Cuma ERÇE ile Alevilere Dair / Havin Hivda

Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Genel Başkan Yardımcısı ve Tarsus Şube Başkanı Cuma ERÇE ile gündem hakkında konuştuk.

Aleviler üzerine konuşulanlar, son dönemde artış gösteren tehditler, içinde bulunduğumuz OHAL‘in Alevilere yansıması, derneğin çalışmaları ve neler yapılmalı…

******

Önce PSAKD Genel Başkan Yardımcısı ve Tarsus Şube Başkanı Cuma ERÇE kimdir, sizi kısaca tanımak isteriz.

Öncelikle bu röportaj için sizlere teşekkür ediyorum. Ben 1969 doğumluyum. Sivas’ın Şarkışla İlçesi Emlek bölgesinden Otluk köyündenim. İlkokulu köyümde dedemin ve ebemin yanında okuduktan sonra ekmeğin peşine düşen ve bu amaçla Mersin’e yerleşen ailemin yanına gittim ve ortaokul, lise eğitimimi Mersin’de tamamladım.

19 Mayıs Üniversitesi Amasya yerleşkesinde Sınıf Öğretmenliği okudum. 1990 yılında Adıyaman’da öğretmenliğe başladım. Emekçi ve sınıf bilincini almış bir ailenin çocuğuyum. Babamın işçi sınıfı mücadelesi içinde bir nefer olarak çalıştığı günlerden çok etkilenmiş biriyim. Daha lise yıllarında siyasi bir kişilik kazandım ve örgütlülüğün önemine inandım.

Öğretmenliğe başlar başlamaz ise bugünkü Eğitim Sen’in önceli olan EĞİT SEN örgütlenmesine girdim. İlk kurucuları arasında yer aldım. Öğretmenliğimin daha ilk yılında yöneticisi ve aktivisti oldum. 1997 yılı sonlarında Tarsus’a tayin oldum. Geldiğim yıl yapılan Eğitim Sen kongresinde Tarsus Şube başkanlığına seçildim. 15 Yıl kesintisiz bu görevi sürdürdüm. Başkanlığı bıraktıktan sonra da çeşitli kademelerinde yöneticiliğim devam etti. Eğitim Sen ve KESK üst kurul delegeliği yaptım.

Alevi kimliğimi bu süre zarfında öne çıkarmadım. Çok da önemsemedim. Ancak, geç de olsa bu meseleye yoğunlaşınca esasında yanlış yaptığımın farkına vardım. Bu alanın önemli bir alan olduğunu ve ülkemizde Alevilerin çok ciddi sorunlar yaşadığı gerçeği ile yüzleştim. Bir gurup arkadaşımın ısrarı üzerine 2013 yılında Pir Sultan Abdal Kültür Derneği Tarsus Şubesi Yönetimine aday oldum ve şube başkanı seçildim. Genel Merkezimizin son genel kurulunda da GYK üyeliğine seçildim ve Genel Başkan Yardımcılığı ile görevlendirildim. Hala bu görevlerimi sürdürüyorum. Eğitim Sen’in de denetleme kurulu üyeliğim sürüyor.

– Siz aynı zamanda bir eğitimcisiniz ve pırıl pırıl yetiştirdiğiniz iki de genç çocuğunuz var. Hem bir eğitimciye hem bir babaya soruyorum. Ülkemizde kalitesini giderek kaybeden eğitim açığını kapatmak mümkün mü? Alevi topluluk üzerinden eğitimi değerlendirecek olursak doğru bir yerde durduklarını söyleyebilir miyiz?

Eğitim fakültesinde okurken binlerce tanımla karşılaştım ama itiraf edeyim ki bu tanımların çoğunu unuttum. Ama bir şeyin tanımını unutmadım o da eğitimin tanımı. Şöyle diyordu  “Eğitim, bireylerde istendik davranış kazandırma sürecidir.”  Evet çok ciddi ve iddialı bir tanım. Aynı zamanda ciddi bir itiraf.  ‘’Eğitim, sistemin ve egemenlerin istediği davranışları bireye kazandırma sürecidir.” demek ister bu tanım. Hal böyle iken, eğitimin içinde olmak, bu süreçte böyle bir görev almak ve istenen amaca ortak olmak çok zor. Bu durumun farkında olan biri olarak alternatif bir eğitimci olmaya çalıştım. Kapı kulu, emir kulu, sormayan, soruşturmayan, devletin ve egemenlerin söylemini emir gören bir öğretmen profili yerine; soran, soruşturan, karşı çıkan, itiraz eden, hakkını ve hukukunu arayan bir öğretmen  profili çizmeye çalışan bir öğretmen ve baba olmayı tercih ettim.

Eğitim sistemimiz her geçen gün bilimden, kültürden, sanattan uzaklaşmaktadır. Dinci ve kinci bir nesli yetiştiren, biat eden, sorgulamayan, okumayan, bilim yerine hurafeleri rehber edinen bir toplum yaratmayı hedefleyen bir olguya dönüşmüştür. Eğitim sistemimiz ataerkildir, erkek egemen anlayışa hizmet eder. Gericidir, bilimden ve bilimsellikten uzaktır. Irkçıdır, ötekiler yaratır ve kendinden olmayanı düşman, ortadan kaldırılması gerekenler olarak görür, onları ötekileştirir. Ayrımcıdır, Türk-İslam sentezi üzerine kuruludur, Sünni-Hanifi İslamı esas alır. Asimilasyoncudur,  Alevi çocuklarını zorla bir kalıba sokup asimile etmeyi hedefler, Hanifi ve Türk dışında olan herkesi hedef kitle olarak görüp asimile etmeye uğraşır. Zorunlu din derslerinin yanına yeni dersler ekler, okulların tümünü imam hatipleştirir.

24 Ocak 1980 ekonomik kararlarını uygulamaya koyan hükümetler aracılığı ile eğitimi kamusal bir iş olmaktan uzaklaştırıp tümü ile özel sektörün ve sermayenin denetimine sundular.

Aleviler bu süreçten inanılmaz ölçüde olumsuz etkilenmişlerdir ve etkilenmeye devam etmektedirler. Laik ve demokratik eğitimden eser kalmamıştır. Ana dilde eğitim gibi evrensel bir insan hakkı olan ilke sürekli çiğnenmiş ve başta Kürtler olmak üzere onlarca farklı dil ve inanç grubu bu temel haktan mahrum bırakılmıştır. Parası olanın okuyabildiği ve imkanı olanların ancak eğitim olanaklarından yararlanabildiği bir sistem kurulmuştur.

Hal böyle iken bir eğitimci ve bir baba olarak bu süreçten olumsuz etkilenmemek imkansızdır. Bütün bu olumsuzluklar karşısında Laik, bilimsel, demokratik, parasız ve ana dilde eğitim mücadelesini sürdürmek şart olmuştur. Alevi örgütleri bu mücadelenin temel unsurlarından birisi olmalıdır.

-Takip edebildiğim kadarıyla aktif bir başkansınız. Dernekteki etkinlikler sıklaştırıldı ve dernek dayanışmaları arttı diye düşünüyorum. Başkanlığınız süresince neler yaptınız, neler değişti, tam olarak anlatır mısınız?

Örgütlü bir yapıdan gelmiş olmamın ciddi faydalarını gördüm. Eğitim Sen gibi bir sınıf örgütünden geliyor olmam benim bu süreçte ortaya koyduğum pratiği etkilemiştir. Birbirinden farklı alanlar olsa da sonuçta kitle faaliyetleri konusunda geniş bir tecrübeye sahibim. Bu nedenle dernekte yönetici olduğumdan bu yana kitle faaliyetlerine önem verdim ve kısa sürede üye sayımız arttı. Halkın temel sorunları ile derneğimizin ilkelerini yan yana getirerek bir pratiği örgütledik. Halkımızın ve ülkemizin esas meseleleri ile Alevilerin özgün yapısını buluşturmaya çalıştık. En kapsamlı saldırıların ve katliamların yaşandığı bir süreçte olmamıza rağmen kısa sürede bir çekim merkezi haline gelmeyi başardık. Handikaplarımız da oldu tabi ki. Özellikle devletle ve hakim anlayışlarla kol kola yürüyen Alevi örgütlerinin varlığı bizi oldukça sıkıntıya soktu. Derneğimizin ve şahsımın sürekli hedefe konması, baskıların artması, hakkımda yürütülen davalar, aldığım cezalar, idarecilik görevimin üzerinden alınması esasında bu sürece yönelik bir göz dağıydı. Bütün bunlara rağmen etkili ve içi dolu etkinlikler yürüttük. Bir taraftan Aleviliği İslamın içine hapsetmeye çalışan anlayışlarla, bir taraftan Alevileri şovenist bir anlayışa çekmeye çalışan anlayışla mücadele ettik. 10 Ekim Ankara katliamında şehit verdik ve Metin PEŞMEN canımızı kaybettik. Bütün bunlar inancımızı ve mücadele azmimizi kaybettirmedi. Aksine bizleri daha da bir kamçıladı.

Kırk yıldır Cem yapılmayan Alevi köylerinde cem yaptık. İnanç kurulumuzu oluşturmaya çalıştık. Demokratik kitle örgütleri ile mücadele birliktelikleri içinde yer aldık. 1 Mayıs’ta da olduk, 2 Temmuz’da da,  Gezi’de de olduk, çevre sorunları ile ilgili eylemlerde de, Roboski’yi de kınadık, Suruç’u da. Yani toplumsal bütün meseleleri Alevi meselesinin bir parçası gördük.

İnancımıza sirayet etmiş gerici, ırkçı söylemlerden arınmaya ve özümüzü aramaya çalıştık. Pir Sultan felsefesi ile yürümeye gayret ettik. Yezit karşısında Hüseyin, Hızır Paşalar karşısında Pir Sultan Duruşu olmanın önemini vurguladık ve bu bilinçle çalıştık. Her çarşamba  kesintisiz halk toplantısı yaparak adeta bu toplantıyı bir meclise çevirmeye çalıştık. Bütün bunları yönetimim ve üyelerimizin desteği ile yaptık.

Paneller, konserler, kahvaltılı toplantılar, yemekler düzenledik. Sık sık Cem olduk. Alevi köylerini ziyaret edip toplantılar tertipledik. Her yıl Sivas’a, Maraş’a anmalara muhakkak katıldık. Hacı Bektaş_i Veli dergahımızı her yıl ziyarete gittik. Dersim topraklarında bulunan ve inancımızda önemli yer tutan dergahları, türbeleri ve ocakları ziyaret ettik. Piknikler örgütledik. Bu faaliyetlerin hiçbirini öylesine bir iş olarak görmedik.

-Alevilerin kendilerini tanımlamalarıyla paralel olarak her bölgede onlara olan yaklaşımın farklılık gösterdiğini görüyoruz. Örneğin, Karadeniz bölgesinde yaşayan Alevilerin tamamen asimile olması sebebiyle hiç sorun yaşamadıklarını; Yozgat, Antalya gibi bazı şehirlerde ise MHP tabanında örgütlendiklerini, AKP içinde cami ve cemevi örgütlülüğünü destekleyen Alevilerin olduğunu söyleyebiliriz. Yaşadığınız şehirde Aleviler nerede duruyor, kendilerini nasıl tanımlıyorlar?

Alevilik bir kalıba giremeyecek kadar evrensel ve zengin bir felsefedir. Doğa ve insanı merkeze koyan bir inançtır. Alevilikte yol bir sürek bin birdir. Ancak bundan yola çıkarak, Alevinin MHP’lisi de, AKP’lisi de olur diyemeyiz. Çünkü Alevilikte yol bin birdir ama sürek birdir. Aleviliğin olmazsa olmaz ilkeleri vardır. 72 Millete aynı nazarla bakmayanı kendinden saymaz. Eline, beline, diline sahip olmayan Alevi olamaz. Zalime alkış çalan, zalimle yan yana duran kendini Alevi’den sayamaz. ‘’Zulmeden bendense, ben benden değilim‘’  felsefesine sahiptir her Alevi. O nedenle Alevi doğulmaz, Alevi olunur.

Farklı yörelerde farklı ritüelleri olan Alevilerin olması doğaldır ancak ırkçı, dinci, gerici, sömürücü çevrelerle, anlayışlarla, ideolojilerle, kişilerle yol yürüyenler bu felsefeye ihanet edenlerdir. Kendilerini Alevi görebilirler ama bizim nazarımızda Alevi olamazlar.

Önüne servet serilen Pir Sultan Abdal, ilkeleri ve felsefesinden vazgeçmeyip idam sehpasını tercih etmiştir. Kendisine dünyanın serveti vaad edilen İmam Hüseyin biat etmemiş ve ölümü tercih etmiştir. Bugün İmam Hüseyin’in postuna Yezit soylularını oturtanlar, Maraş’ın katilleri ile yan yana duranlar, işçi katilleri ile çocuk katilleri ile birlikte yürüyenler bu yola ihanet etmektedirler. Maalesef bunlardan Tarsus’ta da bulunmaktadır ve yolumuza set vurmaya çalışmaktadırlar. Hatta Cemaatin yolunu tutup onlarla çakma Alevi Derneği kuranlar bile olmuştur. İşimiz zordur ama bunları teşhir etmek de görevimizdir. Sadece Cami -Cemevi projelerine karşı gelmekle kalmayacak, Cemevlerini minaresiz camilere çeviren anlayışlarla da mücadele ettik, edeceğiz.

-Sizin yaşadığınız bölgede derneğe yönelik herhangi bir tehdit söz konusu oldu mu? Mesela etkinliklerinizi rahatça, güvenlik sıkıntısı yaşamadan sürdürebiliyor musunuz? Sizi olduğunuz gibi kabul edebildiler mi?

Ülkedeki baskıcı, otoriter ve yasakçı politikalardan olumsuz etkilenmemek mümkün değil. Kaygı, endişe ve hatta ölüm korkusunun kol gezdiği bir ülkede demokratik mücadele yöntemleri oldukça zorlaşmıştır. Biz de bu zorluklardan etkilenmekteyiz. Örneğin bir basın açıklaması yapabilmek bile imkansız hale gelmiştir. Toplumda yaratılan korku ve endişe sebebiyle genişlememiz ve büyümemiz engellenmektedir. Yazdığımız, çizdiğimiz ve söylediğimiz her sözden dolayı yargılandığımız ve adeta takip edildiğimiz bir atmosferde dernekçilik yapmanın zorluklarını biz de yaşamaktayız. Şu röportajda bile birçok cümleyi ‘’otosansüre’’ uğratmamızın sebebi budur. Kendimizi ifade ederken kılı kırk yarmaya çalışmaktayız. Ülkede yaşanan kaotik ortamın uzaması halkımızın tamamı bakımından ciddi sorunlara gebedir. Bu atmosfer sadece Alevileri değil toplumun tamamını tehdit etmektedir. Zehirli bir gazın yayılmasına benzer bu durum. O havayı teneffüs eden herkes zehirlenir. Şu anki durum tam da budur.

-Sözü son günlerde yoğunlaşan Alevilere yönelik tehditlere getirmeden önce ben biraz Alevi dernekleri arasındaki ilişki ve iletişimi merak ediyorum. Alevi derneklerinin, örgütlerinin birlik olmakta sıkıntı yaşadığına dair ciddi eleştiriler var. Sizce de aranızda ciddi bir ayrışma yaşanıyor mu ?

Ayrışma elbetteki var ve oldukça da doğal. Benzemezlerin birleşmesi çok da yarar getirmez ama birbirlerine benzemiş olanların ayrışması egemenlerin ekmeğine yağ sürmektedir. Bugün Alevilerin temel taleplerinde ortaklaşmış olması ve  derneklerin birleşmesi zorunluluk haline gelmiştir. En temel prensiplerde bile uyuşamayan ve cemaatle kol kola yürüyen, Aleviliği 1400 yıla hapsetmeye çalışanlarla elbette birleşmeği şimdilik hayalden sayarım ama özellikle dergahların, ocakların, yöre derneklerinin bir araya gelip ortak örgütlenmeyi başarabilmesi gerekmektedir. Bunu şimdilik ABF (Alevi Bektaşi Federasyonu) ile gidermeye çalışıyoruz. ABF’yi doğru bir zemine oturtabildiğimizde bu yakınlaşma daha da büyüyecektir. Özellikle ABF çatısı altında oluşturmaya çalışılan Pirler Meclisi bu süreci hızlandıracaktır. Zaten zaman bizleri bir araya getirmeye, birleştirmeye zorlamaktadır. Bu hususta umudum tamdır. Ancak, baskının şiddetin arttığı zamanlarda kaçışlar da olur ve bu da doğaldır. Kaçanın peşinden koşmak değil, ilkelerimizin ve özümüzün etrafında kümeleşmemiz gerekmektedir.

-Gelelim gündemimize…. OHAL‘in yarattığı mevcut durumdan Aleviler ne kadar ve nasıl etkilendi?  Dernek üzerinde devlet baskısı var mı?

Etkilenilmez mi? Çok etkilendik tabiki. Darbeyi gerekçe gösterip darbelerden en çok zarar gören Alevilere yönlenmeleri anlaşılır cinsten değildir. Ama amaç darbe ile ve darbecilerle mücadele etmek değil, muhalif tüm sesleri kısmaktır. Bu da OHAL sürecinde bir kez daha açığa çıkmıştır. Çünkü bugünkü siyasi partiler ve iktidar, mevcudiyetlerini darbelere ve darbe hukukuna borçludurlar. Onlar için sorun darbe değil, muhalif seslerdir. Binlerce muhalif kamu emekçisi görevlerinden alınmış ve ihraç edilmişlerdir. Bunların büyük bir bölümü Alevidir. Basın yayın organları kapatılmış, çalışanları tutuklanmıştır. Tarihin en kapsamlı kadrolaşması yaşanmaktadır. Öğretmen olabilmek için bile sözlü sınav getirilmiştir. İstedikleri düzeni kurabilmek için kendileri gibi düşünen ırkçı ve milliyetçi çevrelerle ittifak kurmuşlardır.

HDP’ye yapılanların meşru sayıldığı bir ülkede CHP’ye bile tahammül edilemez bir döneme girilmiştir. OHAL süresince binlerce hukuksuzluk yaşanmıştır. Bizlerin bu süreçten zarar görmemesi eşyanın tabiatına uygun değildir. Aleviler demokrasiden yanadır, hukukun üstünlüğünü savunurlar, demokratik Cumhuriyeti savunurlar, ötekileştirmeye karşıdırlar, sömürüye ve savaşlara karşı çıkarlar, laik bir düzeni savunurlar, kimsenin inancından, dilinden, dininden, dünya görüşünden, milliyetinden, cinsiyetinden dolayı horlanmadığı, katledilmediği bir düzeni savunurlar, çevrenin talanına hayır derler. Hal böyleyken OHAL’in en öncelikli hedefinde yer alırlar.

Bu dönem bizim açımızdan bir sınavdır. Biz Alevilere yönelik ciddi bir göz dağı var. Zeynal yoldaşımıza yapılanlar buna örnektir. Darbeyi ve darbecileri aklayıp 15 Temmuz sürecini unutturmaya, Suriye’de düştüğümüz durumu perdelemeye çalışmaktalar ve enerjimizi dağıtmaya uğraşmaktadırlar. Dikkatli olmamız gerekmektedir. Zeynal arkadaşımız dışında da gözaltına alınan, tutuklanan yüzlerce arkadaşımız oldu. Gerekçeleri farklı gösterilse de amaç bellidir. Kürt siyasetçilerin tutuklanması, gazetecilerin tutuklanması, gazetelerin ve televizyonların kapatılması da bu sürecin birer parçasıdır.  TV 10 ile yeterli dayanışmayı gösteremedik, şimdi YOL TV’ye yöneldiler. Hedef bellidir ve bizim yapacaklarımız da açıktır. Dayanışmayı büyütmek, bir araya gelişleri artırmak ve birbirimize sokulmamız şarttır.

-Yaşadığımız bölgesel sorunlar Alevileri daha çok konuşulur hale getirdi. Suriye, Irak, İran üzerinden sürdürülen politikalar, o bölgede yaşanılan savaşa dair TC hükümetinin aldığı pozisyon ve buna bağlı olarak tüm Sünni çevrenin hamiliğine soyunulmuş olması Alevilerin yalnızlaştırıldığı hissi yaratıyor. Selefi örgütlerin yürüttüğü ‘’din savaşları‘’ arasında tüm  nefret söylemlerinin ve tehditlerinin     Alevilere yöneldiğini görüyoruz. Ve son günlerde Alevilere yönelik katliam söylentileri ciddi boyut kazandı. Siz bu durumu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Savaş, siyasetin silah ile devamıdır. Dünyada yönetim krizi yaşayanların her zaman başvurduğu yöntemdir çatışma ve savaş. Suriye’de emperyalizmin ve işbirlikçilerinin yarattığı işgal hareketine Türkiye’nin başından beri dahil edildiğini biliyoruz. Türkiye bu süreçte sadece sınırın ötesinde değil, sınırın içinde de çatışma ve savaş siyasetini benimsedi. Çünkü genişletilmiş büyük Ortadoğu projesinin Türkiye ayağı böyle işliyor. Bu siyasetin geniş kitlelere anlatılabilmesi ve halkın ikna edilebilmesi için iki önemli silahları var. Biri Kürtler, diğeri Aleviler. Bu iki silahı kullanmaktan kaçınmadılar. Bu iki silah sayesinde Kürtlerin yaşadığı coğrafyada adeta taş üstünde taş bırakmayan bir pratik ortaya çıktı. Bu iki silah sayesinde Suriye’de yaşanan katliamların üzerini örttüler.

Suriye siyaseti ülkemizin ve halkımızın başına daha çok çorap geçirecek pozisyondadır. Ülkenin her yerinde patlayan bombaların, siyasi cinayetlerin, darbelerin, baskının, şiddetin, zamların, işsizliğin, iflasların, ekonomik krizlerin sebebi haline gelmiştir. Bu sorunun ekonomik ayağından en çok güney illeri etkilenmektedir. Tarsus da bu sorundan ciddi olarak etkilenmiş ve inanılmaz bir işsizlik doğmuştur.

Maraş’ın Pazarcık ilçesi Alevi köylerinin bulunduğu yerleşkeye Suriyeli mültecilerin kampının yapılması, bu kampın devamının Divriği ve Dersim gibi Alevilerin yoğun yaşadığı bölgelere de yapılacağının ilan edilmesinin bizce hangi anlamı ifade ettiği bilinmektedir.

Suriye üzerinden Türkiye’deki Alevilere katliam tehditlerinin yapılması yakın gelecek açısından bizler açısından ip uçları içermektedir. Ama, Aleviler kolay lokma değildir. Bu ülkeyi gerçekten seven, emekten, özgürlüklerden, demokrasiden, laiklikten, Cumhuriyetten yana olan güçlerle birleşik bir mücadele ile bu süreç tersine çevrilecektir.

-Belki tüm dünyada böyle fakat bizim gibi gelişmekte olan ülkelerde daha ciddi şekilde hissedilen “öteki olmak” gerçeği… Bu konudaki görüşleriniz nelerdir?  Bunu aşmak mümkün mü?

Öteki olarak yaşamanın en büyük travmasını yaşayan toplum Alevi toplumudur. Bizler kendi topraklarımızdan kopup büyük şehirlere göçtüğümüzde, üniversitelere okumaya gittiğimizde yaşadığımız travmaların her biri bir roman konusu olmuştur.

Ama, ötekileştirilen tek toplum Aleviler değildir. Bu ülkede o kadar çok öteki vardır ki büyük bir kesim bunun farkında bile değildir. Kadınlar ötekidir ama kadınlar bunu içselleştirmiştir mesela… Kürtler ötekidir ama bu duruma karşı ciddi mücadeleler vermişlerdir. LGBTİ bireyleri ötekidir, Çingeneler (Bazı çingeneler Roman denilmesini isterler) ötekidirler, Lazlar, Araplar, Şafiler, Ezidiler, Ermeniler, Çevreciler vs vs. Bu ötekileştirme kültürü ve siyaseti yüzünden kardeşleşme yaşanmamış ve bu toplum tarihi ile yüzleşememiştir. Kendisi ile ve tarihi ile yüzleşemeyen toplumlar ve ülkeler ilerleyemezler. Bugün bizim için kardeşleşmeden öte eşit haklar mücadelesi daha bir önem kazanmıştır.

Vakit ayırıp sorularımıza yanıt verdiğiniz için çok teşekkür ederiz. Umarım savaşsız, sömürüsüz ve kardeşçe bir arada yaşayabildiğimiz bir dünyayı bir an önce inşa ederiz. 

 

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?