Son Dakika Haberler

Göçmenler, Suriyeliler ve sol politika / Mahmut ÜSTÜN

Göçmenler, Suriyeliler ve sol politika / Mahmut ÜSTÜN
Yorum Yap

Göçmenler, Suriyeliler ve sol politika

“Mültecilere sahip çıkmak, temelde mültecilere tepki gösteren sokaktaki insanı karşıya almaya dönüşürse, bu tutum de facto, egemen sınıfların mülteci politikasına, bu politikanın farklı ve kirli boyutlarına onaya, en hafifinden kayıtsızlığa dönüşür.”

Göçmenlik son dönemin en önemli ekonomik, siyasi, sosyal ve kültürel olgularından birisi. Dünya ekonomik temelli göçmen(işci)liğin ötesinde giderek artan ve vahşileşen savaşların yarattığı yıkımların ürünü olarak artan bir göçmenlik olgusuyla karşı karşıya.

Böylesine önemli -ve önemi giderek de artan- bir olgu karşısında alınan pozisyonlar, üretilen siyasetler ne yazık ki konunun önemiyle kıyaslanamaz sıradanlık, genellik ve yüzeysellikte…

Özellikle sol açısından bu politika/perspektif yoksunluğu daha geçerli ve vahim… Sol ilkesel olanla pragmatik olan arasında iradesizce salınıp durmakta. Sınıf perspektifinin ölümcül bir uykuya yatırıldığı, kimlikçi ya da genel insan hakları perspektifinin tedavüle sokulduğu bu dönemde, bu politik aczin yarattığı kötümser ve statükocu politik dalgalanmalar hiç şaşırtıcı değil…

Bu durumda sol da evrensel insani kaygılarla ya da kimliksel duyarlılıklarla soruna tepki verme çıkmazı içine sürüklenmiş durumda… Soruna verilen tepkiler ırkçılık ya da ırkçılık karşıtlığı ekseninde düğümlenmiş vaziyette. Hal böyle olunca alınan pozisyonların kendi “küçük çıkarlarımızı” ya da “bireysel vicdanımızı” seslendirmek ve ancak bu kadarını korumaya çalışmaktan öte bir sonucu olmuyor. Bu tutumla, bu önemli olgudan ilerici, barışçı, kardeşleşmeci bir politik hedef ve kitle seferberliği üretmek başarılamadığı gibi, dahası ve aslında o küçük ve bireysel amaçlara (çıkar ya da vicdan rahatlığına) ulaşmak da imkânsız oluyor…

Ama biz ısrarla söylediklerimizin olumlu karşılık üretmeyeceğini bile bile ve/fakat aslında söylediklerimizin sadece bu konudaki mevcut hale (statüko) kan ve güç kattığını fark etmeden aynı sözleri tekrarlamaya devam ediyoruz.

Öyleyse bu konuda ilkesel olanı ete kemiğe bürüyen, pratik sonuçlara yönelen bir politika inşası için kapsamlı bir tartışmaya ihtiyacımız var…

GÖÇMENLİK TEPKİSİ VE IRKÇILIK…

Ben bu tartışmaya anlamlı bir başlangıç olabileceği düşüncesiyle şu temel soruyu ortaya atıyorum:

“Göçmenlik olgusunu tek ya da temelde ırkçılık/anti ırkçılık parantezi içine hapseden bir tartışma hem olgusal ve hem de yöntemsel anlamda ne kadar doğru, ön açıcı ve çözüm üreticidir?”

Öncelikle bu sorunun göçmenlik olgusunun ırkçı yaklaşım için elverişli bir yatak olduğunu ihmal etmek anlamına gelmediğini en baştan belirterek tarihsel ve sosyal olgular üzerinden, somutun analizi yöntemiyle, sesli biçimde düşünmeye devam edelim.

Önce değinmemiş olmamak için işin tali ama ontolojik boyutuna da dikkat çekelim. “Yabancı korkusu” insan ve topluluk varlığına içkin bir durumdur. Yabancı, ilkel topluluklardan bu yana soru işaretleriyle dolu “şüpheli” bir varlıktır. Ama bu ontolojik etken göçmen karşıtlığının ancak küçük ve tali, geçici ve yüzeysel boyutu hakkında bize fikir verebilir.
Yabancı korkusunun marazi, kronik bir hal alması, yabancının başlı başına tehdit ve “öteki” olarak algılanmaya başlanması zaman içinde ve belirli tarihsel/siyasal koşulların ürünüdür. Örneğin İbni Haldun’da medeni/bedevi, Batı dünyasında uygar/barbar olarak karşılık bulan ayrım bu marazileşmenin bir ifadesidir. Bu ikilemlerden bedevi ve barbar tanımı göçer/yarı göçer toplumları olduğu kadar olumsuzluk yüklü “yabancı” kavramına da denk kullanılır. “Yabancı eşittir barbar” halini alır.

Yabancı yerleşik medeniyeti ekonomik, sosyal ve kültürel olarak yıkma niyetinde ve çabasında olan düşman bir güçle eş anlam kazanır. Vandalizm sözcüğünün de aynı tarihsel/siyasal konseptte ve eşanlamlı olarak ortaya çıktığını hatırlatmakta fayda var.

Peki bu tarihsel olgu ile bugünün göçmenlik olgusu arasında açıklayıcı bir bağ var mıdır? Evet… Kısmen ama var… Göçmenlik de yerli halk tarafından sahip olunan ekonomik, sosyal, kültürel “medeniyete” yıkıcı bir tehdit olarak algılanmaktadır. Bu algının tümden yersiz bir vehim olduğu da söylenemez.

Peki fark nedir?

Barbar/uygar ayrımında açık savaş eksenli bir saldırı vardır. Ve tehdit, içinde egemen sınıfları da kapsar biçimde tüm medeniyete yöneliktir. Oysa mülteci saldırgan değil mağdurdur ve mültecilik, neredeyse kural olarak mülteci akınının yaşandığı ülkelerin izlediği yıkıcı politikaların bir ürünü, diyetidir. Dahası mültecilik, mülteci akının olduğu ülke egemen sınıfları için amaca hizmet eder biçimde kontrollü olması şartıyla, bir tehdit değil çok yönlü bir tercih ve avantajdır.

MÜLTECİLİK VE SINIFLAR…
Zira mülteci ordusu sermaye için çoğunlukla kaçak çalıştırılan güvencesiz ucuz emek demektir. Pek çok durumda, mülteci emeği köle emeğinden hallicedir. Sermaye ve esnaf için mülteci emeği ballı börektir. Esnaf, mülteciye ücretliyse tepki duymaz; karşısına rakip esnaf olduğundaysa homurdanmaya başlar. Ya o ülkenin işsiz ve istihdam edilmiş emekçileri? Mültecilik en çok onları tehdit eder. İş bulamama, işini kaybetme, düşük ücrete ve kötü koşullara rıza göstermek durumlarıyla yüz yüze kalacaktır çünkü. Mülteci karşıtlığı çarpıtılmış bir sınıfsal tepkidir bu kesimlerde.
Dikkat edilirse şu ana kadar ırkçılıktan hiç söz etmedik. Zira bu süreç ontolojik olarak ırkçılık temelli değildir ve/fakat ırkçılığa tahvil edilmeye çok müsait bir arazidir.

Bu sürecin ırkçılık değil, geçim ve yaşam koşullarına yönelik tehditle beslenen bir yabancı korkusu olduğunu belirlemek çok önemlidir. Bu tavır ırkçılıktan çok, geçmiştekinden tepki hedefi değişik ve bu nedenle de ahlaki ve siyasi olarak çok daha lekeli bir Ludizmi andırmaktadır.

BİRKAÇ AÇIKLAYICI SOMUT OLGUSAL ÖRNEK DAHA VERELİM
Örneğin Türkiye’ye gelen göçmenler Suriyeli, Afgan vb değil de -ama aynı büyüklükte bir göçmen dalgasıyla- Uygur Türkleri olsaydı, bu durumda verilen tepki çok mu farklı olacaktı? Geçmişte ve üstelik çok daha dar hacimli Bulgar Türkleri göçünde toplumda aşağı yukarı bugünkü Suriyeli göçüne benzer tepkiler seslendirildiği hatırlardadır. Çok daha bariz olan örnek ise “duvar”ın yıkılmasını müteakip Batıya göçen Doğu Almanların yaşadıklarıdır. O dönemde Doğu Alman göçmenleri son derece dışlayıcı/aşağılayıcı bir tepkiyle karşılaşmışlardı.
Dahası yeni göç dalgalarına karşı çıkanlar kural olarak yalnızca egemen etnik kimlik sahipleri değil, eskinin göçmenleri ve/ya ötekileştirilenleridir de.

Doğu Alman göç dalgasına eskinin göçmenleri Türkler, Yunanlar, İtalyanlar da olumsuz anlamda tepkisel yaklaşmışlardı. Geçenlerde Torbalı’da yaşanan ve ufak çaplı çatışmaya da dönüşen toplumsal gerilimde, bir yanda Suriyeliler diğer tarafta ise Türkler, Kürtler ve Çingeneler vardı. Oysa benzer çatışmalar düne kadar Türklerle Kürtler onlarla Çingeneler arasında yaşanmaktaydı. Ve bölgeyi bilenler bu çatışmalarda ekmek/iş kaygısının başat neden olduğu konusunda hemfikirler…

Bir başka destekleyici verimiz tekil ya da cüzi göç dalgalarıyla hacimli göç dalgalarına verilen toplumsal tepkiler arasında ciddi farklılıkların varlığıdır. İlkinde içerme/benimseme, ikincisinde dışlama daha öne çıkmaktadır.
Ve son olarak ekonomik genişleme ve kriz dönemlerinde verilen tepkilerde aynı istikametlerde farklılık göstermektedir. Kriz dönemleri, ötekileştirme/dışlama eğilimini güçlendirmektedir.

PEKİ YA IRKÇILIK?
Buraya kadar sıraladığımız olgusal gerçekler sanırım ve umarım mültecilik olgusunu temelde kültürel yaklaşımlarla ve ırkçılık ekseninde anlamanın ve açıklamanın ve soruna yönelik politik pozisyonu bu eksene oturtmanın neden hayli eksik ve yanlış olduğuna dair ikna edici nitelikte olmuştur.

Bu tarlada kendiliğinden ırkçılık üremez ama eğer ekilirse ırkçılığın yeşermesine de oldukça uygundur. Mültecilere yönelik tepki, ırkçılığı aşan çok yönlülüktedir. Daha çok işini ve yaşamını müdafaa eksenli çarpık bir altsınıf/emekçi reaksiyonudur.

Egemen sınıflar bu sınıfsal tepkinin bilinç kazanıp kendisine yönelmesini tarlaya ırkçılık ekerek önlerler. Irkçılık mülteci olgusuna yönelik alt sınıf tepkisinin doğal ve doğrusal sonucu değil, dışarıdan müdahaleyle üretilmiş zehirli meyvesidir.

EĞER BURAYA KADAR ANLAŞTIYSAK…

Bu bugüne kadar alınan pozisyonların yetersizliğini ve yanlışlığını gösterir. Hatta mültecilere yönelik toplumsal tepkiyi ırkçılıkla yaftalama tek yönlü kolaycılığının niyetlerin tam tersine egemen güçlerin politikalarına ve ırkçılığın toplumsal desteğini büyütmeye yaradığını anlamamızı mümkün hale getirir.

Peki o zaman mülteci karşıtı söyleme, ırkçı yaklaşımlara hayırhah bir kayıtsızlık mı takınacağız? Elbette ve kesinlikle hayır. Odağına/hedefine sokaktaki insanı değil ırkçılığın kaynağı egemen sınıfları yerleştiren ve emekçi/mülteci ortaklaşmasını inşayı amaçlayan çok katmanlı bir pratik politikalar bütünü oluşturmamız gerektiğini gösterir.. Anlattıklarımızdan çıkarılması gereken yegâne sonuç budur.
Mültecilere sahip çıkmak, temelde mültecilere tepki gösteren sokaktaki insanı karşıya almaya dönüşürse, bu tutum de facto, egemen sınıfların mülteci politikasına, bu politikanın farklı ve kirli boyutlarına onaya, en hafifinden kayıtsızlığa dönüşür.

Gelecek hafta pratik politika alanıyla tartışmayı sürdüreceğiz.

Mahmut ÜSTÜN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)