Bütün nehirler zindanlara dökülür / Müslüm ASLAN

Bütün nehirler zindanlara dökülür

“Hani sen bana ‘bütün nehirler denizlere dökülür’ derdin. Ben sana ‘bütün nehirler zindanlara dökülür’ diyorum. Şimdi denizler bulanık su birikintisi. İçi mezarlığa ve hengâmeli arenalar haline getirilmek isteniyor.”

Sana gelişimi geciktirmeliyim, gülleri yeminlerin mahzeninde bırakırken.

Sana gelişi ertelemeliyim bugün er yarın geç derken.

Şimdi sevinçleri ertelemeliyim diyeceğim, o da kendimizi kandırmak olacak, körlüğümüzün duldasında büyümüş derme çatma cilaladığımız, gafletin çorak toprağında yetişen duygulara mı sevinç diyeceğim? Kapatsak gözlerimizi, sağır sultana kul-köle bıraksak da şu dünya dönüyor beğendiklerimizle, beğenmediklerimizle… Günahlarımızı, sevaplarımızı yazarak.

Şimdi randevumuzu erteleyelim, sana aldığım gülleri ellerine vermeden önce dingin bir akşamın rahlesinde kara kara düşünmeliyim. Taşlara isimleri yazılmayan miras rüzgârlarının çepeçevre yeşerdiği mezarlara uğramalı. Ve onları hep aklımda tutamadığımdan üzülmenin ablukasında bıraktığı duruşumla bırakmalıyım gülleri.

Güneşe durmalıyım ufku basamak basamak ilerleyip. “Güneşi İçenlerin Türküsü”nü uzun zamandır tadına varmayı gevşetmenin hıncını alırcasına içten ve özlemle, kıpırtısız ve pürüzsüz duyumsamalıyım iliklerime kadar. Postallar altında çiğnenen çığlıkların yeşili arasında büyüyen çiçeklerin yaralarına sesimi sürerek kelimelerime yeniden konuşkan cümleler evcilleştirmeli. Hem akşamın, hem aydınlığın hem de adil olmanın yol-yordamını bilen cümleler…

Sana gelişi geciktirmeliyim, gülleri yeminlerin mahzeninde bırakarak. Sana gelişi ertelemeliyim bugün er, yarın geç derken. Ve kalbimi temeli almak için ebedi çağlara emanet etmeli. Ruhumu bilemeli öfkenin volkanında kaynayan kızgınlıkla…

Sana gelişin garantisi yok demeli, yarınların akıbeti hep muammalara sürülürken. Sen yine de bir randevu ver, tarih yeri boş kalsın. Rakam hanesine bir not düş: ‘ Korkudan ve huzursuzluktan uzak, kuş gibi hafif ve güneşli bir gün’ yazarak.

Günlerdir işkenceyi konuşuyorlar, her tını kafamda patlıyor. Basına sızmış ve karelere hiçbir zaman sığamayacak işkenceleri. Ne sandılar “sinsi ve çirkin krallar” dan beklenmez miydi(!)  Abes mi, sıra dışı mı, çok mu acayip?

Arkadaşlarımı anımsıyorum voltalardan, duvarlar arkasına düşen arkadaşlarımı, nerede vurulduklarını unutmadığım arkadaşlarımı. Ve sonra o güzelim gözlerinin oyuluşunu, tokalaşırken sıktığım parmaklarının anahtarlık yapılışını, hep güzeli duymaya layık, fısıltılarıma aşina kulaklarının koleksiyonluk yapılışını… Dünya dönmüyor muydu, üzerinde bağırrr, bağırrr bağırarak sesleri kısılıp da duyulmayan yalnız bizler mi vardık?

Beterin beteri demlerde geç kaldığınız için suçlusunuz ve şimdi tepki göstermeyi öğrendiğinizden dolayı da biraz rahat olunuz. Ama tek atımlık barut ise kükreyişiniz, sergilenen tavır ikinci el sahte, taklitçiliğin daniskasıdır başkalarının iplerinden sarkıtılan. Dün duymadığınıza yanmalı,  ama görmeyi öğrendiğinizden ötürü de sevinmeli…

Hani dolaşırdık kocaman bir havalandırmada. “Tutsak ejderhalığımız”  akşam çökünceye değindi. Tutsaklığımız dokunurdu hep bir uzun hava misali. Ama çoktuk ve yalnız değildik. Topumuz vardı, çay yapmak için ocağımız. Karanlıklara boğdurulmak istenen dünyamızın göğünde yıldızlarımız vardı. Kitaplarımız… Ranzadan ranzaya seslenebileceğimiz koğuş diye birazcık geniş bir mekânımız vardı. Otlu peynir, yağmur, toprak ve Kürtçe sabahlarının kokusunu taşıyan görüşçülerimiz geldiğinde o uzun yollardan ve inleyen kentlerden konuşabileceğimiz birkaç saatimiz vardı. Şimdi içerideki bir arkadaşını görmek için yıllar yılı yolunu şaşırmış mucize bir tesadüfün yaşanması gerekiyormuş… Kalabalıklar dağıldı, ocak söndü, çay soğudu ve şimdi karanlık koyulaştı, yıldız yıldız kitaplar azaldı. Artık:

“Haberin var mı demir kapı

Kör pencere yastığım ranzam

Zulamdaki mahsum resim…”

Dizelerinin yerine haberin var mı bunlardan ey insanlık… Ey kalabalıklar! Sol göğsünde bir kalp taşıyan herkes, ‘haberin var mı’ demek gerekir. Cehennem ateşinin iplerinden yeni yeni kıyafetler örülüyor. Ölüme bile yakışmayacak, diriyi öldüren, kod adı ‘kefen’ kıyafetler. Ve ardılı adından belli muameleler…

Hani sen bana “bütün nehirler denizlere dökülür” derdin. Ben sana “bütün nehirler zindanlara dökülür” diyorum. Şimdi denizler bulanık su birikintisi. İçi mezarlığa ve hengâmeli arenalar haline getirilmek isteniyor.

Ondan sana diyorum, benim sana gelişimi sağlayan türkünün nasıl kısılmak istenip karanlığa savrulmaya çalışıldığını gör diyorum.

Sana gelişimi ertelemeliyim; sen yine de bir randevu ver, tarih yeri boş kalsın, rakam hanesine bir not düş: “Korkudan ve huzursuzluktan uzak, kuş gibi hafif ve güneşli bir gün’ yazarak…

Müslüm ASLAN

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?

%d blogcu bunu beğendi: