Birbirimize Hızır olmanın zamanı! / Sezgin KARTAL

Birbirimize Hızır Olmanın Zamanı!

İnsanların sıradanlığı iyidir, mütevazılıktır, olgunluktur. Fakat olayların, durumların sıradanlığı felaketlerin mayalanmasına neden olur. Böylesi dönemlerde dönüp dönüp tarihin rehberliğinden beslenmek zaruridir. Diğer türlü zaman içinde artık bıkkınlık veren “celladına aşık olma” klişesine düşülüyor.

Seçim sath-ı mailine girmişken Cumhuriyet’in içine girdiği krizde demokrasi güçlerinin sahne alma olasılıklarının önünü kesecek hamleler birkaç yılın ana gündemi. Bu sadece siyasi partileri değil, hak ve adalet talebini canlı tutanları da içine alıyor. Devletin bütün olarak yaşadığı kriz, kişi ve partisinin kaderiyle eş değer tutuluyor. Doğal olarak yeninin ve alternatifin üretil(e)memesi, krizlerden fırsatlarla çıkmayı değil içinde boğulmayı getiriyor. Buradan hareketle geride bıraktığımız son birkaç yılın, mevzilerimizde daralma ve dağınıklıkla geçtiğini not düşmeliyiz.

Ülkenin üçte bir nüfusuna sahip Alevi toplumunun geleceğini siyasi partilerin idare-iradesine teslim etmek ve yolumuzu onların açmasını beklemek Alevi hareketinin kendi varlığıyla bağdaşmıyor. Partilerle kurulan bu ilişkilenme tarzının toplumun Alevi hareketine duyduğu güvende zedelenmelere yol açtığı inkar edilemez. Hareketin önemli karın ağrılarından biri de Yol’a turab olmak değil kişisel ikballerin yolunu bulmaktır. Alevi toplumu da “Madem kurumlar partilerde kimi mevkiler elde etmek için kullanılıyor ben neden temel ihtiyaçlarımın (cem, cenaze, lokma vd.) dışında burada yer alayım” diyor. Belki bunu sesli söylemiyor ancak davranışı tam da budur! Alevi hareketinin içinde yer alan ve kendilerinde ‘öncü, önder, başkan, yönetici vb’ misyonları bulanların dünyalarıyla toplumunki aynı değil. Seçim dönemlerinde adaylıklar için siyasi partilerin kapılarının mesken edilmesi başka neyin göstergesi olabilir?

Kişilerin ve partilerin ikballeri toplumun önüne koyulduğunda Alevi hareketi uzun yıllar bedeller ödeyerek edindiği kazanımları ve irtifa kaybını önleyemez.

İşte yazımızın girişinde bahsettiğimiz sıradanlaşmanın tehlikeleri burada başlıyor. Devletin her hamlesi bir adım geriye çekilerek karşılanamaz. Daha doğrusu mücadele edilemez.
Yakın tarihimizin öne çıkan olaylarından ev işaretlemelerine verilen refleks eylemler ve eşit yurttaşlık mitingleri her şeyden önce Alevi toplumuna özgüven kazandırmıştı. Devlet, Alevi toplumunun neresine dokunursa her yerden güçlü ses çıkarılıyordu. Tamam, dönemin koşulları da göz önünde bulundurulmalı fakat her dönemin de kendi belirleyici kadroları olmalıdır.

Aleviler için son yılların önemli işlerinden biri televizyon ve kendi basınını oluşturmaktı. Tabi kurulan basının hakkını vermek sanıldığı kadar basit değil. Bu zorlu görevi üstlenen kanallardan biri darbe girişimi sonrası kapatılıp mallarına el konuldu. Son derece önemli bir araç ortadan kaldırılırken Aleviler ev işaretlemelerindeki gibi tepki üretemedi. Devletin yönelimi daha da hızlandı ve televizyonun yöneticileri, çalışanları tutuklandı. Bunlar arasında bir de Alevi Dedesi ve aydını vardı; Veli Büyükşahin! Yani devlet sadece televizyonuna değil, Alevi’nin yol önderine de dokunmuş oldu. Dört aydır Silivri cezaevinde tutuklu.

Büyükşahin Dede içeriden gönderdiği mektupta “… hepimizin omuzlarında büyük bir yük var. Yükü omuzlamak, ödenmesi gereken bedeli karşılamak her birimiz için tarihi bir sorumluluk. Hele bir de Alevi toplumunun tarihçisi, aydını, gazetecisi, kurum yöneticisi, Dede’si gibi sıfatları kullandığımızda bu daha da önem kazanıyor. Bunu bugün yapamayacağız da ne zaman yapacağız. Bu önemli sorumluluğun gereğini yerine getiremedikten sonra bin türlü sıfatın ne anlamı var?

Elbette öncelikle Aleviler olmak üzere, Türkiye’nin demokratik muhalefetinin zayıflıkları ve açmazları var. Kendisini korku kapanı içerisinde gördüğünden, gelecekteki tehlikeleri hiçbir şekilde göremiyor, okuyamıyor, anlamaya dönük bir çaba içerisinde olmuyor. Alevi kurumlarının mevcut durumu konusunda yeterince bilgi sahibi değiliz. O yüzden fazlaca değerlendirme şansımız olamıyor.

Her dönemin ön açıcıları ve direnenleri olduğu gibi bu dönemin de elbette olacaktır. Alevi medyası ve haberciliğinin de bunda önemli bir rolünün olacağını belirtmek gerekir. Bu rolünü oynayabilmesi için de herkesin gerekli desteği vermesi gerekir.” diyor. Veli Dede’nin de altını çizdiği sıfatların hakkını verme zamanı, içinde bulunduğumuz anın kendisidir. Yoksa hiçbir değeri olmayan kartvizitlere dönüşüyor her şey.

Mektupta belirtilen “korku kapanının” her şeyimizi esir alamamasının formülü Alevi toplumunu mücadeleye örgütlemekten önce, örgütçülerinin niteliğini, mücadelede karşılık beklemeksizin Yol’a turab olmalarını sağlamaktan geçiyor.

Aynı zamanda Üryan Xızır Ocağı Dedelerinden Veli Büyükşahin mektubunda “Polis fezlekesinde sanki bir suçmuş gibi benim Alevi olduğum hatta Alevi Dedesi olmam yazılıydı. Bize bu yaklaşım bence en üst düzeyden tartışılmalı, eleştirilmelidir. Bu Alevilerin sorunu olmalı, belki gücü oranında demokratik kamuoyunun gündemine taşınmalı diye düşünüyorum. Hukukun metinlerinde bile bu saklanmaya ihtiyaç duyulmayan ayrımcılığa hayır denmeliydi” diye belirtiyor. Artık şu örgüt bu örgüt üyesi, sempatizanı, selam vermişi vs. bile değil; “Alevi ve Dede” olmak hakkımızda emniyetin “suç ve kanı” oluşturma iddiaları arasında yer alıyor.

Ve yazımızı Veli Dede’nin mektubu ile sonlandıralım; “Tam da herkesin birbirine Hızır gibi yetişme zamanlarındayız. Birbirimize Hızır olmanın zamanı!..”

Aşk ile…

Sezgin KARTAL

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?