Fazıl Say bir çatlak macunu yapıldı / Tolga YARICI

Fazıl Say bir çatlak macunu yapıldı.

Ahh Fazıl sen nelere kadirmişsin. Böyle bir yazı tarafımca yazılalı tam tamına üç yıl omuş, eminim ki bir üç yıl sonra yine aynıyı yazıyı böyle bir sistemin içerisinde yazarak yayımlasak yine gündeme dair okunacak bir yazı olarak yerini alacaktır.

O kadar çok açıkları var ki, bu açıkların her birindeki çatlak, su sızdırmaya başladığında kapatabilmek için birer çatlak onarıcıya ihtiyaçları var ve her çatlak için farklı onarıcı seçtiler.

Sanat’a dair bir karartma yapacaklarsa Fazıl Say konserini iptal edelim veya savcılığa ifadeye, uygulamaya koyacakları karartmaya tepki verecek tüm kesimin gündemini Fazıl Say alsın.

Çocuk tecavüzleri veya kadın istismarları gerçekleştiren bir yandaş tarikat olayı medyaya yansıdı ise hemen kadınlara yönelik bir kanun tasarısı koyalım, mesela kürtaj yasağı. Bu tecavüz ve istismarlara tepki verecek kesimin tüm gündemi buraya yönelsin.

Bu onarıcı malzemeleri her daim ellerinin altında tutuyorlar, insanların yaşamları ile oynayıp ülke ve dünyaya mal olmuş isimleri kolayca harcayabiliyorlar. Çünkü toplumu uyandıracak kesimin meşguliyetinin sağlanması hesap verecekleri günlere olan yolcuklarını uzatıyor.

Yine gündemde iptal edilen bir Fazıl Say konseri var. Tüm sanat camiası ve kendini bile tüm kesim buna tepkili. Peki altından ne çıkacak? Devlet Tiyatroları yönetimi el değiştirdi. Bu karar ile Fazıl Say konserinin iptal açıklaması zamanlamasının dakika dakika örtüştüğünü yazmaya gerek var mı acaba? Bunu göremeyecek kadar aptalımız kaldı mı toplumda ?

Peki ama algılayamadıkları ne? Çağdaş sanatı ve aydınlık kesimi hedef yapıyorlar… Algılayamadıkları şu; kendi hamurlarında, aldıkları eğitim süreçlerinde herhangi bir çağdaş sanat eğitimi yok. Tiyatro, müzik, resim, edebiyat, sinema onlar için sadece ve sadece eğitim dönemlerinde yetiştikleri tekkelerdeki hocalarının bildiği ve sevdiği şeylerden oluşuyor. Bu standartın da pornografik bir düzeyde olduğunu anlamak için çok zeki olmaya ihtiyacımız yok. Kendi çevrelerini sarıp sarmalayan adına sanatçı dedikleri isimlerden bunu kolayca anlayabiliriz. Bunun en büyük itirafı, AK Parti Sözcüsü Mahir Ünal’ın ‘Adile Naşit’in ninni okuduğu Türkiye bizim için tam bir kâbustu’ açıklaması. Evet doğru sizler için bu dönem kabustu; sizler FETÖ veya başka karanlık cemaatlerle büyürken bizler onların ışığı ile aydındık dememek ne mümkün.

Tüm çağdaş dünya ülkelerinin sistemleri, sanatçı ve aydınlarının sistemlerine eleştirileri ve muhalefeti ile yaşıyor. Bu bağlamda düzenlemeler, yasalar, uygulamalar getirerek özgür, çağdaş, demokratik, eşitlikçi düzeylerde yaşıyorlar, gelişiyorlar, ilerliyorlar. Bizde bu sistemin mantıksal açıklaması da şu şekilde oluyor;

Sanatçı-siyasetçi denkleminde de gözlemleyebileceğimiz tatsızlıklar vardır, aydın ile örgütler arasındaki ilişkide de. Kişisel olarak epey takip ettiğimi söyleyebilirim, üzerine çok okuduğumu da… Bir ara fırsat bulursam yazacağım, sanatçıyla siyasetçi arasında bitmek bilmeyen didişmeyi… Ancak bu yazıda, “derin” değil de azıcık sığ, sanatsal hiç değil, hani muhataplarının pek de hoş görülmeyeceği noktasına odaklanacağım meselenin.

“Aydın siyasal örgütü, örgüt siyasal aydını nasıl aldatır”, konumuz budur. Her örnek için geçerli değildir “aldatma” kuşkusuz ama her durumda sağlıklı bir zemin için cesaretle üzerine gidilmelidir, çarpık, arızalı olanın.

“Aydını siyasi ve ideolojik konumlanışını hem tarihsel hem güncel boyutlarıyla, öncelikli olarak kendi entelektüel üretimine göre belirleyen kişi olarak tanımlayabiliriz”.

Demek ki ve illa olumsuz anlama gelmemek üzere aydının yapısına kuvvetli bir “ben” içerilmiş, içerilmek zorunda. Bunu nasıl kullandığı, nasıl kontrol ettiği, nereye yönlendirdiği önemli.

Söylediklerimiz aydın tanımının marjlarını çok geniş tuttuğumuzda bile geçerli. Ancak Marksist aydınları özellikle zorlayan bir mesele var. Marksist aydın, anlama ve yorumlamanın ötesine geçme iddiası taşır. İddianın realize edileceği düzlemse örgütlü mücadeledir. Bunun gereğini yapmak her durumda mümkün olmasa da, farklı kanallardan siyasi örgütlerle rezonansa girmek neredeyse kaçınılmazdır. Arıza tam da bu noktada başlar.

Aydının, son tahlilde kendisiyle aynı amaç uğruna mücadele eden siyasi yapılara, kendi birikimi ve alışkanlıkları üzerinden not vermesi kaçınılmazdır. Bu aynı zamanda mesafeyi rasyonalize etmenin de bir yoludur.

Sonra…

Aydın örgüte, kendisinin sahip olduğu bilgi, beceri ve görgüye sahip olmayan bir “özne” olarak bakmaya başlar. Beğenmez, beğenmediğini çoğunlukla gizleyecek kadar terbiyelidir ama fırsat buldukça ve çoğunlukla herkese çaktırmadan bunu hissettirir. Böylece eşitler arasında bir ilişkiden iyice uzaklaşılmıştır.

Bir kural mıdır bu? Elbette hayır. Ama oldukça yaygındır.

Peki, daha sonra ne olur?

Aydın, beğenmediği örgütü yönetebileceğini, en azından şekil verebileceğini düşünmeye başlar. Bu aynı zamanda yönetilebilir örgüt, yönetilebilir siyasetçi-örgütçü arayışıdır. Üretimi sorgulanmayacak, el üzerinde tutulacak, daha da fenası muhtaç kalınacak bir üst ve dış akıl.

Siyasetçi

Burada artık ikiyüzlülük vardır. Çünkü aydın “düzey”den hareket ederken bir anda düzeysiz olanı tercih eder hale gelmiştir. İnceden alay ederek parmağında oynattığını düşündüğü siyasetçi-örgütçü tayfasına övgüler yağdırır, cesaretlendirir. “Bizim Çocuklar”dır artık örgüt onun gözünde, hatta içlerinde gözünü kestirdiği elebaşı ile cilveleşir. Nasılsa aynı dünyaların insanı değillerdir, varsın ötekisi kendini bir şey sansın!

Aynı ikiyüzlülüğün örgüt cephesinde de ürediğini herhalde söylemeye gerek yok. Vasata talim eden bir örgüt, gelişkin olana hem öykünür hem onu küçümser. Kendileri bu işlerin hamallığını, emektarlığını üstlenmekle, birileri de dışarıdan ahkam kesmekte, üstelik de gerçeklerden kopuk yaşamaktadır. Aydının saygınlığı, örgüt-siyaset işlerine burnunu sokmadığı, haddini bildiği sürece geçerlidir. Böylece vasatı yönetenler örgütü ellerinde tutar ve kendilerine bağladıklarını düşündükleri aydından lojistik destek alırlar. Herkes alanını bilecek!

Böylece örgüt aydını, aydın örgütü pışpışlar, herkes birbirini idare etmekte ya da öyle sanmaktadır!

Buradan hastalık, sığlık ürer, gelişkin düşünce ve devrimci siyaset asla!

KÖTÜ, CAN SIKICI…

Ama böyle olmak zorunda değil. Bunun dışına çıkılan örneklerde, belki gerilim ortadan kalkmıyor ama geliştirici, dürüst ve son tahlilde mücadelenin kolektif hanesine yazan bir ilişki kurulabiliyor. Çok da güzel oluyor.

Tolga YARICI

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?