“Artık çok geç. Babanız kötü huylu kanserin son aşamasında. Altı ay önce gelseydiniz küçük bir operasyonla çözülebilirdi, ancak şimdi yapacak bir şey yok.”

Gitmişti. Hem de altı ay önce değil, tam bir yıl önce gitmişti babam doktora. İşgüzar doktor doğru düzgün muayene etmeden “Canınız çok nazlı, yok bir şeyiniz, ağrı kesici alın, geçer” diyerek, üstüne babamın sırtına birkaç kez pat pat vurarak yollamıştı onu hastaneden.

O nazlı can kansere yakalanmıştı.

Bunu ancak bir yıl sonra öğrenecektik. Bundan sonra babamla ilgilenecek olan ve dünyanın tüm saygılarını layıkıyla hak edecek doktor, AKP’nin doktorlara yönelik operasyonunda gözaltına alınacaktı. Sen misin insan hayatına önem veren?

Sen misin kâr üzerine kurulu sağlık sisteminin çarkına taş koyan?

Hayatımda ilk kez çaresizlik ne o zaman öğrendim. Hastalığın son aşamasındaydı babam. Yapacak bir şey yoktu. Sadece bekleyecektik. Neyi? Ölmesini. Ölürken daha az acı çekerek ölmesini umacaktık.

Nasıl bir şeydi bu, anımsadıkça o çaresizliği iliklerimde hissediyorum hâlâ. On yıldan uzun süre geçmiş babamı kaybetmemin üzerinden o duyguları anımsayıp, hissedip, o anı yaşıyorum.

Paramız var. Şunu yapmanız gerekir deseler anında yapabiliriz. Yurt dışında tedaviye dek konuştuk ama işte yapacak bir şey yoktu.

Bunu babama söyleyemedik. Az sonra hastanenin bahçesindeydik. Sıcak bir ağustos sabahıydı. Hastane bahçesi gölgelik ve serindi. Zaten çabucak yorulan babam doktor muayenesinden sonra yine yorgundu. Dinleniyordu. Kimse ağzını açıp tek kelime konuşamıyordu.

Babam çevredeki insanları izliyordu. “Ne kadar yazık değil mi kızım bu insanlara. Kim bilir ne dertleri var?” dedi.

Kanser olduğunu öğrendiğim andan itibaren uzun süre babamla konuşurken yüzüne bakamıyordum. Hemencecik yaşlar damlıyordu kucağıma. Ne kadar çabalasam da engelleyemiyordum yaşları. Üzerimdeki tozu süpürür gibi yaptım elimle “Sana da yazık baba” dedim içimden. Sonra çok utandım. Kızdım kendime böyle düşündüğüm için. En çok o doktora kızmıştım. İnsan hayatı bu kadar mı değersizdi?

Hastane bahçeleri her türlü habere kendinizi hazırladığınız yerdir. Hastaların ve hasta yakınlarının çile çektiği, umut ve çaresizlikle beklediği yerdir. Yazın güneşin altında, kışın soğukta saatlerce, bazen neredeyse tam gün bekler hasta yakınları ve hastalar.

Elinizde hasta dosyası ya sıranızın gelmesini, ya doktorun gelmesini, ya ihtiyacınız olan kan ünitesinin gelmesini ya da ameliyatın bitmesini beklersiniz hastane bahçesindeki bir bankta. Gerçi boş bank bulup oturabilmişseniz şanslısınız. Genellikle banklar dolu olduğundan bahçedeki kaldırıma oturmak düşer bir kısım insana da. Beklerken başka hastalarla tanışır sohbet edersiniz. Onların hastalıklarını öğrenir, o hastalıkla mücadele sürecini, hastanelerdeki uygulamaları, hastaya yönelik davranışları dinlersiniz.

Çoğunu siz de yaşamışsınızdır ama bir de henüz sizin başınıza gelmemiş, gelme ihtimali olan olayları duyarsınız ürkerek.

Ne yapıp edip hastanelere düşmemek gerek diye bilmem kaçıncı kez aklınızda geçirirsiniz.

Çünkü özel hastanelere ya da şehir hastanelerine hasta garantisi veren iktidarın halkın sağlığını düşünmediğini bilecek kadar aklı başında insanlarız.

Çok övündükleri sağlık sistemlerinin artık battığı, doktor-hasta ilişkisinin kalmadığı, beş dakikalık “muayene” süresi ile derde deva bulunamadığı, piyasada ilaç sorununun sıklıkla yaşandığı, tek kaygısı ticaret olan sağlık sisteminin geleceği yer burasıydı.

Tabip odalarını basıp doktorları gözaltına alarak halk sağlığını gözeten doktorlara gözdağı verirken hacamatçıları sokaklara sürerek sağlık sistemine tüyü bu nedenle dikeceklerdi.

Yaşam hakkına değil, kâra dayalı sağlık sisteminde sonunda hastane bahçelerinde hayatını kaybeden hastaya da tanık olduk.

31 yaşında cilt kanserine yakalanan Hüseyin Ayılmazer tedavi gördüğü hastanenin bahçesinde, bir süredir üzerinde yaşadığı bankta ölü bulunmuş. Hastane bahçesindeki bankta yaşamasının nedeni evinin olmamasıymış. Evinin olmamasının nedeni ev tutacak kadar parasının olmamasıymış.

Hüseyin Ayılmazer acil tıp uzmanıymış. Hastalığı ağırlaşınca işini bırakmak zorunda kalmış. Sosyal devlet olmaktan uzak, soyguncu devlette hasta olduğu için kendisine ilaç ve karnını duyuracak kadar sahip çıkabilmiş büyük devletimiz. Bir de üzerine yatması için bank vermiş.

Sabah saat yedi gibi hastanenin temizlik işçileri bankın üzerinde ölü halde yatan birini görmüş. Sonrası malum. Bir çöp gibi kaldırılırsınız o bankın üzerinden.

Bu sistemin hepimize biçtiği anlam bu. Paranız var ya da yok, önemli değil, hepimiz çöpüz onlar için. Paranız sizi hastane bahçesindeki banka yatmaktan kurtarıp hastane yatağına yatıracak ve sizi yattığınız yerde soymalarına neden olacak. Sağlık açısından siz de parasızla aynı muameleden muaf olmayacaksınız, kuşkunuz olmasın.

Sağlık politikaları değişmediği sürece paranız olsa da olmasa da çok şey fark etmeyecek.

Ya bir doktorun işgüzarlığı yüzünden teşhisiniz yapılmayacak ve o nedenle evinizde ya da hastanede öleceksiniz ya da paranız yoktur, hastane bahçesinde bir bankın üzerinde öleceksiniz.

Hüseyin Ayılmazer sessizce değil, gürültü ile öldü. Gizlice değil, hastane bahçesinde açıkça öldü. Giderken bu sistemi teşhir etti, kalanlara bir mesaj bıraktı. Bu gürültülü mesaj bundan sonrası için hepimizi bekleyen süreci ve sonu işaret ediyor. Bu mesajı görmezden gelirsek, nasılsa benim param var dersek, para babaları, kâr hırsçıları, emeğimizin ve ömrümüzün hırsızları bizleri tek tek hastane içinde öldürecek.

Sırayla tek tek birbirimize yazık demek istemiyorsak hastane bahçelerini hasta ya da hasta yakını olarak değil, yaşam hakkını savununlar olarak doldurmalıyız.

Hala ne zaman hastanelere yolum düşse, hastane bahçesinde babamla karşılıklı oturuşumuz gelir aklıma. Onun kendi durumuna değil, başkalarının haline “Yazık” deyişi… Ve benim onun için üzülüşüm. İnsanın sevdiği, insanın ciğerini yakıyor. Acı kolay taşınmıyor.

Gülfer AKKAYA