Emekçi-Kadın-Anne / Ümit Altun

EMEKÇİ-KADIN-ANNE

Ne demiş eskiler  “İnsan hak ettiği ile yaşar”… Ne kadar doğrudur,  değildir tartışılır!

Ancak bildiğim bir şey var ki; yaşadığımız coğrafyada, çoğunlukla hak edildiği gibi yaşanmıyor.

Bu ölüm için de böyle değil midir? Gerçekçi düşünürsek  “ölüm” herkesin hakkı. Şu var ki o hak edilen ölümün yeri ve zamanının adaleti, tespiti gerekli. Yani gereksiz yere, saçma sapan bir ölüm hiç kimsenin hakkı olmamalı.

Adı Fatma’ydı. Ayakları üzerinde durmaya başladığı, aklının yettiği andan itibaren, hayattan hak ettiği her şeyi almaya ve hak ettiği gibi yaşamaya azimliydi. Maraş’ın, Afşin ilçesine bağlı Kaşanlı köyünde doğmuştu. Babası köyün ilk okuyan ve okumasının karşılığını komşu ilçe Elbistan’da bir bankada veznedarlık  ve dönemin siyasi çalkantılarına göre kimi  zaman müdürlük yaparak geçinen Veznedar Ali Efendi idi…

 

Fatma Hoca

“VARSIN BİR KIZIM DA OKUMUŞ OLSUN”

Veznedar Ali Efendi’nin, Fatma dışında üç kızı ve iki oğlu vardı. İki oğlunu okutmuş; birini astsubay, diğerini ise kendi gibi bankacı yapmıştı. Dört kızını ise okutmamak için elinden geleni yapmış, kendine göre  vakti geleni kocaya vermişti. Ancak sondan ikici kızı Fatma asilik yapmış; dönemin en popüler eğitim kurumu olan Köy Enstitüsüne gitmek için diretmişti. Sonunda en asi kızının kararlılığına dayanamayıp “varsın bir kızım da okumuş olsun” diyerek Fatma’yı Hacı Bektaş Köy Enstitüsüne kaydetti. Ne var ki Fatma’nın okula başladığı yıl Köy Enstitüleri kapatılmaya başlanmış veya Eğitim Enstitülerine çevrilmiştir. Böylelikle Fatma okuma hayallerini Hacı Bektaş Eğitim Enstitüsü Biçki Dikiş Öğretmenliğini  bitirerek sonlandırmıştır. Gördüğü eğitimden tam anlamı ile tatmin olmasa da okulu bitirdiğinde o artık; Fatma Hoca idi.

Asiydi, hırçındı. O dönem de Elbistan gibi bir yerde, mini etek giyecek kadar cesur, kadınların bırakın gitmeyi önünden bile geçmeye cesaret edemediği sinemaya en ön sıradan bilet alıp, gidecek kadar fütursuzdu. Yıllar sonra bana “Millet perdedeki Fatma Girik yerine bana bakmaktan filmi izleyemiyordu” diyecekti.

İşte o kadın; benim Annemdi.

 

Babamın “bana varmazsan kendimi Afşin meydanında asarım” tehdidinden korktuğu için “iyi ya hadi varayım bari”  diye nikah masasına oturan vefakâr kadındı…

 

Fatma Hoca

Beni doğurduğu günün ertesi günü Göksun’a gelen Ümit TOKÇAN’ın konserine giden, dönüşte ise bir gün önce doğurduğu oğluna “Ümit” adını koyan Deli Fatma’ydı. Annemdi.

12 EYLÜL FAŞİST DARBESİ

Babama en büyüğü ben olmak üzere 4 erkek evlat doğurmuştu.  Ne var ki ne kadar okumuş olsa da, kendini sosyalist olarak tanımlasa da, babam yani Ziraatçı Derviş annem gibi marjinalliğinin zirvesindeki bir kadını fazla taşıyamadı. Yetmişli yılların sonu ve 12 Eylül faşist darbesinin yarattığı travmalar onların evliliklerindeki çatlakları uçuruma çevirdi. Ayrılmaya karar verdiler. 17 yıllık bir evlilik ve 4 çocuktan sonra ayrıldılar.

Annem ayrılırken bile deliliğini konuşturmuş ve ayrılmadan 2 yıl önce yakalandığı kanseri için Hâkime  “Hâkim Bey tüm çocuklarımı ve kanserimi kendime istiyorum ve söz veriyorum hepsine iyi bakacağım” demişti. Baktı da… Dört oğluna değil belki ama ‘kanserine’ çok iyi baktı…

 

Boşandıktan iki yıl sonra babam tekrar evlendi; annem ise Antakya Halk Eğitim Merkezinde Biçki Dikiş Hocası olarak çalışıyordu. Hastalığının ilerleyen safhalarında yanında benden başka kimse yoktu. Liseyi o yüzden son yıl bırakmıştım. Hayatımız Cerrahpaşa Tıp Fakültesi  Onkoloji Bölümünde geçiyordu. Sonunda bölüm başkanı Bülent Berkarda beni ve annemi karşısına alıp  “Sizin için yapacağımız her şeyi yaptık. Tıptan, bilimden bu kadar… Bak Fatma kızım başka hasta olsa farklı konuşurdum ama sen farklısın. Bu olanları yıllar önce biliyordun ve kabullenmiştin.  O yüzden böyle rahat konuşuyorum kızım” demişti.

Annem büyük bir metanetle “tamam hocam tavsiyen ne?” demişti. Bülent Hoca “Oğlunu da al en sevdiğin yere git, gidebiliyorsan… Olacaksa orada olsun” demişti.

Annemin en sevdiği yer köyümüzdü. Ömrünün büyük bir kısmını köy dışında geçirmişti ama bir yanı hep köyde kalmıştı. Biz de köye gittik. Annemin neredeyse tüm vücut fonksiyonları durmuştu. Ancak beyni ve midesi tam kapasite ile çalışıyordu. Yetmişini çoktan deviren anneannemle birlikte, adeta bir bebeğe bakar gibi bakıyorduk anneme.

Bugün bir çok insana tuhaf gelebilir ama annemi bir bebeği yıkar gibi pür-u pak yıkıyordum. Aksatmadan ilaçlarını veriyor, akşamları da en sevdiği şiirleri okuyordum ona. Hasan Hüseyin KORKMAZGİL hastasıydı. Aynı zamanda arkadaşı idi Hasan Hüseyin’in.

“AFERİN KARA FATMA, HADİ DEVAM..”

Basit bir formülümüz vardı… Her günün sonunda onun baş ucuna geliyor onun uyuşan ellerini ve bacaklarını ovuyor uykuya hazırlıyordum. Tam dalacakken kulağına eğiliyor ve “Hadi Kara Fatma, inadına bir gün daha” diye fısıldıyordum… Sabah  uyandığında ise, gözünü ilk açtığında; alnından öpüyor ve “aferin Kara Fatma, hadi devam” diyordum.

Ve nihayet 29 Mayıs 1986 tarihine geldik. Anneme öğlen yemeğini vermiş yan odada kitap okuyordum. Annemin çağırdığını duydum. Evde ikimizden başka kimse yoktu. Elimi tutup yanına oturttu. “Bak kızımız yok Ümit TOKÇAN. Tıbbın ve bilimin verdiği süreyi çoktan aştım. Daha fazla inat etmeye gerek yok. Sana daha fazla eziyet etmek istemiyorum. Bırak beni gideyim” dedi. O güne kadar ve o günden sonrada yaşadığım hiçbir anda hissetmediğim bir acı hissettim gövdemde. Annem ölmek için benim iznimi istiyordu. Veremedim. Vermedim de… Alnını öpüp “avucunu yala Kara Fatma… Ben ıslattığımız peyniri almak için Menekşe Teyzelere gidiyorum. Akşama  yemlik ve peynir dürümü yiyeceğiz” dedim ve çıktım evden. Bir hafta önce sipariş ettiğimiz peyniri Menekşe Teyzeden alıp hemen eve geldim. Tam kapıdan girecekken aynı zamanda köyün de muhtarı olan dayım önüme geçip içeri girmeme engel olmaya çalıştı. O an anladım. Annem bir anlık yokluğumu fırsat bilip gitmişti. O kocaman gövdeli  emekçi  başçavuş Süleyman Dayımı kenara fırlatıp annemin odasına daldım. Bir tülbentle çenesinden başına doğru bağlamışlardı. Anneannem diz çökmüş Kürtçe ağıt yakıyordu. Onu ve daha birkaç kadını dışarı çıkarttım.

O an, annemin ölümü kadar kötü bir şey daha oldu. En az bir yıldır annemi görmeyen benim bir ufağım kardeşim Aykut, Hatay’dan getirdiği bir termos dolusu ‘Dut’la içeri girdi. Kapıdan girer girmez de ağıt yakan kadınları gördü. O anda anladı annemin gittiğini. Aşırı bir tepki göstermeden bahçedeki büyük Dut Ağacı’nın altına oturup anneme getirdiği dutları dikti yere.

“ACELEN NE OĞLUM?”

Ertesi gün gömdük annemi. Mezarlık dönüşü herkes ağır ağır köye dönerken ben herkesten hızlı yürüyordum. Aynı zamanda cenaze erkanlarını da yerine getiren Mehmet Ali Amca kolumu tutup “Acelen ne oğlum” dediğinde bir çivi gibi çakıldım yerime. Saate baktım saat 6’ya  20 vardı. Saat 6 annemin ilaç saatiydi ve ben 2 yıl boyunca hiç aksatmamıştım. Ne var ki acele ile geldiğim evde artık annem yoktu.

O an kendime bir söz verdim. Hayatımın bundan sonra her şeyinden vazgeçebilirdim. Bir tek şey hariç…  Annemi özlemekten vazgeçmeyecektim. Çünkü sevilmeyen özlenmezdi. Ve ben annemi çok seviyordum.

Emekse, emekçiydi. Hem de emeğinin değerini bilecek kadar Devrimci. Emeği için savaşacak kadar da isyankârdı. Kadınlıksa “KADINDI” hem de kadın olmanın bir bedeli varsa gözünü kırpmadan o bedeli ödeyip kadınlık onurunu çiğnetmeyen çağdaş bir kadındı. Hepsi bir yana sapına kadar ANNEMDİ…

Emekçi Kadınlar Günün kutlu olsun Kara Fatma’m,  Delim, Çılgınım, ANNEM…

Ümit Altun

 

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?