Harper Lee ’’Bülbülü Öldürmek’’ / Havin Hivda

Harper Lee ’’Bülbülü Öldürmek’’

Harper Lee 1926  doğumlu Amerikalı romancı.  1960’ta yayımladığı “Bülbülü Öldürmek” adlı romanı yoğun ilgi görmüş ve 1961’de Pulitzer Edebiyat Ödülü’nü kazanmıştır. Yazdığı bu tek roman çocukluk anılarına dayanmaktadır. Bu romandan sonra birkaç deneme dışında yazı yayımlamamıştır.

“İstediğin kadar saksağanı vur vurabilirsen ama unutma,bülbülü öldürmek günahtır.”

Roman, güncelliğini maalesef ki asla kaybetmeyecek bir konuyu işliyor. Geçmişimizin, çağımızın ve hatta ibarelere bakılırsa gelecek yüzyılların başına bela olacak  ‘’ırkçılık’’… Bir çocuğun gözünden içinde bulunduğu ortamı tebessümle ve ince bir sızıyla izliyoruz. Yaşadıkları yer Maycomb tüm dünyanın, insanların ve insan eliyle sorun haline getirilen her şeyin küçük bir kesiti gibi. Küçük bir kız çocuğu olan Scout’un bakış açısıyla hayatı ve insanları sorgulama, yargılama, dünyaya ayak uydurmaya zorlanma, ilk aşk, ten rengi, ırkçılık, cinsiyete biçilmiş roller, toplumsal baskı ve toplumsal çelişkiler gibi konular öyle güzel harmanlanmış ki bir an geliyor kendinizi çocukça oyunların içinde buluyorsunuz; bir an da geliyor ki bir çocuğun kocaman sorularıyla silkeleniyorsunuz.

Toplumun ortak aklına karşı

Avukat Atticus, çocukları Jem ve Scout (Jean Louise )‘u annesiz büyütmektedir. Onların bakımına ve mutfak işlerine Calpurnia yardımcı olur. Calpurnia diğer ‘’zenciler’’ gibi hizmet işinde çalışan fakat o evde birey olarak kabul edilen ve Finch ailesi tarafından değer gören bir yardımcıdır. Bu yanıyla diğer zencilerden şanslı durumdadır. (Yazar toplumun ‘’siyahilere’’ olan tavrının küçümseyici ve ötekileştirici olduğunu göstermek için ‘’zenci’’ ifadesini kullanmıştır. Kitaptaki çeviriye sadık kalarak fakat desteklemeyerek kullandığım bir ifadedir.) Atticus Finch ise çocuklarını hak, hukuk, adalet ve insan sevgisiyle büyütmeye çalışan bir babadır. Toplumun ortak aklına karşı olmakla birlikte insanları anlamaya çalışmayı ilke edinmiştir. Scout’un bir kız çocuğu olarak ‘’kız gibi davranması’’ dayatılırken Atticus bu konuda onu rahat bırakır; zencilerin ikinci sınıf vatandaş olduğu ve onların her türlü kötülüğü yapabilecek insanlar olduğu aşılanırken Atticus onlardan farklı ve üstün hiçbir yanlarının olmadığını öğretir. İnsanlar elbette eleştirilebilir ancak onları tanımadan nefret edilmemelidir. Hatta hiç kimseden nefret edilmemelidir.

Toplumun Davası

Avukat Atticus kendisine verilen bir davayı almak zorunda kalır. Toplum tarafından nefret edilen bir isme dönüşeceğini bildiği halde bu davadan kaçmaz ve gerçekten masum olduğuna inandığı bir ‘’zenci’’yi hakkıyla savunur. Fakat toplumun ortak değerleri ve inancı galip gelir ve zenci Tom Robinson mahkum edilir. Belki de kitabın en etkileyici bölümü bu davanın görüldüğü kısımdır. Mahkemeye katılan herkes aslında kendiyle yüzleşir (en azından buna inanmak istiyoruz ve bir mucize bekliyoruz) fakat bu hiçbir şeyi değiştirmez. Toplumun önyargıları galip gelir.

Tom Robinson yattığı hapishaneden kaçmak isterken vurulur. Tom’a verilen haksız mahkumiyet ve sonrasında ölümünü takip eden günlerde okulda yaşanan bir sahne çelişkiler dünyasında yaşadığımızın kanıtıdır.

Scout‘un öğretmeni Bayan Gates ile sınıfta geçen bir bölüme bakalım:

  • (Bayan Gates) “Devleti yöneten Hitler’in kendisi. (Tahtaya ‘DEMOKRASİ’ yazarak) ‘Demokrasi’ tanımını bilen var mı?”
  • ……
  • (Atticus’un bana söylediği eski bir kampanya sloganını hatırlayarak) “Eşit haklara evet, özel ayrıcalıklara hayır!” dedim.
  • “Çok güzel, Jean Louise, çok güzel. Şimdi tekrarlayın “Biz bir demokrasiyiz.”
  • ….
  • (Bayan Gates) İşte Amerika ile Almanya arasındaki fark bu. Biz bir demokrasiyiz, Almanya ise bir diktatörlük. Burada biz insanlara zulmetmeyiz. Zulüm önyargılı insanlardan kaynaklanır. Dünyada Yahudiler kadar iyi insanlar yoktur, Hitler’in bu düşüncede olmaması benim için anlaşılmaz bir şeydir .

Zencilerden nefret eden Amerika ve Hitler Almanya’sının nefret ettiği Yahudiler. Birbirimizi anlamakta zorlanıp şaşkınlık yaşasak da kendimizi anlamaya çalışmadığımızın bir kanıtı gibi bu sahne.

Scout’un bir cümlesiyle yazıma son vermek istiyorum.

“Bir manyak, milyonlarca Alman. Bana sanki o manyak milyonları hapse tıkacağına o milyonlar onu tıkardı gibi geliyordu. Bu işte bir sakatlık vardı…”

Hiçbir şey değişmiyor değil mi? Düşünmeyen yığınlar baki. Değişen yalnızca takvim.

Havin HİVDA

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?