İnsan olan kıyabilir mi bir cana? / Zarif LAÇİN

İnsan olan kıyabilir mi bir cana?

Hayat bir döngünün ortasında kimi zaman sevginin bütün renkleriyle buluştururken insanı, kimi zaman da o renklerin her biriyle savaştırır.
Çocuksun büyürsün, genç bir kız olursun ve aşık olursun ya da o duyguyu hiç bilmeden birilerinin eşi. Üstelik bir de iyi birine de denk olamamışsan bahar mevsiminde dahi hep kışı yaşarsın. Ruhun ve yüreğin daima üşür. Isınamazsın bir türlü. Kalbini mahkum ettirenlerin arasında dolanır durursun. Ve sana ait olmayan o hikayenin içinde asla kendini bulamazsın.
Çırpınmak nafile etrafın sarılmıştır artık. Kendin seçtiğin değil senin adına seçilen o hayatı, uzaktan izleyen ama oraya asla ait olmayan bütün hayallerini kürtaj yapan birine dönüşürsün zamanla. Yıllardır kendinle beraber büyüttüğün bütün güzel şeyler, bir yaraya dönüşür artık. Kanadıkça kanar her defasında. Ve kanadığını hiç kimse görmez, görmek istemez belki de. Tenin, ruhun, yüreğin ve umut kokan o ışıl ışıl gözlerin vahşice yağmalanır ve söner gider. Cılız ve mecburi bir yaşamdan ötesi kalmaz sana. Kangren olmuştur artık umutların. Kesip atmaktan öte çare kalmamıştır. Çünkü; İnsan kendine ait hissetmediği bir hayatın içinde sürgün. Ve eşitim diyemediği bir insanda rehinedir…
İşte tam da böyle bir hayatın içinden düşmüştü sokaklara…
Baharın esintisine rağmen, gece, kış ayının dondurucu ayazından farksızdı. Üşüyen bedeni değildi sadece, en çok da ruhu üşüyordu, yüreği ise buz kesmişti. “Ahhh şu çocukları olmasa”… Sevmenin, sevilmenin ne demek olduğunu dahi unutmuş bunca acının içinde. Ama ona hala güzel şeylerin var olduğunu hatırlatan çocukları var. Onlar için yüzündeki tebessümü ve kalbindeki merhameti hep saklı tutuyor. Kimseye de kolay kolay göstermiyor. Onu da ondan çalmalarından korkuyor. Tutunabildiği o güzel günlerine dair bir tek onlar kalmış çünkü. Çocuklarının yüzünde ve ruhunda bıraktığı tertemiz bir gülümseme…
O can sıkıcı günlerden biri daha… Gökyüzü çıldırmış yine. Gece, kapkaranlık bulutlarla sarmış kendini. Delirmiş gibi adeta, durmadan çığlık atıyor. Yere düşen yıldırımlardan başka, etrafı aydınlatan hiçbir şey yok. Deyim yerindeyse ölüm sessizliği hüküm sürüyor. Sanki zalim bir korku esir almış bütün kenti. Çıt çıkmıyor kimseden. Kapılar sıkı sıkıya kapanmış. Kimsecikler yok etrafta. Ölüm kussa bu ürkütücü sessizlik, kimse oralı olmayacak, öylesine keskin bir vurdumduymazlık var yani. Sokak kedileri dahi terk etmiş caddeleri. Hiçbiri görünmüyor ortalıkta. Gecenin karanlığını fırsat bilip çöpün dibini karıştıran birkaç çocuk ve bir anneden başka. Ve günün sonunda arta kalanları toplama telaşındalar. Başka çareleri de yok zaten.
Daha 15’indeyken vermişler, kaba saba, lanet mi lanet ve kendisinden yaşça çok büyük bir adama. Peş peşe doğurduğu üç çocuktan sonra, kocası denen adam bir gece ansızın terk edip gitmiş bir başka kadına. Haberi dahi olmamış, olamamış…
Anlamamış bile olup biteni. Hem nereden anlayacaktı ki, bir apartmanın bodrumunda hapsedildiği iki göz odalı bir evin içinde. Çocuk doğurmaktan, dayak yemekten, hor görülmekten, aç kalmaktan fırsat mı kalmış… Terk edildikten iki gün sonra anlamış. Ev sahibi de çıkarınca sokakların yolunu tutmuş üç çocuğuyla beraber. Kötü de olsa, bir süredir üzerlerini örten o dam bile terk etmiş onları. Gökyüzünün altı, onun ve çocuklarının evi olmuş. Mavi gökyüzünün insafına kalmışlar artık…
Üzülmüyor, üzülemiyor daha doğrusu. Çünkü yaşadığı her iki hayatın da birbirinden hiçbir farkının olmadığına inanıyor. Üstelik “Kefenle dönersin ancak” sözlerinden sonra, döneceği bir baba ocağı da olmayınca…
“Ahhh şu çocuklarım olmasa nasıl dayanırım, onlar için ayakta kalmaya çalışıyorum” diyerek özetliyor kendini.
Ölesiye zor bir hayat yani…
Bir türlü doymak bilmeyenlerden arta kalanları hiç ıskalamadan karıştırırırken, az öteden gelen iniltilerin sesiyle irkilirler. Karınlarını doyurabilmek için o kadar zahmetten sonra bulabildikleri her şeyi bir kenara atıp gelen sese doğru yönelirler. Bütün gün aç kalıp ancak gecenin ortasında bulabildiklerinden vazgeçmek hiç de kolay olmasa gerek.
Ama yine de gelen sese doğru gitmekten alıkoyamazlar kendilerini.
“Belli ki bizden daha kötü durumda olan birileri var” diye düşünüyorlar.
Biraz daha yaklaştıkça öyle olmadığını anlıyorlar.
Kanlar içinde yerde yatan bir kadın ve başucunda ağlayan bir çocuk.
Çocuk ağlamaktan bitap düşmüş.
Sesi dahi kayıp…
Ya çocuğun üzerindeki kan, annesine mi yoksa ona mı ait?
İlk etapta anlamakta zorluk çekiyor. Çocuğu kucaklamaya çalışırken fark ediyor. Vurulmuş ikisi de.
Belli ki, birazdan çocuk da düşecek annesinin kollarının arasına.
“Peki ya babası, o nerde acaba?
Yoksa o da mı terk edip gitmiş?
Ya da kör bir sokakta mı vurulmuş?” diye cılız bir sesle söyleniyor çocuklarına.
Ve birkaç defa daha tekrarlıyor aynı sözleri.
Dermanı kalmıyor artık gördükleri karşısında ve dizlerinin üzerine çöküyor.
Bu defa açlıktan değil,
Acıdan, acıdan, acıdan…
Kısa süreliğine de olsa kendi yaşadıklarını unutuyor.
Şanslı hissediyor kendini ve çocuklarını.
Her şeye rağmen yaşıyorlar çünkü.
Ne garip bir duygu, en kötü durumların içinde bile kendini şanslı hissetmek.
Olup biten ve başına gelen onca şeyden sonra kendini ve çocuklarını şanslı görmesi çok ilginç, tuhaf ve bir o kadar da haklı bir duygu. Çünkü onları yaşatanın elden asla bırakmadığı azmi ve mücadelesi olduğunu çok iyi biliyor.
Bir bıraksa, yok olup gidebileceklerini de çok iyi anlamış durumda.
Hem de çok iyi…
Bu karmaşık düşüncelerden sıyırıyor kendini. “Şimdi zamanı değil” diye kendi kendine kızıyor.
Biraz toparlandıktan sonra neler olup bittiğini anlamaya çalışıyor. Etrafa bir göz atıyor. Kimse var mı diye. Hiç kimseyi göremiyor.
İçinde ne var ne yok etrafa dağılmış çanta gözüne ilişiyor, önce çantayı kurcalıyor, sonra da yerde ki cüzdanı…
Cüzdanın içi boş. İki kimlikten başka hiçbir şey yok.
Biri ona ait, diğeri de belli ki çocuğuna.
Dizlerinin üstüne oturmuş, bir yandan çocuklarını sakinleştirirken, öbür yandan da yerde yatan kadının ve çocuğun kimliğini inceliyor.
“Oyyy kadersizim ne oldu, kim kıydı size böyle”
“Hangi ruh, hangi yürek, hangi el bastı o tetiğe” diye hıçkırıklara boğuluyor.
Bazen çocuklarına sarılarak, bazen de yerde yatan kadının ve koynunda yatan çocuğun üzerine eğilerek…
Aradan ne kadar zamanın geçtiğini bilmeden, bütün geceyi donuk bakışlarla izliyor…
Birkaç gün sonra yine karıştırırken çöp poşetlerini, yere sermek için açtığı gazetede görüyor haberi.
“Katil yakalandı” diyor.
Hemen alıyor eline gazeteyi ve sıyırıyor üzerine koyduğu birkaç zeytini, birkaç dilim peyniri ve yarım ekmeği..
Ailesi, eve hizmet etsin diye ilkokulu dahi bitirmesine izin vermeden alıyorlar okuldan. Ağlasa da, gitmek istediğini söylese de hiç kimse duymuyor sesini. O yüzden heceleyerek de olsa başından sonuna kadar okuyor haberi…
Okuduktan sonra, sesli bir şekilde: “O cani meğerse kadının kocasıymış” diye mırıldanıyor, çocuklarının bakışları arasında, şaşkınlığını gizlemeden..
Kendisine yapılanları bir dakika da olsa unutarak; “Ne kötü adamlar varmış
İnsan hiç kıyar mı sevdiklerine, karısına, el kadar çocuğuna”…
Evet, insan olan, kıyabilir mi bir cana?!…
Zarif LAÇİN

Zarif LAÇİN Kimdir?
25 Mart 1981 doğumlu Zarif, “kaliteli insan, kaliteli bir yaşam doğurur ve geride bırakabileceği de yine öyle bir hayat olur” diyor.
Tüm hikayeler o ilk nefesten itibaren hayat bulur. Suya atılan taşın oluşturduğu küçük çaptaki dalganın, bir başka çapta büyük dalgaları peşinden sürüklediğini unutmamak gerekir. İşte bunu hiç unutmayan kişidir Zarif.
Radyo-Tv Yayıncılık sadece bir meslektir onun için…

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?