İmtiyazsız, sınıfsız, ırksız  ve mezhepsiz bir direniş / Süleyman KARAN

İmtiyazsız, sınıfsız, ırksız ve mezhepsiz bir direniş

Bu kadar başarısız, bu kadar kalitesiz, bu kadar geri ve bu kadar yolsuz bir siyaset anlayışı nasıl ayakta durur? Normalde üçüncü hükümet döneminde tarihin çöplüğüne gitmesi gereken bir siyasi parti, nasıl olur da hala bu ülkeyi felakete sürüklerken, bu derecede oy alabilir? Din bezirganlığı, ırkçılık, sahte milliyetçilik, böl ve yönet, her tür seviyesizlik ve eyyamcılık, her türlü hile hurda sayesinde mi? Evet sebeplerden bazıları bunlar, ama aslına bakarsanız çok daha önemli bir sebebi var. Zira bu topraklara özgü İhvan, gökten zembille inmedi. Tam tersine bu toprakların dibinden, yerin dibinden çıktı. O zehirli tohum yüzyıllardan beri oradaydı ve birileri toprağı eşeleyince tüm ülke o zehire maruz kaldı. Toprağı eşeleyen dış güçlerdi, tıpkı Arap Baharı’nı bu dünyanın başına bela eden neoliberal küresel sistem gibi…

Kabaca ‘yeni emperyalizm’ diyelim buna… Türkiye ite kaka kurulmuş bir Arap devleti olmadığı için ‘devrim’ yapılamazdı, onun yerine bu işbirlikçi, gerici, yoz ve yurt düşmanı iktidarı kurmak için, yeniden dizayn etmek gerekti. ABD’de tasarlandı, Avrupa Birliği’nden onay aldı, Körfez tarafından para kondu, işte ortaya bu rezalet çıktı. Türkiye Cumhuriyeti 18 yıldır böyle bir hastalığın pençesinde, hastalıktan kurtulmak hiç kolay olmayacak ve arazları on yıllar boyunca sürecek.

Bu hani komplo teroisyenleri ile bizim sol-sosyalist aydınların pek sevdiği bir sakızdan, yani ‘emperyalizmin oyunu’ndan pek daha fazlası ama… Biraz önce sözünü ettiğim, şu toprağın altındaki zehirli tohum asıl mesele… Emperyalizmin yaptığı, o tohumu tüm toprağa yaymak için lojistik destek vermekten ibaretti.

Siftah olsun da ne olursa olsun!

Şu çok methedilen ahilik geleneği var ya (aynı zamanda bu topraklarda sanayinin ortaya çıkmasına engel olan), işte onun uzantısı esnaflık, bu zehrin yayılmasında en önemli etken. Bu sosyal sınıf, her ülkede olduğu gibi Türkiye’de de, gericiliğin ve otoriter rejimlerin kök salmasında en önemli payanda… Sabahtan akşama üretimine katılmadığı ürünleri dükkanında satan esnaf, statükocu ve varolan sistemin en büyük savunucusu… Her türlü ilerlemeye karşı, zira her ilerleme geçmişin kalıntısı olan bu sınıfın yok olması anlamına geliyor. Mahalleye sabit bu esnaf, her türlü dedikodunun, her türlü hurafenin ve her türlü husumetin de yayılma noktası…

Ne gariptir ki, süpermarketlere karşı olan sol, hala ‘mahallemizin bakkal amcası’ tekerlemesiyle kendini kandırıyor. Ama bu sosyal sınıf, hala ülke nüfusunun en önemli kesimlerinden birini oluşturuyor. Proleterleşseler, her şey daha kolay olacak. Dükkanı kapatıp market çalışanı olsalar, zehir de azalacak.

Ne burjuvazisi, adisinden kene!

Yine modern devletin olmazsa olmazı burjuvazi, bu ülkede sezeryanla doğurtulmuş bir garabet. Hani şeytan filmlerinde doğum sahnesinde ortaya çıkan iblis gibi bir şey… Aslına bakarsanız şişirilmiş balondan esnaf… Esnafın belediye zabıtası ve vergi memuruyla ilişkisi neyse, bunların da bakanlıklarla ve hükümetle ilişkisi bu… Yani al takke ver külah, rüşvet, yağcılık, adamcılık, hemşehricilik, her türlü yavşakça ve insana yakışmayan bir ilişkiler yumağıyla, kalitesiz, normu olmayan ürünleri halka kakalamak. Yurt sevgisi boşuna aramayın!

Her fırsat bulduğunda yine rüşvetle kamu ihalesi kapıp, en rezilinden iş yapmak sanki fıtratları… TÜSİAD’dan, TOBB’dan, ondan bundan demokrasi için elini taşın altına koyacağını beklemek tümüyle safdillik. Zira onlar prematüre burjuvazinin en net örnekleri ve zaten bir-ikisi arada fos kabadayılık yapsa da biliyoruz ki sonra ağlaya zırlaya gidip devletin başına çökmüş kim varsa onun elini öpüyor. Halkı kazıklamaya ve sömürmeye devam ediyor.

Proleterya: Olmayan duaya amin

Sınıf mücadelesi!.. Bu sakızı çiğneyen irili ufaklı sosyalist partilerin nasıl bir hayal aleminde yaşadıklarını görmek için panellerine, etkinliklerine gitmek bile yeterli. O panelde mostralık bir-iki işçi varsa var, o da büyük olasılıkla birinin akrabasıdır, kırmamak için gelmiştir. Hadi artık mavi yaka ve beyaz yaka ayrımı da yapmayalım, ama zaten pek çok sebeple sendikasızlaştırılmış işçi sınıfı artık 19’uncu yüzyılın sonundan 20’nci yüzyılın ortalarına kadar devam eden o ‘zincirinden başka kaybedecek bir şeyi olmayan’ sınıf değil. Köylülük denen illetten hala kurtulamamış, sendikasında bile hemşehriciliğin kol gezdiği bir garip sosyal küme…

Türkiye’nin nasıl ki burjuvazisi yarım yamalaksa doğal olarak işçi sınıfı da yarım yamalak. Çoğunun hayali, bir an önce sınıf değiştirmek, vizyon ise küçük esnaflık! Bir dükkan açıp, öyle gelsin üç-beş kuruş hayaliyle satış yapmak…

Beyaz yakalılarda durum daha vahim… Onlar kendini hem şehirli, hem aydın hem de kentsoylu sanan saçma sapan bir ruh halinde sabahtan akşama bir üstüne yaranmak derdinde… Ve tabii ki tek kabusları o dandik işlerini kaybetmemek… Bunun için en yakın arkadaşını anında satmaya teşne!

Köylü milletin garibanı…

Köylünün nüfusa oranı, bir milletin gelişmişlik seviyesini gösterirdi değil mi? Buyur göstersin bakalım! Türkiye de artık neredeyse gelişmiş kapitalist ülkeler kadar şehirli bir nüfusa sahip. Ama şehir dediğin olmuş binlerce köyden oluşan bir karmaşa…

Otobüste, vapurda hep aynı saçma sapan soru “Nerelisin hemşehrim?”…

Köyünde kalan ve tarımla uğraşan nüfus ise yarı aç yarı tok yaşıyor. Kalanların şehre göçmememsinin sebebi, yaş itibarıyla böyle bir değişime iflahının yetmeyecek olması… Hemen ekleyelim, bu yüzyılda ne olacaksa şehirde olacağından, köylülerin ve kasabalıların bir ülkeyi değiştirmeye mecali yok. Kasabanın oyu her zaman gericiliğedir ama… Köyde oyu belirleyen biraz da açlık sınırının ne kadar zorladığı, mide iyice boş kalınca, bir umut gericilikten soğuyor.

Yurtsever ol ki yurt elden gitmesin!

İşte temel meselelerden biri bu… Bazı sosyal sınıflar artık neredeyse yok. Var ama bizim anladığımız anlamda yok! Yeni sınıflar var söz gelimi ne işçi ne esnaf bir kent orta katmanı var. Yarı zamanlı çalışan yine serbest girişimci ile işçi arası başka bir sınıf ortaya çıkıyor. Serbest çalışan ve emeğini satan ‘free lancer’ denen bir başka sınıf gelişiyor. Bunun ötesinde çok geniş bir kent yoksulları katmanı şehirleri sarıyor. Farklı ve bağımsız ‘start-up’ bir girişimci kitlesi doğuyor. Ama bu yeni nesil sınıfların nasıl bir siyasi figür olacağı da henüz belli değil.

Bugün, hele ki demokrasi mücadelesi verirken, meseleye sınıfsal yaklaşmak, körebe oynamaktan farksız. Bu ülkeyi kurtaracaksa bu yurtdışında ambalajlanmış işbirlikçi, yoz, gerici ve faşizan sistemden, o da yurttaşlar olacak. Onlar mı kim? Hani tarifi ulus devlet sürecinde yapılmış, seküler, çağdaş, itktidarı gökten yere indirmiş insanlar topluluğu… Türkiye Cumhuriyeti yurttaşları… Etnisite, mezhep, sınıf gibi kategorilerden önce bu yurdu bu illetten kurtarmak için bize gereken bilinç, işte bu yurttaşlık bilinci… Sonrasına sonra bakarız!

Süleyman KARAN

gazetelink

Gazetelinkleri ve Güncel Medya Haberleri

%d blogcu bunu beğendi: