Dünyayı kadınlar kurtaracak / Gökhan ÇELEBİ - Gazeteler, Haber Manşet, Gündem
Son Dakika Haberler

Dünyayı kadınlar kurtaracak / Gökhan ÇELEBİ

Dünyayı kadınlar kurtaracak  / Gökhan ÇELEBİ
Yorum Yap

Fotoğrafist manifesto

Dünyayı kadınlar kurtaracak

Tam 25 yıldır iş dünyasından 10 bine yakın insan fotoğrafladım. Çoğu da yönetici ve patron kademesindeydi. Neyi gördüm söyleyeyim mi? İnsanlar fotoğraf çekilirken ya olmak istediği kişi kimliğine bürünüyor ya da olmak istemediği kişi gibi görünmekten korkuyor.

Erkekler işlerinin arkasına saklanırken kadınlar bedenlerinin arkasına saklanıyor.

Erkekler fotoğraf çekilirken “aman gülmeyeyim işler iyi gidiyor, gülünce tepki çekerim” derken kadınlar daha çok “beni zayıflat, kırışığımı gösterme..”
Yani erkekler başarılarını sürekli ispatlamak fobisini yaşarken kadınlarda bedenlerini beğendirmek baskısını hissediyorlar.

Bu öylesine söylenmiş bir iddia değil.

İnsanları gözlemlemek işimin bir parçası olması bir yana kişisel de merakım aynı zamanda.
Bu yüzden ne zaman bir yöneticinin odasına girsem hemen etrafı incelemeye başlarım. Masası derli toplu mu, arkasında hangi fotoğraflar ya da resimler asılı, odasında hangi çiçekler var, kahve mi içiyor çay mı içiyor, fincanda mı içiyor kupada mı içiyor, kupanın üzerinde bir logo var mı, o içeceği bitiriyor mu yarım mı kalıyor, oralarda bir yerde bir takımın forması var mı, sizinle masasında mı sohbet ediyor yoksa oturma grubunda mı, notlarla mı konuşuyor kafadan mı, telefonuyla mı ilgili mi ana mı konsantre, dakik mi gibi gibi gibi bir sürü noktaya dikkat ederim.

Daha önemlisi çalışanlarına nasıl davranıyor? Ama bundan çok daha önemlisi çalışanları ona nasıl davranıyor? Çünkü yöneticinin davranışı duruma göre değişebilir ama çalışanların yöneticisine davranışı sabittir. Çalışanın yöneticisiyle ilişkisi onunla ilgili titiz mi asabi mi tezcanlı mı detaycı mı kuralcı mı olduğu konusunda bir sürü ipucu verir.

Tüm bu edindiğim tecrübeler ışığında şunu söylemek istiyorum:

İş dünyasında daha çok kadın olmalı.
Ama erkeklerin istediği gibi “erkekleştirilmiş” kadınlar değil. Gerçek kadın kimlikleriyle yer almalılar. Ama tüm sistem buna karşı olduğu için taa en başa gidilmeli.
Önce eve/ aileye yani kapitalizmin dayattığı kimliksiz bireye değil gerçek “birey”e. Mesela bence kadın yöneticiler, şirketlerinin ürün, hizmet neyse tüm reklamlarında kadınların yumuşakça sömürülmesine karşı çıkmalılar.

Bilirsiniz, ev kadınları ve mavi yakalı kadınlar için “mutlu aile anası” beyaz yakalı kadın içinse “güçlü kadın” figürü kandırmacasına son verilmeli.

Dikkat edin, kadının mutfakta, banyoda gözükmediği reklamlarda erkek beceriksiz olarak gösterilir. Yani ancak kadın olmadığı zaman bu görevler erkeğe düşebilir.

Tüm reklamlarda kadının hijyenik pedi, deodarantı ya da giydiği spor ayakkabısı tek sorunuymuş gibi gösteriliyor. “Bunu kullan, hayatındaki tüm sorunları gücünle yen.”

Kadınların karşılaştığı zorlukları, aşılması mecbur engeller olarak sunup bunları alt eden kadın kahramanlar yaratarak, başka kadınlara ilham veren alt mesajlı her tür söylemi saçma buluyorum.
Tüm bunlar, demografik yapıya göre şekil değiştiren taleplerin kendi pazarını yaratmasından başka bir şey değil aslında.

“Çocuk da yaparım kariyer de” mottosuna sahip kitle büyüdükçe erkeklerle mücadelede kadının kendi gücünün potansiyeline vurgu yapan sayısız hikaye üretildi.

Tüm bu hikayelerde verilen mesaj hep aynıydı; ” Kızım hayat zor, kadınlara hele çok daha zor. Başarılı olmak istiyorsan yılmamalısın. Erkeklerden hiçbir eksiğin yok”
Kadınların hep bir eksiği vardı. Eksik olan şey tüm bu hikayeleri erkeklerin “yazıyor” olmasıydı. Ve nedense tüm bu hikayelerde hep kadınlar “bir yerini yırtmak” zorundaydı.

Sanki kadın dediğin canlı, Masai Mara da, zamanı gelince, annesi onu terk ettiğinde vahşi dünyada canlı kalabilmesi için, mecbur avlanmayı öğrenen yavru aslan mıydı ki, bu macera sadece onun değiştirebileceği bir kader olarak sunuldu ve sunuluyor halâ?

Kadının pedinden çok daha önemli sorunları var bu hayatta. Mesela kadınların en büyük sorunu çocuk bakımı. Sizce de kreş, bakıcı, kayınvalide bermuda şeytan üçgeninde kaybolup gitmiyorlar mı?
Niye bu konuya önem veren kurum sayısı iki elin parmaklarını geçmiyor. 100 değil de 99 kâr et, ne olur?
Nedense tüm o kâr maliyet analizleri, psikolojik yapının iş verimliliğine etkisine dair olmaz. Zorunlu izinlerin iş gücü kaybına etkisi de cabası.

Bu kadının daha çocuğunun eğitimi var, sağlıklı beslenmesi var, işe gidiş gelişi var, kendi sağlık sorunları var. Sürekli çevremizden kadınların meme kanseri oldugunu duyuyoruz. Neden?

Gelecek kaygısına hiç girmiyorum, o ülkece sorunumuz.

Ama kadınların da haklarının çok peşinde olduğunu sanmıyorum. 2 ayda bir topluca müdürlerinden talep etseler işten mi atarlar? Yoksa bu öğrenilmiş çaresizlik mi?

İş veren kârından fedakarlık yapmıyor. Hep fedakarlığı çalışanlardan bekliyor. Çünkü artık insanlar da ikamesi olan bir tüketim nesnesi olarak görülüyor.

İşte tüm bu dert yumağının arasında kadınların tek çözümleyemediği sorunları ise kocaları, sevgilileri neyse.. Ve bu sorunu iş yerine taşıyorlar.

Bir ilişkinin sadece maddi yükü değil (ev hayatı), duygusal yükü de hep kadınların üzerinde. Çocuk hastalandığında iş yerinden izin almaktan yaz tatilinde gidilecek yeri ayarlamaya kadar her şey..

Çalışan kadın aileden kolay vazgeçemiyor. Çünkü kadın tanımlanmış kimliği gereği aile hayatını reddedemiyor.

Bu sadece alt kademe çalışanın değil karşılaştığım birçok kadın yöneticinin sorunu.

Motoruyla jeepiyle tatil beldelerinde sürten, çalışsa bile bu hayat tarzına uygun işleri hobi gibi sürdüren adamdan kurtulmak kariyer basamaklarındaki kadının ertelediği çocuk, sağlık sorunları ya da tatiller gibi oluyor belki de.
Erkek kadını hep cepte gördüğünden evsel sorunları işine yansıtmıyor. Ama kadın eşit işlerde bile daha az ücret aldığından mutsuz evlilikle ekonomik koşullar arasında bocalıyor. Zaten kadının hayatında her şey yolunda gitse bile işinde gösterdiği azim ve kararlılık ” hırs” olarak tanımlanırken erkeğinki başarı olarak tanımlanıyor.

Bu yüzden başarılı çok az kadın orta kademe yöneticilikten üst kademeye terfi edebiliyor. Çünkü bu seçimi yapanlar da erkek ve kendilerine rakip istemiyorlar.

Ayrıca karısına destek olan erkek diye bir şey de yok. Bir efsane. Gerçekliği, ancak kadın tüm şartlara rağmen başarılı olduğunda ve biz sadece bunları biliyoruz. Çünkü erkekler başkalarının onlar adına risk almasını sevmez ve erkek her tür meydan okumaya karşılık verme meyilindedir. Bu da onu hep mantıksız davranmaya iter.
Bu yüzden iş dünyasına bakın, erkekler babalarını rakip görüp onu geçmeye çalışıp bir nevi kendini ispatlama derdindeyken, kızlar babalarına öykünüyorlar.

Bu erkek/ kadın kimlikleri maalesef eğitim filan da dinlemiyor. Birçok patron ya da yönetici evine de gittim. Ev hayatlarını gördüm. Çocuklarına davranışlarını..

Kadın ceo, evde ev kadını. Çok değişmiyor. Çay servisini yapar, sizi misafir olarak görür. Erkek ise oturur. Orada da patron odur. Yine karısı ilgilenir.

Ceo baba, erkek ergene hala 8 yaşında iken yakıştırdığı “yetişkinmiş gibi” davranır. Tabi bu büyüdüğü için çocuğa yavan gelir.

Kadın ceo’nun ergen kızının annenin işiyle hiç ilgisi yoktur. Çünkü kızlar ailesiz büyüdüğü bir çocuklukta kendi dünyasını kurmakta daha ustadır.

Erkek bi şekilde istemeden de olsa babasını dinler, esprilerine yalandan güler.

Patron evleri ise daha soğuk gelir bana. Çocuklarını pek göremezsiniz ortalıkta; ya yurtdışında okuyordur ya da 25 odalı evin bir yerindedir.
Yöneticilerin daha bir aile hayatı var gibidir. Dekorasyon yaşanmışlık üst üste konularak oluşturulmuş bir yaşam. Yöneticilerin evliliği bir sinerjidir. Ama dediğim gibi hiçbir hayat günümüzde reklam dilinin yarattığı dünyanın dışında yer alamaz.
Başta söylediğim reklam dilinin devamı olan, kadın ve erkek ikisinin de mutfakta olduğu sahnelerde ise erkeğin yaptığı yemek değil sunumdur ve her şeyde olduğu gibi erkeğin cinsel cazibesine hizmet eder.

Tüm mekan uzay yolu gemileri gibi aşırı minimalist dekor ve tonlardadır. Yemekteki saten elbiseli/ gömlekli şık konuklar da dost değil seyircidir.
Çünkü günümüz bireyi her tür sorumluluk, vefa, sabır, hakkaniyet ve empati yüklerinden arındırılmış olarak tasvir edilir. Kapitalizmin tam da istediği budur ve zamanı geldiğinde de, şimdi o minimalist sofrada seyirci olanlar başarıyla taçlandırdıkları evlilik ortaklıklarının gösterilerini yapacaktır.

Bu yüzden kendimizi kandırmayalım; kâr her şeyden önce geliyor. Tüm koşullandırma bu yönde.
Malesef kadınlar bu düzende daha çok pazarlama aracı ve tüketim unsuru olarak kullanılıyor. Bireysellik önermeleri bunu kolaylaştırıyor.
İşin komik yanı tüm reklamlarda şirketler, tüketici olarak bireyselleşmeni pompalarken, çalışan olarak şirkette takım çalışması yapmanı bekliyorlar. Ama bu şartlandırmayla devamlı savunma pozisyonunda olan çalışan hiçbir zaman o aidiyeti hissetmeyecektir.
Andy Hargeaves diyor ki; “günümüzde duygular daralan ilişkiler dünyasının ‘şu an’ harmanında hasat edilip tüketilebilir şeyler halinde yeniden ekiliyor.” Burada bahsedilen, yani reklamların dayattığı “şimdi, şu an” kavramıyla, felsefi “şu anı yaşa” arasında fark var.

Mevlana, şimdinin gerçekliği önemine vurgu yaparken, insanın “hiçlik” karşısındaki çaresizliğini, acizliğini anlatıyor.

Reklam ise sana, “dünyayı sen mi kurtaracaksın boş ver, hayatını yaşa, tek sen önemlisin” diyor.

Günümüz iş dünyasının beslediği kollektif bilinç, toplumsal hafızayı alt etmeye çalışıyor

Burada kollektif bilinçle toplumsal hafızayı ayırmak lazım.

Mantının üstüne yoğurt koymakla trend cafede içtiğim su bardağına nane koymak aynı şey değil.
Biri yılların getirdiği bilgi birikiminin sonucu, diğeri var olan değerlerin yeniden üretilip pazarlanma stratejisi. Inovasyon böyle bir şey değil arkadaş!

Böyle böyle insanlar da bir tüketim nesnesine dönüştü. Çalışanlara köle bile diyemiyoruz. Çünkü kölelikte efendin sana barınma sağlamak zorundayken şimdi verdiği parayı da sağlıktı, özel okuldu bir şekilde senden alıyor.

Yeni nesil reklamcıları ve senaristleri de tüm bu kandırmacayı perdelemek için kendi yaşamadıkları duyguların hikayelerini pazarlamaya çalışıyor. Biraz aklı erenler için bu tabi ki eğreti duruyor.
Bunu aşmak için başvurdukları yöntem de, insanileştiremedikleri duygular yerine nesneleri insanileştirmeye çalışmak. Yeter ki tüket!

Otomobiller zaten bizim kültürümüzde olan “at -avrat- silah” geleneğine uygun olarak arzu ve ihtirasla yani bir kadınla ilişkilendirilir.

Teknolojik aletler, cep telefonları ise ilham ve şehvetle ilişkilendirir. Gerçek ilham kitaplardadır ama bir kitabın sayfasından bant reklam fırlayamaz.

Yani reklamlar ne kadar uğraşırlarsa uğraşsınlar gidermeye söz verdikleri açlığı gideremezler.
Kısaca bireyselleştirme ve tüketim kültürü sayesinde artık “birliktelikleriyle kendimizi tanımlayabildiğimiz insanlar” yok çevremizde. Ne iş yerinde ne evde.

Bunun beyaz yakalıdaki karşılığı ne oluyor söyleyeyim;

Dışarıda prens ve prenses gibi davranılan kişi -ki parası varsa tabi- iş yerinde aynı muameleyi görmüyor. Görmeyince de mutluluğu molada içtiği karton bardaklı kahveyle dedikoduda arıyor.

Neden şirketlerde bile starbakslar açılmaya başlandı? Her şey Amerikanlaşıyor. Kapitalizm sadece paranı değil, ruhunu da istiyor.
İstiyor ki ofiste taze çay demleyen Hasan Emmi ile sosyal bir ilişkiye girmek yerine herkesle rekabette ol.

Herkesin farklı zevkiyle kim uğraşacak? Ver gitsin standart latteyi Amerikanoyu. Barista bugün var yarın yok. Sana neden gülümsesin?

Erkek dünyası maalesef böyle. Bu dünyayı bu hale erkekler getirdi. Adaletsizlik her yerde. Aç gözlülük, harislik, acımasızlık…

Maalesef erkekleştirilmiş kadın yöneticilerin extra bir çalışan dostu yanı yok.

Bir kadın yöneticinin odasına, çalışanına galoşla girin dediğini gördüm ben. Başka birinin kadın işçisine bağırıp çağırdığını. Ve benzer kötü davranışları..

İş dünyasının dayattıgı “güçlü kadın” fenomeni dünyayı daha erkekleştirmekten başka bir işe yaramıyor. Bizim daha çok merhamete ve fırsata ihtiyacımız var ve bunu ancak kadınlar başarabilir.
Mesela kadın patronlar ya da yöneticiler, kadın makam şoförleri işe almakla başlayabilirler.
Nedense sadece kadınlara tanımlanmış bazı işler var? İK- Kurumsal iletişim gibi. Kadın şoför, erkek sekreter neden olmasın?

Toplumsal cinsiyet eşitsizliğinin dayattığı kimlikleri sadece iş dünyasındaki kadınlar yok edebilir.
Bunun adımlarını yeni nesil iş kadınlarında görüyoruz.
Kadın girişimciler daha üretim ve sosyal odaklı işler kurarken erkekler hep dijital dönüşüm, aplikasyonlar falan filan peşinde. Üstelik dünyadaki Startup yatırımlarının sadece yüzde 10’u kadınlara yapılmasına rağmen erkeklerden 2 kat fazla başarılı oluyorlarmış. Çünkü erkek iş dünyasında rekabete daha yatkınken kadınlar iş birliğine daha yatkın.

Bir söz vardır:

Krallıklar savaşlarla kurulur; imparatorluklar ittifakla.

Kadın girişimcilerin ya da yöneticilerin güçlenmek için ittifak yapmaları gerek.

Önce çalışanlarıyla sonra birbirleriyle.

Yoksa hepimiz süreçsiz bir yaşamda ömürsüz eşyalar tüketip ölüp gideceğiz.

Gökhan ÇELEBİ

Yazarın diğer yazılarına bu linkten ulaşabilirsiniz

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: