Son Dakika Haberler

Kadına şiddetin ekonomi politiği ya da toplumsal/sınıfsal erkekliği öldürmek / Mahmut ÜSTÜN

Kadına şiddetin ekonomi politiği ya da toplumsal/sınıfsal erkekliği öldürmek / Mahmut ÜSTÜN
Yorum Yap

Kadına şiddetin ekonomi politiği ya da toplumsal/sınıfsal erkekliği öldürmek…

Bir doğal erkeklik ve kadınlık vardır. Bir de daha kundaktan itibaren bize öğretilen bir kadınlık ve erkeklik vardır. Simone de Beauvoir’un ünlü “Kadın doğulmaz, kadın olunur” sözü ile anlatmak istediği de işte bu gerçekliktir. Bu ikisi arasında yani doğal cinsiyet ile toplumsal/sınıfsal cinsiyet arasında uyumdan çok, bir çatışma vardır.

Doğal ve toplumsal cinsiyetlerimiz arasındaki ilişkide uyum baskın olana kadar ne kadın ne de erkek özgür değildir. Kendisine biçilen rollerin esareti altında basit bir figürandır. Kadın ve erkekler hayatlarını kendi doğalarına ve iradelerine uygun biçimde yaşayamazlar. Kendilerine rağmen ve kendilerinden çok önce çizilmiş bir senaryonun kurbanıdırlar büyük ölçüde.

Doğal cinsiyet ile toplumsal cinsiyet kimlikleri arasında yüzde yüz bir uyum olamasa da ille de tezatlığın başat olması zorunlu da değildir. Sınıfsal ayrımların ve iş bölümünün temel olmadığı ya da bir başka ifadeyle doğal toplumsal iş bölümünün egemen olduğu toplumlarda kadın ve erkek arasındaki iş bölümü toplumsal eşitsizlik kaynağı değildir. Birbirini tamamlayan/bütünleyen bir eşitlik ilişkisidir burada sözkonusu olan.

Bu yüzden ben çelişkinin kaynağını doğal ve toplumsal cinsiyet kimlikleri arasında gören yaklaşımları eksik ve yanlış buluyorum. Toplumsallık, insanın tek mümkün varoluş biçimidir. Dolayısıyla sorun toplumsallık gerçeğinde değil bu toplumsallığın ne tür bir içeriğe sahip olduğundadır.

Örneğin ilkel ve/ya göçer toplumlarda da belli kurallar vardır. Bu kurallar şeklen/soyut olarak birey davranışlarına belirli sınırlar da getirir ama bu sınırlar aslında bireyin ve topluluğun varlığını korumak ve sürdürmek gibi doğal evrimsel gereksinimlerle bağlantılıdır. Bu toplumlarda doğal evrimsel gereksiniminin ötesine taşan bir toplumsal eşitsizlik ve hiyerarşi ya hiç yoktur ya da çok sınırlıdır. Şiddetin varlığı ve sınırları da bu doğal/evrimsel ihtiyaçla bağlantılıdır. Bu aynı nedenlerle bu toplumlarda -tüm diğer toplumsal ilişkiler de olduğu gibi- kadın ve erkek ilişkisinde de eşitlikçi tonun çok daha başat olduğu görülür.

Örneğin ilkel kabilelerle ilgili sahnelere pek çok filmde rastlarız. Ya da günümüzde hala ilkel/doğal toplum aşamasında yaşayan birtakım kabilelere ait fotoğraflarla zaman zaman karşılaşırız. Bu görüntülerde sıklıkla belden yukarısı çıplak kadın ve erkekleri birlikte görürüz. Örtünme en düşük düzeydedir: Yarı çıplak kadın ve erkekler büyük bir rahatlık içinde yan yanadır. Henüz bebek olan bir çocuk annesinin göğsüne sarılıdır ve bazı kadınlarda da vardır ama mızraklar daha çok erkeklerin ellerindedir. Hem eşitliği hem de bir iş bölümünü birlikte yansıtan fotoğraflardır bunlar. Zira bu toplumlardaki toplumsal cinsiyet rolleri ile doğal cinsel kimlikler arasındaki açı yok denecek kadar azdır ve biz bu nedenle sözkonusu fotoğraflarda bir eşitlik ve özgürlük tablosuna tanıklık ederiz.

Asıl problem eşitsizliklerin ve yöneten/yönetilen ilişkisinin kalıcı/kurumsal hale geldiği toplumsallıklarda ortaya çıkar. Bu toplumlarda artık iş bölümü nitelik değiştirmiştir. Doğal/toplumsal iş bölümü yerini sınıfsal/toplumsal iş bölümüne bırakmıştır. Sınıfsal iş bölümüne dayanan sistemi yeniden üretmek için aileden başlamak üzere bütün yaşam alanlarında katı bir alt üst ilişkisi inşa edilmiştir. Toplumun en küçük hücresi bile hiyerarşikleştirilir. Emredenler ve tabi olanlar… Her emredilenin kendi altında bir başka emredilen vardır… Herkes kendi altındakinden itaat bekler ve bu itaati görmediği zaman cezalandırma yetkisi vardır. Ama hukukla ama kültür denilen yazısız yasalarla.

Statü(ler) inşası aracılığıyla gerçekleştirilir bu katı hiyerarşi…

Bütün sınıflı toplumlarda, -biraz daha yumuşatılmış biçimiyle de olsa- bir tür kast sistemi hüküm sürer. Bir yanda doğal iş bölümünün (kır/kent, kafa emeği/kol emeği, kadın/erkek vb.) ya da farklı kültürel/inançsal yapıların ürünü olan ayrımlar vardır ve bunlar da statüsel ve hiyerarşik yapının bir parçası haline dönüşürler; diğer yanda da sınıflı toplumun ayakta kalmasına yönelik bir ihtiyacın ürünü olan daha tarihsel, toplumsal ve siyasal içerikli (usta başı, şef, müdür ve aveneleri vb. gibi) statüler vardır. Böylece tepeden tırnağa bir emir alanlar ve emir verenler toplumu ortaya çıkar. Ve yine böylece sistemin yarattığı bütün stres ve öfkenin üste değil fakat alta doğru yansıtılması sağlanır.
Kadınlar (belki göçmenlerle birlikte) bu statüsel düzenin en altında yer alırlar. Aralarında tekil olarak yukarı doğru yükselenler, bu ezilme ilişkisinden nispeten kurtulanlar olsa da ve zaman zaman bu tip örneklerin sayısı artsa da eşitsizlik ekseni üzerinde yükselen toplumsal sistem, bu yapıda esaslı bir değişikliğe asla izin vermez. Zira bu statüsel hiyerarşi temeldeki sınıfsal eşitsizliği hem perdeler ve hem de meşrulaştırır.

Temelde bu hiyerarşinin -en tepesi hariç- tüm basamakları sistematik olarak ezilir, haksızlığa ve şiddete maruz kalır. Ama bu ezilmeye yönelik tepki ve öfkelerini bu hiyerarşi sayesinde kendi üstlerine değil kendi altlarına yansıtırlar. Patronun ya da amirinin baskısı altında ezilenler kendi altlarında ezebileceği birileri olmasıyla ahmakça bir avuntu duyarlar. Türk’se Kürdün, Sünni’yse Alevinin, o toprağın resmi ve makbul vatandaşıysa o toprağa sonradan gelmiş göçmenin kendisinden daha altta olması ve daha fazla baskı görmesiyle ahlaksızca teselli bulurlar. Böylece hiyerarşinin ne kadar altındaysanız uğradığınız zulüm size zincirleme olarak katlanarak ulaşır. Böylece sistemin hiyerarşik statüsel basamaklarında kendi altınızda ne kadar çok insan olduğunu görürseniz, üzerinizdeki ezme ve sömürülme ilişkisini o kadar daha çok katlanılır bulur, o kadar olağanlaştırırsınız.

Kadının baskı altında tutulması hakkı, sistem tarafından, açık ya da örtülü biçimde erkek(ezilen)lere bir imtiyaz olarak tanınır. Kadının alçaltılmış konumu, erkek(ezilen)ler için kendi çilelerini unutturamasa da en azından tahammül edilir kılacak bir afyon etkisi yaratır.
Erkeğe itaat göstermeyen kadının cezalandırılması bu nedenle “olağan” görülür. Kadının öncelikli mekânı -sınıflı toplumların en gelişmişinde, en demokratiğinde bile- evidir; en temel görevi erkeğine kadınlık ve çocuklarına analık yapmaktır. Kadına mutlak itaatin dayatılması bütün sınıflı toplumları aynı zamanda patriarkal kılar.

Kadın bu nedenle ezilenlerin en ezilenidir; proleterlerin en proleteridir. Bu nedenle kadın özgürleşmeden hiçbir toplum gerçek anlamda özgürleşmiş sayılamaz. Bu nedenle kadının özgürlüğü ve eşitliği doğrultusunda verilecek mücadele, bütün insanlığın özgürleşmesi mücadelesinin bir yan alanı değil tam da en nirengi noktasıdır.

Mahmut ÜSTÜN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: