Kapitalizm ‘gerçek mutluluğu’ öldürür, ‘yapay’ını pazarlar / Mahmut ÜSTÜN

Kapitalizm ‘gerçek mutluluğu’ öldürür, ‘yapay’ını pazarlar

Geçen haftaki yazımızı ‘mutsuzluğun temelindeki neden, insanın maddi, düşünsel ve duygusal yoksulluğa mahkûm olmuşluğudur’ diyerek sonlandırmıştık. Buradan devam edelim…

Aristoteles, bundan yüzyıllar önce mutluluğun toplum içerisinde kendi kendimizi ya da sahip olduğumuz potansiyelleri gerçekleştirebilmek olduğunu söylemişti. Henri Lefebvre ise çok yakın geçmişte “Yaşamın anlamı, insan potansiyellerinin tam anlamıyla gelişmesinde yatar. Bu olanağı sınırlayan ve felç eden şey doğa değil, toplumsal ilişkilerin sınıfsal karakteridir.” diyerek bu tanıma yeni bir boyut kazandırdı. İnsan potansiyellerinin tam anlamıyla açığa çıkmasının, gelişmesinin, başkaca deyişle insanın kendini gerçekleştirmesinin bir özgürlük sorunu olduğu aşikardır. Doğanın bu gelişmeyi belirleyici biçimde engellemesi gerçekten de söz konusu değildir ve olamaz. Doğanın koyduğu sınır ve zorluklar insani gerçekleşmenin, mutluluk ve özgürlüğünün bir engeli değildir. Bilakis aracıdır. İnsan doğa ile iletişim içinde olarak ve doğayı değiştirerek kendini gerçekleştirir. Bunu ise maddi ve düşünsel üretim aracılığıyla yapar. Peki öyleyse insan hala üretmekte olmasına ve doğayı değiştirmeye devam etmesine karşın neden kendini gerçekleştirememektedir?

İnsan evladı için yaşamı anlamsızlaştıran, onu mutsuz kılan “şeytan”ın gizli olduğu yer tam da bu sorunun arkasında saklıdır. Zira insanın, hem üretimin kendisi ile hem de sonuçları ile bağlantısı kopmuştur. Sömürü, eşitsizlik, yabancılaşma… Marx, insanın üretim sürecinde nasıl artı değer üreten bir makineye dönüştüğünü gösterirken onun yalnızca nasıl sömürüldüğünü ve maddi anlamda yoksullaştırıldığını ortaya koymuyordu. Aynı zamanda sınıfsal çıkarların belirlediği bu üretim süreci insani potansiyelleri de yok ediyor; duygusal ve düşünsel bakımdan da yoksullaştırıcı bir rol oynuyordu. Spinoza, umutsuzluk, karamsarlık ve üzüntü halinin esiri durumundaki birey ve toplumların edilginleştiğine ve duyarsızlaştığına dikkat çeker ve bu haldeki bir insan toplumun köleleştirilmesinin ve yönetilmesinin de çok kolay olduğunu söyler. Douglas T. Kenrick ise tersinden bir ifadeyle mutluluğun/yaşama sevincinin insanların fiziksel, duygusal ve düşünsel potansiyellerini gerçekleştirme isteği ve yeteneğini azamiye çıkardığına dikkat çeker. Yabancılaşma teorisini Spinoza’nın ve Kenrick’in bu tespitiyle birleştirerek yeniden yorumlayacak olursak, mutsuzluk ve edilginlik üreten yabancılaşma sürecinin bilinçle örülen bir sınıfsal yönetim stratejisi olduğunu da savlayabiliriz. Ki bence böyledir de…

Kapitalizm “düzene uygun kafaları/insanları” yalnızca eğitimle, askeri sistemle, ideolojik araç ve aygıtlarla değil bizzat üretim sürecinin gayri insani organizasyonu aracılığıyla da üretir. Üretim sürecindeki insan (işçi sınıfının üyesi) ideal bir kurtarıcı olmak bir yana, maddi sömürünün yanı sıra akli ve duygusal melekeleri de tüketilen biriydi. Bu yüzdendir ki Marx’a göre işçi sınıfı toplumu kurtarırken aslında kendisini de kurtarmış olacaktı. Kimileri yabancılaşma teorisini “Genç Marx” parantezine alarak önemsizleştirmeye çalışsalar da, yabancılaşma teorisi artı değer sömürüsünü tamamlayan ve kapitalizmi daha bütünsel şekilde anlamamıza yol açan merkezi önemde bir yaklaşımdır. Bu teori sayesinde kapitalizmin- temelde ve öncelikle işçi sınıfı olmak üzere- bütün insanlığın kendini gerçekleştirmesinin önünde engel olduğunu, tüm toplumsal tabakalara yayılan kronik bir mutsuzluk hali ürettiğini anlayabiliyoruz.

Kapitalizmde mutsuzluk tüm toplumu kapsayan yaygınlıktadır… Aynı zamanda yabancılaşma teorisiyle, mutluluk kaynağının bireysel maddi zenginleşme ve sınırsız tüketim olmadığı bize çok önceden söylenmiş olmaktadır. Nitekim İvan How bu konuda yapılan araştırmalara dayanarak kapitalizmin maddi anlamda kazananı olan zenginlerin de, duygusal ve düşünsel fukaralaşmadan nasibini aldığını, insani varlıklarını gerçekleştiremediklerini ve bundan dolayı da pek mutlu olmadıklarını söylüyor. Zenginliklerin dışsal zenginlikleri, içsel dünyalarının fakirleşmesi pahasına büyüyor zira. Yani bir anlamda kapitalizmin sona erdirilmesi, tek tek zenginlerin de insani potansiyellerini özgür biçimde gerçekleştirme/geliştirme imkanına kavuşmaları anlamına gelecektir.

Mutsuzluğun ekonomi politiği…

İnsanlar öncelikle maddi yoksullukları nedeniyle mutsuzdur. Fiziki varlıklarını zar zor idame ettiren, kendisinin ve çocuklarının yarını hakkında derin endişeler taşıyan, borç harç içinde geçinmeye çalışan bir insanın mutlu olması ne kadar mümkündür? Böylesi bir yaşamın kitlesel bir kaygı bozukluğuna kaynaklık edeceği açık değil mi? Ama diyelim ki bu aynı insan varlığını idame ettirecek düzenli bir işe, gelire ve sosyal güvencelere sahip… Bu kaygıyı/mutsuzluğu daha da azaltacak bir etmendir kuşkusuz. Ama tek başına mutlu olmayı sağlayacak bir etmen de değildir. Zira insan maddi doyumun yanı sıra duygusal ve düşünsel doyuma da ulaşmak ister. Bu tür nispeten düzenli ve yeterli gelir getiren bir işe sahip olanlar ne kadar mutlular ki? Terry Eagleton şunları söylüyor: “Amerika’daki yetişkinlerin neredeyse üçte biri ve İngiltere’deki yetişkinlerin yarıya yakını morallerinin bozuk olduğuna inanırlar… Eşitsizliğin yaygın olduğu İngiltere ve ABD gibi uluslarda, İsveç gibi daha eşitlikçi olanlarına nazaran zihinsel sağlık sorunları daha fazla görülür. Hastalık, işe-okula devamsızlık ve “hasta olduğu halde işe gelme”nin (işe tamamen fiziksel mevcudiyet için gelmek) Amerikan ekonomisine yılda 550 milyar dolara mal olduğu tahmin edilmekte.” Zira ister maddi üretim isterse hizmet üretimi alanı olsun iş sürecimiz bizi yabancılaştıracak, mekanikleştirecek bir biçimde örgütlenmiştir. Taylorizm, Fordizm, esnek üretim, Amerikan ofis sistemi vb. insanı küçülten ve tutsak kılan sistemlerdir. Kararlarına katılmadığımız, sonuçlarına yabancı olduğumuz, salt “maaş ve daha iyi maaş” için orada bulunduğumuz bir mekandır iş yeri. Yeteneklerimizi keşfettiğimiz/geliştirdiğimiz ve kendimizi önemli/iyi hissettiğimiz süreçler değildir orada hüküm süren. Abartılı bir hiyerarşiyle ve kurallar dizgesiyle en temel yükümlülüğümüzün -tıpkı bir asker gibi- itaat olduğu bir iş sürecinin içinde yaratıcı insani potansiyellerin ortaya çıkarılması imkansızdır. Aksine bu üretim mekanları insani potansiyellerimizi bir cendere içerisinde boğar. Bizi her bakımdan vasatlaştırır, robotlaştırır, duygusuzlaştırır… Bu yöntemle sınıfsal egemenlik beynimiz ve ruhumuzda mikro planda inşa edilir. İşyeri denilen mekanlar yalnızca maddi emeğimizin değil ruhumuzun da çalındığı, sömürü ve baskı aygıtlarıdır.

Üretim süreci insani varoluşun temelidir. Buradaki her şey tüm hayatımızı şekillendirir. Ama bu “genel ve indirgemeci” gözüken saptamayla yetinmek istemeyenlere eğitim (üniversite dahil), kentleşme, siyasi partiler, medya sivil toplum kuruluşları vb.’ni düzenleyen mevzuat ve pratiklere bakmalarını salık veririm. Hiçbiri kolektif aklın, yaratıcı emeğin ortaya çıkmasına, insanın kendi potansiyellerini geliştirmesine hizmet eden niteliğe sahip değillerdir. İşlev ve kurumsallaşma bakımından hem kapitalist ekonominin kâr amacına hem de sistemin siyasal planda kendini yeniden üretebilmesi amacına göre dizayn edilmiş yapılanmalardır. Hepsinin insan çıktısı temelde bireyci, rekabetçi, dayanışmacı /kolektivist duygudan yoksun bir profildir.

Kapitalizmde mutsuzluk hali sömürü gibi nesnel süreçlerin de facto(fiili) sonucu değildir yalnızca. Ayrıca uğruna üretim kayıplarını da göze aldığı bilinçli bir yönetim stratejisidir. Gerçek mutluluğu, bile isteye yok eder. Bunun yerine şirketlerinde mutluluk şefi çalıştırarak personelini mesai süresince motive etmeyi ve sosyal hayatta ise hazcı ve tüketimci sanal ve geçici bir mutluluk pazarlama yöntemini ikame eder. Bu okura çok önyargılı hatta kötü niyetli bir yaklaşım gibi gelebilir. Ama eğitimden kentleşmeye (mekan politikası), askeri yapısından idari örgütlenme tercihlerine, aile ve cinsiyet politikalarına kadar uzanan detaylı bir analiz sonucunda, kapitalist tercihlere dair bu yargımızın çok masumane kaçtığının düşünülmesi çok güçlü bir olasılıktır.

Kapitalizmin mutluluk anlayışı…

Jerremy Bentham, mutluluğun acıdan kaçmak ve hazza koşmakla ilgili olduğunu düşünüyordu. İnsanlar özgür iradeleriyle kendilerine en çok ne haz veriyorsa ona yönelmeliydi. Kapitalizm ve piyasa düzeni insana böyle bir seçim olasılığı sunuyordu. Bentham’a göre tam da bu nedenle kapitalizm, insanları seçimlerinde özgürleştirerek ve haz sağlayıcı tüketim olanağı sunarak insanların mutlu olmasını sağlayacak bir sistemdi. Nasıl mı? “Boş zaman”larında haz duyduğu şeyleri yaparak ve özellikle de tüketim alanında haz duygusunu tatmin ederek…. Peki gündüzü maddi, fiziksel, düşünsel ve duygusal anlamda zapturapt altına alınmış, bu açılardan yoksullaştırılmış, iğdiş edilmiş bir insanın gecesinin (boş zaman) bir özgürlük ve mutluluk zamanı haline gelmesini beklemek ne kadar akıl karı olabilir ki?

Üretim sürecini insani potansiyelleri geliştirme eksenli reorganize etmeden, “boş zaman”ı kendi başına insani varoluşun ve insani potansiyellerin geliştirilebileceği bir özgürlük alanı olarak düşünmek ne kadar olasıdır? “Boş zaman”ların en belirleyici niteliği, sistemin ekonomik ve siyasal yeniden üretimi amacıyla yönlendirilmiş zamanlar olması değil mi? Dahası insanların çoğunluğunun haz duyacağı etkinlik ve tüketim nesnelerine ulaşması ne kadar mümkün olacaktır? Velev ki ulaştılar, sadece ya da temelde hazza koşmak ve tüketim insanı mutlu kılabilir mi? Yoksa “dolu zamanlarımızı” esir alan ve bizi mutsuzluğa sevk eden sistem, William Davies’in tanımlamasıyla bir “Mutluluk Endüstrisi” (The Happiness Industry) oluşturarak “mutluluk açığımızı kazanca dönüştürmek”, bu yolla boş zamanlarımızı da denetim altına alarak, bizim kolay yönetilebilir “mutsuzlar sürüsü” halimizi pekiştirmek mi istemektedir?

Şimdilik burada noktalayalım…

Mahmut ÜSTÜN

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?