Bu iş nasıl bu hale geldi? / Berke KAHRAMAN - Gazeteler, Haber Manşet, Gündem
Son Dakika Haberler

Bu iş nasıl bu hale geldi? / Berke KAHRAMAN

Bu iş nasıl bu hale geldi? / Berke KAHRAMAN
Yorum Yap

Bu iş nasıl bu hale geldi?

Osmanlı’nın 1. Dünya Savaşı’nı kaybedip Kurtuluş Savaşı’nın başlayıp kazanılması süreciyle kurulan yeni Türkiye Cumhuriyeti, beraberinde birçok radikal değişiklikle beraber gelmişti. Bunlardan bir kısmı kuvvetler ayrılığı, seçme seçilme, demokrasi vs. alanlarında atılmış güzel adımlardı ve belli alanlarda güzel kazanımlar sağlanmıştı. Fakat bunlarda, kısmen Atatürk sonrası, İsmet İnönü döneminde maksadından saptırılmış, bir tek parti diktası sürdürülmüştü; hatta Atatürk’ün son dönemlerinde bile bir şeyler suistimal edilmişti.

Bunlarla birlikte çok büyük toplumsal melanetler de yaşanmıştı.

Bir kere devletin paradigması değişmiş, çok uluslu imparatorluktan tek bir ulusu esas alan ırkçı/ ulus devlet paradigmasına geçilmişti. Yani bu da tabiri caizse azınlık olanlar için ‘yeni ortama uyum sağlama mecburiyeti’ getiriyordu. Öyle ki buna bağlı bir Şark Islahat Planı hazırlanmış, bu planı dönemin başbakanı İsmet İnönü şu sözlerle dile getirmişti:

“Vazifemiz, Türk vatanı içinde bulunanları mutlaka Türk yapmaktır. Türklüğe ve Türkçülüğe muhalefet edecek unsurları kesip atacağız. Vatana hizmet edeceklerde arayacağımız nitelikler her şeyden evvel o adamın Türk ve Türkçü olmasıdır.”

Yani bu, yeni devletin toplumun geri kalanını asimilesi demekti.

Diğer önemli değişiklikse devletin laikliğe geçmesiydi; laikliğe geçilmesiyle birlikte devletin dini yapısı tasfiye ediliyor, bu ister istemez yüz yılların birikimini taşıyan toplumda rahatsızlık yaratıyor hatta bu rahatsızlık yer yer toplumsal olaylara dönüşüyordu. Ve toplum ne bu devlet paradigmasındaki değişikliği ne devletin laikliğe geçmesini ne de yapılan diğer değişiklikleri kolay kolay özümsemeyeceğini, kabullenmeyeceğini belli ediyordu.

Devletin bu temel felsefe değişiklikleri çerçevesinde Türkiye aşağı yukarı 79 sene geçirdi. Bu 79 senede Türk-Kürt, Müslüman-Laik çatışması zirveleri gördü. İnsanlar ırklarından, mezheplerinden, inançlarından, yaşam ve giyim tarzlarından dolayı aşağılandı. Kürtlere ırksal asimilasyon; Müslüman kesime ise inançsal bir asimilasyon girişiminde bulunuldu. Üniversitelerde başörtülü kızlara ikna odaları kuruldu, kadınlar sırf başörtülü oldukları için resmi yerlere girmekte sıkıntı çekti hatta alınmadı. Milyonlarca insan inancından dolayı fişlendi, devlet dairelerine alınmadı, eskaza girenler devletten tasfiye edildi. Kürt kesim için de durum çok da farklı dğildi; hatta Müslüman kesimin yaşadıklarını belki onlar misliyle yaşıyordu. Dilleri, kültürleri yasak; yaşadıkları bölgeler devlet nimetlerinden arındırılmış… Aynı Müslüman kesim gibi onlar da ikinci sınıf vatandaş, aynı Müslümanlar gibi onlar da yeni rejimin Kızılderilileriydiler.

Ve bu olaylar toplumun bu iki kesiminde ciddi birikintiler doğurdu. Bu kesimler ilk günden itibaren kendilerine bu yeni tip rejimden bir çıkış yolu aradı. Bu ilk başlarda tek parti döneminde Şeyh Said’le Seyit Rıza’yla isyan oldu. Sonrasında seçimlerin yapılmasıyla beraber bu sefer çıkışı siyasette gördüler ve ilk demokratik seçim fırsatında rejimin kurucu partisini iktidardan uzaklaştırdılar. Ve tek parti iktidarının bitimiyle iş -Kürt hareketindeki istisnaları saymazsak- tamamen siyasi bir çıkış yolu aramaya döndü. Bilhassa Müslüman kesim siyasette ciddi hamleler yapmaya başladı. Tabi bu hamlelerde doğudan, güneydoğudan Kürt halkı da yer aldı ve şüphesiz bu hamlelerin en zirve noktası olan Rahmetli Başbakan Prof. Dr Necmettin Erbakan önderliğinde kurulan Milli Görüş hareketiydi.

Bu hareket İslami değerler etrafında sosyal olarak hiçbir ayrım gözetmeden herkesi kucaklayan, ekonomik olarak ‘Adil Düzen’ adında kendine has bir modeli savunan, dış politikada AB, NATO vs değil, dünyadaki Müslüman veya ezilmiş ülkelerin bir araya gelerek kendi birliklerini kurmaları gerektiğini söyleyen; Anti-Emperyalist, Anti-Siyonist, Anti-Kapitalist bir hareketti.

Fakat hem rejim hem de ‘dış güçler’ (biliyorum çok istismar edilen bir kelime oldu ama mecburen kullanıyorum) kuruluştan itibaren bu hareketten rahatsızdı; çünkü dış güçler, senelerce bastırılan bir kesimin partisinin daha marjinal ve kendisi tarafından kullanışlı olmasını istiyordu, zira ülkede kendi menfaatleri için bu gerekliydi.

Rejim de rahatsızdı çünkü senelerdir kendilerine yarattıkları sahte, şahıslarına münhasır cennetleri tehlike altındaydı; zira bu hareket iktidar olursa sistemin hem dışarıyla olan bağları hem kendilerine akıttıkları muslukları kesilecekti; hem de senelerin vesayeti kırılacak, efendicilik oyunu bitecekti.

Bu hareketin önünü kesmek, dış güçlerin ülkedeki işlerini kolaylaştırmak için seküler İslamcılık/muhafazakarlık peydahlandı. Erbakan’a alternatif üretmeye çalışıyorlardı. 4 defa partilerini kapattılar, yıldıramadılar.Yöneticilerini hapse attılar, olmadı. Kendisine siyasi yasaklar koydular, başaramadılar. Darbeyle bitiremediler. Cazip tekliflere, “gelin şu kaymaktan siz de biraz alın” laflarına kulak asan da yoktu. Hareket, yolunda devam ediyordu. Ama hareket son bir olay yaşamıştı ki (28 Şubat) bu hareketin içinde bir kesimin hayal ve umut kırıklıklarına, bir kesiminse isyanına neden olmuştu.

Hareket, yenilikçi-gelenekçi diye 2’ye bölünmüştü. Yenilikçiler artık “bu eski tarz, bu ayak bağı prensipler, parti büyüğü yaşlılar; yeter artık, güçlü şekilde, ne pahasına olursa olsun, neyden taviz verilirse verilsin iktidar olmalıyız, gücü elimize geçirmeliyiz” diyerek isyan ettiler ve Erbakan’ın siyasi yasaklı olduğu dönemde kongrede aday oldular ama kazanamadılar. Ancak ateş bir kez yanmıştı söneceğe de benzemiyordu.

Kongrenin de kaybedilmesiyle gömlek artık iyice dar geliyordu, çıkarmanın vakti gelmişti de geçiyordu bile. Ve en sonunda beklenen oldu, kendi partilerini kurdular; ilk seçimde de ciddi bir başarı aldılar. Art arda genel ve yerel seçimler kazandılar.

İşte ne olduysa bu sırada oldu; zamanında faize, harama/ helale, kul hakkına, ehliyete/ liyakate temel prensip diyen İslami Müslüman kesimin içinden çıkan bu insanlar, bir anda değişmeye başladı. Bu değişim sadece siyasetçi kadrosunda değil, taban-toplum nezninde de kendini hissettiriyordu. Eskiden  savunulan sahih değerler bir bir yitiriliyor, yerini menfaat, para, ihale almaya başlıyordu. Tabiri caizse eskiden İslami değerlerin savunucusu olan  kesim sekülerleşmeyi iliklerine kadar hissetmeye başlamıştı. Senelerdir kendilerini iten kakan, hor gören sistem ellerindeydi ve istediklerini yapabileceklerini düşünüyorlardı; oysaki sistem onları kendisine benzetmeye çoktan başlamıştı.

Şimdi eskiden karşı çıktıkları şeylerin müsebbipleri ve uygulayıcıları olmuşlardı. Sistemin cazibesi onları avuç içine almıştı.

Senelerce savundukları prensiplere aykırı bir sürü akıl almaz ters iş yapılıyordu ama kimin umurunda. Devletin imkanları, para, güç ne varsa her şey ellerindeydi ve artık her açıdan rahattılar. Çünkü hem başbakan hem cumhurbaşkanı onlardandı hatta şimdi başkanlık sistemi getirildi; onu da kazandılar. Ve bu muhteşem güç duygusu,  yeme sırasının artık kendilerine geldiğini fısıldıyor. Artık ya bir yerden bir milletvekilli olayım ya bir bakanlıktan müsteşarlık kapayım ya devletten bir ihale alayım ama ne olursa olsun ben de senelerdir bana koklatılmayandan payımı alayım, bir yerlere geleyim diyerek devlete ve imkanlarına tabiri caizse bir ganimet mantığıyla bakmaya başladılar. Ve bunları özümseyene kadar da duracağa da benzemiyorlar.

Anlayacağınız şu an ortada böyle bir sorun var ama bu sorunun da bir müsebbibi var: Sistem! O sistemi kuranlar ve senelerce işletenler….

Yani bugün başımızda böyle bir bela varsa sebebi bu tarihsel süreç ve psikolojik durum.

Ve son söz ve hakikat zannediyorum şu olmalıdır;

Aliya İzzetbegovic’in dediği gibi; “Dinler ve devrimler acılar ve ızdıraplar içinde doğarlar, refah ve konfora gömülünce de yok olurlar”…

Berke KAHRAMAN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: