzerimde sahte kimlik vardı. Siyasi davayı ve sahte kimlik davasını ayrı ayrı mahkemelerde yargılamışlardı. Ve benim kafa tümüyle siyasi davada olduğundan bu davayı unutmuştum bile… “Burada artık siyasi mahkûm yok zaten” dediler. Ya devlet koğuşu ya üçüncü koğuş…

“Devlet koğuşu olmasın!” dedim.

“Üçüncü Koğuş burası… camı kırıktır… geceleri soğuktur.”

Kapıda içerideki mahkûm temsilcileri karşıladı bizi… İçlerinden biri “Ben seni tanıyorum” dedi… Şaşırdım. “Seyran’dan değil misin sen?” Evet, doğruydu… Sonradan öğrendim. Meğerse bu genç adam tüm cezaevinin ağasıymış… Sonra koğuşa gittim… Çok kalabalık bir koğuş… Hırsızlar, dolandırıcılar kalıyor bu koğuşta. Çoğu Çinçin, Yenidoğan bebesi… Bir müddet sonra zayıf, sıska bir oğlan “Yönetim çağırıyor seni” dedi. Yine şaşırdım. Koğuş kapısına doğru ilerlerken, “Yok bu tarafa, koğuşa” dedi. Meğerse yönetim dediği koğuşun ağa konseyiymiş… Koğuşa girdik… En köşede cibinlik türü bir örtüyle diğer yataklardan yalıtılmış bir bölüm vardı. Oraya girdik. 4 kişi yayılarak oturuyor. “Gel, otur” dediler. “Allah kurtarsın” faslından sonra koğuş kuralları deklare edildi. Yönetime itaat, sigara vb. ihtiyaçlar koğuştan karşılanacak, koğuşta banyo için para ödenecek, aylık para ödenecek ve ayakbastı parası verilecek vb. vb.

Yüzüm düşerek dinliyorum. Bitti nihayet. “Sebep?” diye sordum. Biri suratını astı. “Yönetim kuralı!” dedi, biraz hiddetli. Diğeri daha yumuşak, “burada çok fakir var” dedi… “Onların sigara, sabun, tıraş bıçağı vb. ihtiyaçlar için” … Dedim “ben siyasi davadan buradayım, bana çok yabancı geldi de bu uygulamalar.” Öyle deyince şaşırdılar; öyleyse ne işin var burada gibi… Anlattım. Anladılar. Biri “sol mu? sağ mı?” dedi. “Sol” dedim. Sanırım hoşlarına gitti.

Koğuş koğuş değil mafyatik rant devleti sanki…

Koğuşta işleyiş sistemi şu şekildeydi… Koğuşun bütün temizlik, sofra kurma, yemek dağıtma, bulaşık vb. işlerini koğuşun en fakirleri yapıyor. Bunlar, gerçekten de dışarıdan hiçbir maddi desteği olmayan fakir ve ezik çocuklar. Yanlış hatırlamıyorsam bunlara “meydancı” diyorlardı. Koğuş konseyine düzenli para ödeyenler, ödedikleri para nedeniyle hemen hiçbir işe karışmıyorlar. Çok parası olup çok para verenler de var; bunlar çok daha rahat ettiriliyorlar. Bir de hemen hepsi bu en fakirler içinden seçilen, koğuş konseyinin çay, alışveriş, temizlik, getir götür gibi özel ayak işlerini yapan bir tayfa var. Bunlar da hep konseyin yanında duruyorlar. Aynı zamanda bir koruma ve militer vurucu güç işlevi de var bunların. Koğuşta itaatsizlik yapanlar banyoya götürülüp bunlar tarafından kıyasıya dövülüyor. Tecavüzden içeri girenler koğuşa düşerse malta da tutuluyor, koğuşa alınmıyor ve her gece istisnasız dövülüyorlar. (Malum çok namuslu toplumuz!)

Benle o günden sonra hiç muhatap olmuyorlar. Yokmuşum gibi davranıyorlar. Ama gözleri de üzerimde. Birileriyle biraz uzun muhabbete dalsam hemen çevremde bu vurucu gücün elamanlarından biri. Herkes bu işleyişten mustarip ama koğuştaki bu sıkı denetim nedeniyle bırakın açık tepkiyi, konuşmaktan bile çekinir vaziyette. Aslında bir zamanların Ortadoğu çadır devletleri gibi ya da muz cumhuriyetleri gibi…. Biraz patronaj/kayırma, ulufe dağıtma; ama çok büyük ölçüde zor ve korkuyla ayakta duran bir yapı… Bu nedenle de dışarıdan çok güçlü görünen ve/fakat içten içe fos/dayanaksız bir yapı… Biraz çabayla, az çok örgütlü bir karşı güçle, pek kolay yıkılabilir…. Ama gel gör ki cezaevi yönetimleri de var bu yapının arkasında, en büyük güçlük de burada….

Patatesçiler Örgütü…

Derken bir gün cezaevi mutfağında çalışmak için üç kişi istediler koğuştan. Diğer koğuşlardan da üçer kişi olacakmış. Gönüllü oldum. “Ama sen” dediler… “Canım çok sıkılıyor, burada boş oturmaktan” dedim. Bu benim denetimden nispeten uzak ve rahat biçimde ilişki kurabileceğim bir ortam demekti. Nitekim ilk beş günde bizim koğuştakiler hariç farklı farklı koğuşlardan kişilerle de güven temelinde bir ilişki kurmuştum. Doğrusu patatesleri de en güzel ben soyuyordum😊

Buradakilerden hepsi “en alttaki” mahkumlardı… Cengâver gençlerdi de… Onlara siyasal koğuştaki işleyişi anlattım, buradan çok farklı dedim. Çoğu zaten biliyorlardı. Hatta “onlar (siyasiler) buradan gittikten sonra her şey daha da kötüleşti” diyorlardı.

Hepsi sistemden hiç memnun değildi ve ilk beş günde “ne yapabiliriz?” diye konuşmaya başlamıştık bile.

Ama öyle bir olay oldu ki her şey bir anda tersine döndü.

Yapışık düşman ikizler: “Dış düşman, iç düşman”

Koğuş konseylerinin tümünün bağlı olduğu cezaevinin ortak bir ağası vardı. O ağa da ilk girişte karşılaştığım o genç adammış. Fakat bu adamın ağalığı tartışmalı ve bazı koğuş konseylerinin de içine sindirmediği bir durum. Zira asıl ağa Ankara’nın ünlü mafya liderlerinden biriymiş. O cezaevinden çıkarken “ağalığı” kendi çaycısına bırakmış… Pek çok koğuş konseyi bir çaycıdan ağa olmasını sindiremediği ve bunun kendilerinin hakkı olduğunu düşündükleri için bu zaten potansiyel bir gerginlik konusuymuş. Bizim koğuş konseyi de mevcut ağa ile çok sıkı fıkı… Neyse efendim. Olay şu:

Bu koğuş ağası da yakında başka bir cezaevine gönderilecekmiş… Bu durum ağalık konusundaki iddia ve çekişmeleri alevlendirmiş. Bizim yan koğuşta ise cinayetten girenler yatıyor. Ve cezaevi ritüellerine göre daha itibarlılar. Malum mevcut sistemde can maldan önemsiz olduğu için; hırsızlık katilliğe göre daha kötü bir suç olarak görülüyor. Bu koğuştan birisi mevcut ağanın koğuşuna gitmiş ve “ağa”ya posta koymuş… Bu yeni ağalığa talip olmak demek. Oysa mevcut ağa da kendisinden sonra, bizim koğuş konseyinden birinin ağa olmasını istiyor. Sonuçta olan olmuş eski ağa ve bizim koğuşun konsey üyeleri “posta koyan” mahkûmu oracıkta şişleyip öldürmüşler ve adamın cesedini de getirip kendi koğuşuna atmışlar. Bir de o koğuştakilere hadlerini bildiren bir konuşma yapıp çıkmışlar.

Birden bizim koğuşun konsey üyeleri telaşla avludan içeri girdi. Olayı anlattılar. “Adamı bitirdik. Karşı saldırı yapabilirler. Herkes avluda olacak. Taş yığılacak avluya…

Bizim koğuşun hırsızları birden maymundan farksız bir çeviklikle koğuş çatısına tırmandılar. Kiremitleri aşağıya atmaya başladılar. Aşağıdakiler de zaten değişik bölgelerden kalkmış olan zemini iyice söktüler…. Kısa sürede koca bir taş yığınağı… Cezaevi idaresi tüm koğuşların kapısını kilitledi… Koğuş dışına çıkış yasaklandı…

İki gün böyle bir bekleyiş içinde geçti. Yan koğuşta bir hazırlık var; net biçimde duyuluyor. Bizim maymun çevikliğindeki hırsız çocuklar arada iki koğuşu birbirinden ayıran duvarı tırmanıp karşı tarafın hazırlığı hakkında bilgi veriyorlar. Ranzalar sökülüp şişler ve bıçaklar hazırlanıyormuş, Bizimkiler hırsız ya, bu işe akılları ermiyor… Avluda biriken yığınla taş dışında bir hazırlık yok. Arada tırmanış, diğer koğuştaki hazırlığı gözleyiş ve gergin bekleyiş…

Üçüncü güne de böyle girdik.

Birinci koğuşsal rant muharebesi ve zaferi…

Ve üçüncü gün öğleye doğru birden bizim koğuşun kapısı açıldı… Avluya ellerinde bıçak ve şişlerle onlarca adam girmeye başladı… Bir kısmı da koridordan koğuş duvarına tırmanıp içeri girmeye çalışıyor…. Nasıl olmuşsa artık, 2. koğuştakiler kendi kapılarını açtırıp gardiyanı rehin almışlar ve gardiyandan bizim koğuşun anahtarını da alıp bu saldırıyı gerçekleştirmişler. Taşların nasıl etkili bir savuma silahı olduğunu o gün orada anladım… Aynı anda onlarca insan birkaç noktaya taş atmaya başlayınca karşı koğuştakilerin şişleri ve bıçakları bir işe yaramadı. Birkaç kez girmeyi denediler ama taş sağanağı karşısında hep geri çekilmek zorunda kaldılar. Bizim koğuştan hiç kimseye bir şey olmadı ama 2. koğuşta birkaçı da ciddi olmak üzere onlarca yaralı vardı. Evet ben de taş attım. Atmak zorundaydım. Zira ellerinde şişler ve bıçaklar olan bu adamlar önüne geleni şişleyerek içeri gireceklerdi. Yaralılar arasında benim mutfaktan tanıdığım ve iyi ilişki kurduğum bir kişi de vardı ve kim bilir belki de benim attığım taşlardan biriyle yaralanmıştı.

3. koğuşun “biz” olması ve/ya çadır devletleşmeden dört başı mamur devlete…

Koğuştakiler artık “biz” olmuştu. Karşı koğuştakiler de “düşman!” Mafyavari rant kavgası nedeniyle bu çatışmaların ortaya çıktığını, her iki koğuştan sıradan insanların bu işte bir çıkarı ve doğal olarak birbirine düşman olmaları için hiçbir nedenleri olmadığını anlatma çabalarım boşaydı ve hatta tepki çekiyordu. Bana artık potansiyel bir hain gözüyle baktıkları kesindi. 3. koğuş bir kahramanlık hikayesi içinde sarhoş vaziyetteydi.

Koğuş içinde kafası çalışanlar, “birlikten ve beraberlikten kuvvet doğduğunu ve böyle olursa “biz”i, yani 3. koğuşu kimsenin alt edemeyeceğini” anlatıyorlardı.

Dünün “zorba” ve “sömürücü” koğuş konseyi, 3. koğuşun onay kazanmış liderleri ve hatta kahramanlarıydı artık.

Dün ve bugün arasında sömürü ve zulüm konusunda hemen hiçbir şey değişmemişti ama değişen çok önemli bir şey vardı. “Zulüm” ve “sömürü” meşru görülmeye başlamıştı ve koğuşun ezilenleri arasında dahi bu durum genel bir onay kazanmıştı. Ez cümle; 3. koğuşun dün mafyavari çadır devletine benzeyen yapısı, artık zoru ve sömürüyü onayla/rızayla da birleştiren dört başı mamur bir devlete benzemekteydi.

Bütün bunlar toplam 12 gün içinde oldu ve ben 12 gün, hükme bağlanmış cezayı tamamlamak üzere Amasya Gümüşhacıköy Cezaevine nakledildim.

Mahmut ÜSTÜN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: