‘Leyla ile Mecnun’un yönetmeni Onur Ünlü: “İnsan doğduğu andan itibaren sağcıdır”

‘Leyla ile Mecnun’ dizisinin yönetmeni Onur Ünlü: “Ayakta kalma dürtüsü gereği insan doğduğu andan itibaren sağcıdır. Yaşama iç güdüsü insanı sağcı yapıyor. Buna yabancılaşmak, bundan özgürleşmek özel bir çaba gerektirir. Bu çabayı göstermezsen, sağcı olarak ölür gidersin.”

Onur Ünlü, kendisine yöneltilen “Ülkede 70 binin üzerinde öğrenci, yüzlerce gazeteci, akademisyen tutuklu. Bunları bilmiyorlar mıdır mesela?” sorusuna “Ne diyebilirim ki buna? Devlete karşı gelirsen tutuklanırsın. Sistem sana devlete karşı gelmemeyi öğretiyor ve senin bu sistemin kölesi olman gerekiyor. Köle olmayı reddedersen tutuklanırsın.” dedi.

Artı Gerçek’ten Seran VRESKALA, ünlü yönetmen Onur Ünlü ile söyleşti. “Absürt filmlerin absürt yönetmeniyle normal bir söyleşi yapacak değildik” diyen Vreskala, Onur Ünlü’ye hem vizyona girecek yeni filmi hem de hayata bakışıyla ilgili sorular sordu.

Onur Ünlü, vizyona girecek ‘Put Şeylere’ isimli filminde ‘Tanrıya bakışını’, oluşturduğu yeni akımı, hikayelerinin dayanığını anlatırken hayata dair duruşu hakkında da bilgiler verdi.

Söz konusu röportajdan öne çıkan bölümler şöyle:


“- Bu sektöre girdiğinizden beri o kadar çok şekil değiştirmişsiniz ki! Deli Yürek dizisinin senaryosunu yazan bir karakterden bu hale dönüşmek kolay olmamalı.
O zaman 25 yaşımdaydım ve senaryo ekibindeydim. Sektörü, seti öğrenmeye çalışıyordum, Osman Hoca da bana ufak bir rol yazdı ve öyle başladım, yoksa oyuncu falan değilim. Şekil değiştiriyorum çünkü çok düşünüyorum. Yaptığım şeylerin üzerinde de düşünüyorum. Sinemanın ne olduğuyla ilgili çok düşünürüm. Yazarken de yazının ne olduğuyla ilgilenirim.

– İlginçtir çoğu eleştirmen (son filmi ‘Put Şeylere’ ile ilgili) bu kavramı kullanmış ve bunun yeni bir akım olduğunu söylüyorlar.
(Gülüyor) O lafı ben ettim, onlar da kullanmış, çok takip etmiyorum. Biraz da başka isim bulamadığım için böyle bir şey kullandım gerçi. Dramaturji üzerine çok düşünüyorum, o birazcık kapsamlı bir konu. Bir orta sınıf sanatı olarak sinema estetikten çok etik bir problem bence. Orta sınıfın ahlaki algısıyla kısıtlandığını ve boğulduğunu düşünüyorum. Bu yüzden şu anda özgür olmayan, tutsak bir sinema var.

– Neden?
Çünkü sinemayla ilgili kararları orta sınıf veriyor ve verdikleri kararları da görüyoruz. Orta sınıf bir şey olsaydı dünya böyle olmazdı. Her konuda yanıldıkları gibi bu konuda da yanılıyorlar. Sinemanın bir çeşit ürünü olmasıyla ilgilenmeyerek sadece kendi bildikleri şekilde yönlendirilmelerinin gerektiğini düşünüyorlar. Orta sınıf yeniye açık değil. Dolayısıyla sürekli onaylamak ve onaylanmak istiyor. Onaylamadığı şeyin doğru olmadığını düşünüyor. Bu ahlaken de böyle… Kendi onayladığı şeylerin iyi olduğu yönünde korkunç bir yanlış algısı var. Bu onaylayıp onaylanmama süreci sinemayı bir yere koyup hapsetti.

– İnsan olarak özümüzde onaylanma ihtiyacı var zaten. Bireysel olarak ebeveynin, patronun, eşin vs. onayına ihtiyaç duyuyoruz. Bu aynı zamanda sosyolojik bir durum. Bu da sinemaya yansıyor galiba.
Evet ama bundan kurtulmamız, özgürleşmemiz gerekiyor. Orta sınıf da bu özgürleşme sürecine girmez çünkü bu büyük bir risktir. Kendinden tamamen vazgeçmesi, bildiği her şeyi unutması ve her şeyi yeniden kurması gerekir.

BEN KENDİM BİZZAT RECEP İVEDİK FİLMLERİNİN YAPILMASININ TEMİNATIYIM

– Bu yüzden mi Recep İvedik gibi filmler gişede hasılat rekorları kırıyor?
Bunun etkisi olabilir. O filmle ilgili bir derdim yok benim. O tip filmlerin paradoksu o filmlerden kazanılan paralar, Kültür Bakanlığı aracılığıyla daha sonra yüce, olağanüstü, büyük, derinlikli filmlerin yapılmasına olanak veriyor. Recep İvedik’e atıp tutanlar, o filmin kazandığı ve bakanlığa aktarılan paralardan bütçe yapıp film yapıyorlar. Burada mühim bir paradoks var. Bu konuda tamamen yanılıyor, tamamen saçmalıyorlar. O yüzden o film hakkında eleştirel bir şey söyleyemem.

– O filmle ilgili rahatsız eden şey üslup ve bu üslubun karşılık bulması… Zaten siyaset ve toplum dili de çok avam, basit, ucuz ve çirkin bir hale döndüğü ve bunlarla her gün yüz yüze geldiğimiz için bu durum sinemaya da yansıyor, dolayısıyla da filmde geçen bazı diyaloglar fiziki anlamda midemi bulandırıyor.
Bu dediğiniz gibi taleple ilgili. Ben de izlemeye çalışıyorum, çok başarılı olduğum söylenemez ama buna yapacak bir şey yok. Burada çok önemli bir detay var; eğer eleştiri işini abartırsak, bu bizi Allah muhafaza faşizme doğru götürür. Bu filmler yapılmasın demenin sonucu budur ve bu ahmaklık olur. Ben sadece filmler için değil, kimseye bu yapılsın bu yapılmasın diyemem, bu beni aşar. Aşmanın ötesinde böyle söyleyenlerin karşısında ben dururum. Ben kendim bizzat Recep İvedik filmlerinin yapılmasının teminatıyım.

– Demokratik dramaturji dediğiniz de bu oluyor galiba.
Evet. Bunun aksi dediğim gibi bizi faşizme götürür. Sinemada yapılan keşiflerin biraz daha ciddiye alınması gerekiyor. Aristoteles’in bundan yaklaşık 2500 sene evvel kuramlaştırdığı dramaturjinin artık işlemeyen, şu anki sisteme uymayan yanları var. Şu anki dünyayı ve geldiği yeri açıklama konusunda bocaladığı yerler var. Hep söylerim; bir dramatik yapı içerisindeki ölüm anını başka türlü tanımlayabilirsek bütün yapı çözülüyor. Bir insan öldüğü halde orada olmaya devam ediyorsa, elimizdeki bütün dramaturji dağılıyor. Bunun bilimsel bir tarafı da var.

– Bilim insanlarının ispatladığı 21 gramlık ruh meselesi mi?
Hayır. Atom altı parçacıklardan bahsediyorum. Oradaki o temel belirsizlik, aynı elektronun aynı anda iki yerde olabilmesinin ispatlanmış olması, artık bizim dramaturjiyle ilgili bazı şeyleri yeniden düşünmemizi sağlamalı! Enerjinin korunumu yasasının temel ilkesi olan, bir şeyin yoktan var olamayacağı ve vardan yok olamayacağı fikrinin atom altı parçacıklar düzeyinde bilimsel olarak tersinin ispatlanmış olması, bence bize birçok konuda alan açıyor, sadece dramaturjiyle ilgili de değil. Özellikle benim gibi verileri olan bilgileri arayanlar için bu bilimsel bir dayanaktır.

– O yüzden mi anneniz için yazdığınız şiirde ‘fazla uzağa gitmiş olamaz!’ diyorsunuz?
O yüzden demiyorum. Şiir akli bir süreç değildir. Eseri kurarken analitik bir yönteme ihtiyaç vardır fakat keşif analitik bir yöntem değildir. Dolayısıyla bir şiirde ya da bir filmde bu kesin bu anlama geliyor diyemeyiz. Ben öyle densin diye filmlerimin içine bir sürü oyun koyarım ve seyirci de buna atlar. Halbuki öyle değildir. Seyirciyle oynamayı seviyorum ama seyirciyi ciddiye alan bir yönetmenim aynı zamanda. Bir filmi, bir eseri oyun gibi düşünürsek -ki öyledir- seyirciyi her zaman o oyuna katmaya çalışırım, onu dışarıda bırakmak istemem.

– Ama seyirciyi dövüyorsunuz da! Bayağı şiddetli tokatlıyorsunuz onları!
Evet, çünkü o tokatları daha önce ben yiyorum keşif sırasında. Kendi yediğim tokatları da filmi yaparken seyirciye atıyorum. Ben taşıyıcıyım sadece, orada yokum bile. O keşif aslında bana ait bile değil! Ben sadece bir nevi iletkenim. O yüzden üzerimde durmasın bir an evvel gitsin diye yapıyorum bunları. Benden gitmeleri beni hafifletiyor, aksi beni kımıldayamaz hale getirir.
….
– Bu filmizi David Lynch’in ‘Lost Highway’ filmine benzettim. Orada kıskançlık duygusu somut bir hale bürünüp ürkütücü bir insan olarak karşımıza çıkmıştı. Sizin filminizde de Öner Erkan’ın canlandırdığı kendi kendine konuşan fakat kimsenin dinlemediği tekerlekli sandalyedeki engelli karakter sanki vicdanmış gibi geldi bana. Bir insana bağlı olmasını ve sadece o izin verdiği zaman sesini çıkarabilmesini böyle yorumladım.
Olabilir. Sizin kafanızdaki metnin içine öyle oturduysa öyledir o zaman.

-Sizin kafanızda nasıl bir yere oturuyor peki?
Benim kafamda öyle net ifadeler, onları temsil alanlarıyla ilgili bilgiler yok. Bu daha çok hisle ilgili bir şey. Bu filmde biraz şiir dramaturjisi kullandım. Tekrarlar, kopukluklar, başa dönmeler, ucunun bir yere varmaması; sürekli yüksek bir duygu olmasını istediğim için…

– Kamera bile stabil değil bazı yerlerde; bu yüzden mi?
Evet. Sürekli yüksek bir duygu olsun istedim. Seyirci analitik olarak bakmaktan vazgeçsin -ki bu da bir orta sınıf hastalığıdır, üstelik analitiği kullanamaz ama öyle bakar- diye. Nedense önce anlamak ister, oysa bir esere anlamak için bakılmaz. Hissetmek için bakılması lazım! Bu yüzden bir eser doğru ya da yanlış olmaz, güzel ya da çirkin olur.

– Filmde bile bile maddi bir hata da yapmışsınız ve bulanların size ulaşmasını istiyorsunuz.
Evet. Bu da benim seyirciyle oynama ve dikkatini toplama şeklim.

BENİ TANRIYI ÖLDÜRDÜĞÜM İÇİN ÖLDÜRECEK İNSANLAR BU FİLMİ İZLEMEYECEK ZATEN

-Yazdığınız şiirlerde de hep putlara göndermeler var.
Evet, tamam put kuvvetli bir imge benim için, bu filmde de bu yüzden kullandım. Mesela kanibalizm (yamyamcılık) üzerine bir şeyler de koyacaktım, daha evvel de çalışmıştım biraz ama bütün film onun üzerinden gidecek kadar kuvvetli gelmedi bana. Daha evvel de yapılmıştı ve dünyada bir sürü güzel örneği de var ama bu filme olmazdı.

– İyi de filmde bir insan kolunun pişirildiği ve parmaklarının kızartıldığı bir sahne var zaten.
Bu yüzden bir durum olarak filmin içine koydum; kanibalizmin kendisini koymadım ama üzerinden geçtim.

– Parmakların kızartılması ve yenmesi, yazının parmaklarla yazılıyor olmasıyla mı ilgili?
Olabilir. Bilmiyorum. O an aklıma o geldi.

– Toplumda tu kaka gördüğümüz, putlaştırdığımız ne varsa bu filmin içine atmışsınız. Tanrının bir kadın olması, hatta sevişen bir kadın olması, insanları uyuşturan bir torbacı karakteri, lezbiyen sahneler gibi unsurlar var; ama asıl tokadımızı daha ilk sahnede yiyoruz.
Doğru. Öyle bir şey var tabii ki. Tabu olan bir sürü mevzu var filmin içinde. Elimde sopayla daldım filmin içine ve izleyen herkese giriştim. Önüme gelene vurdum. Bu niye yapılmıyor anlamıyorum mesela. Bir sürü eşcinsel yönetmenimiz var ama doğru düzgün bir eşcinsel filmimiz yok.

– Ferzan Özpetek’in ‘Hamam’ filmi çok iyi bir örnektir aslında.
Bir tane yapılmış ama bunların üzerine gidilmiyor mesela. Bu niye yapılmıyor? Niye kimse bu alana girmiyor?

– Coğrafyadan kaynaklı olabilir mi?
E, ben yapıyorum işte. Bu coğrafyada yapıyorum.

– Şimdi siz zaten ‘tuhaf’ bir yönetmen olarak bilindiğiniz için tepkiler daha normal olabilir ama bunu gerçek bir eşcinsel yapsa daha mı çok dövülür acaba?
Böyle düşünerek iş yapılmaz ki! Ben de burada yaşıyorum. Bir sürü riskli mevzuya giriyorum; ne olacak ki? Öldürecekler mi beni? Deli mi diyecekler?

– E, tehdit alıyormuşsunuz zaten.
Birkaç tane var, avukatım da dilekçede öyle şeyler yazmış ama ben buna dayanarak yaşayamam ki! Hadi diyelim çok tehdit alıyorum, eee?

Bu ülkede ensesinde Allah dövmesi var diye bir barmeni öldürdüler, hatırlarsanız. Siz burada tanrıyı öldürüyorsunuz mesela.
Beni tanrıyı öldürdüğüm için öldürecek insanlar bu filmi izlemeyecek ki zaten.

– İzlemese de sosyal medyada görecekler ve sosyal linç gibi insanların hayatlarını mahveden bir unsur da var.
Saldırsınlar. Bunu göze alman gerekir zaten ama ben bunlarla ilgilenmiyorum ki! Bunu düşünemem yani. Düşünsem bu durum beni Allah muhafaza oto sansüre götürür. Daha büyük bir sorun olabilir mi yazan çizen birisi için? Yaptıklarımı özellikle kışkırtmak için yapmıyorum; bir ruh hali içerisindeyim ve onu yansıtıyorum, o kadar! Bu yüzden hiçbir filmim bir diğerine benzemez. Topluma yol gösterme, aydınlatma, mesaj verme gibi şeylerle işim olmaz benim.

– Öğreten adam pozisyonunu reddediyorsunuz.
Evet çünkü bildiklerim bilmediklerime yetmiyor zaten. Kime ne öğreteceğim? Bu benim keşfim, bu keşif daha evvel 1800 yıl evvel keşfedilmiş olabilir ama bu da onun sorunu… Bu da benim sorunum. Dünyada boşa vakit kaybetmemem lazım, buradaysam eğer hakkını vermeliyim. Bu kadar basit. Herkes öyle yapmıyor mu? Yapmak durumunda değil mi?

– Mesela ‘Polis’ filminizde bir sahnede okunan Arapça ayetin altına Türkçe mealini de yazdınız ve bunu yapan ilk yönetmensiniz sanırım.
Galiba. Türk filmlerinde ayet okunur ama ne okunduğu bilinmez. Ayetin meali o sırada karakterin duygusuyla da örtüşüyordu; basit bir çığlık aslında, onun bir gelenekle alakası yok!

ALLAH SANCISI ÇEKİYORUM

– İslamcı bir gelenekten geldiğinizi söylüyorlar ama.
Hayır ben hiçbir gelenekten gelmiyorum. Öğretmen çocuğuyum.

Kuran’la ilgilendiğiniz için olabilir mi?
Olabilir. Öyle söyleyenler var ama ben bir geleneğe ait değilim. Düzenli olarak ibadet ettiğim zamanlar oldu, hala zaman zaman kendime göre bir şeyler yapıyorum ama bir geleneğin içinde olmadım, kişisel olarak ilgilendim hep. Gelsem geldim derim zaten. Kuran’la ve içindeki meselelerle uzun yıllar çok uğraştım. Cahit Zarifoğlu, Raskolnikov (Dostoyevski’nin Suç ve Ceza romanının baş karakteri) için ‘Allah sancısı çekiyor’ der, tamam mı? Benimki de böyle bir durum, Allah sancısını ben de çekiyorum. Yıllardır bu böyle.

– Filmde ‘Arapların kralı Muhammed’in tanrısı’ tanımlamasını üst üste tekrarlıyorsunuz.
Çağrı filminde öyle diyorlardı. O tanımlamayı biz severdik ve kendi aramızda da öyle konuşurduk. Çünkü Öner’in oynadığı karakterin bir tanrısı varsa o Spinoza’cı bir tanrı yani; dolayısıyla bizim anladığımız anlamda bir tanrı değil o yani!

SIRRI AĞABEY ÇOK İYİ BİR KOMEDİ USTASI ÇÜNKÜ GERÇEK MİZAH GERÇEK ACIDAN ÇIKAR

Sırrı Süreyya Önder ile çok güzel bir etkileşiminiz var. Bir proje yapmıştınız beraber, çok güzel tepkiler almıştı. Yine bir şeyler yapmayı düşünüyor musunuz?
Olabilir. Cezaevine girmek üzere, girmezse neden olmasın! Şu an bir üst mahkemenin kararı bekleniyor, 2 sene 8 ay bir yatarı var. Gerçi girse de yapabiliriz çünkü o her şeyi yapabilir. Sırrı Ağabeyi çok seviyorum, çok şey öğrendim ondan. Çok iyi bir komedi ustası; gerçek mizah gerçek acıdan çıkar. Yeterince acı çekmeyen insanın mizah duygusu olmaz. Çünkü acıyla mizah sayesinde baş edebilirsin. Sırrı Ağabey de acıya mizahla yaklaşıyor. Öyle mücadele ediyor. Ve ortaya saf gerçek çıkıyor. Acı dediğin saf gerçektir. Ciddi bir konuyu komik söylersin ve içinde gerçek vardır onun.

– Filmde Dostoyevski için faşist diyorsunuz.
Evet, ileri derecede sağcıdır çünkü. Biraz tahrik edici, provokatif bir tarafım var benim. O tarafımı, insanları dürtmeyi seviyorum. Bir kere şunu ayırt etmek lazım; orada ben değil karakter konuşuyor. Adam manyağın teki ama çok tatlı ve çaresiz bir adam. Öner de iyi bir yerden aldı. Çok az bir zaman vardı hazırlanmaları için ama herkes de çok iyi bir iş çıkardı.

İNSAN DOĞDUĞU ANDAN İTİBAREN SAĞCIDIR

– Dünyayı ele geçiren faşizm dalgası için ne diyorsunuz?
Ne zaman değildi ki? Bu hep böyleydi çünkü dünya sağcı bir yerdir. Ayakta kalma dürtüsü gereği insan doğduğu andan itibaren sağcıdır. Yaşama iç güdüsü insanı sağcı yapıyor. Buna yabancılaşmak, bundan özgürleşmek özel bir çaba gerektirir. Bu çabayı göstermezsen, sağcı olarak ölür gidersin.

– O zaman aslında bizler normal olanı mı yaşıyoruz?
Biz insanlar bu kadarız. Elimizden gelen bu çünkü. Buna yapacak bir şey yok çünkü Türkiye bu! Türkiye dünyanın Adapazarı’dır. Biz buyuz, dünya da böyle. Düzen bu. Düzene karşı gelirsen, yabancılaşırsın. Kendimizden çok fazla şey bekleyemeyiz ama ne olursa olsun ben her zaman bildiğimi yapmaya devam edeceğim. Hangi çılgın bana zincir vuracakmış şaşarım! Sızlanan insanları sevmem; bir şeyler yapmak lazım sızlanmak yerine.

– Emek Sineması protestosunda en önde siz vardınız.
İşte o bir şey yapmaktır. İstemediğin durumlarda oturup ah ah vah vah demek sızlanmaktır; ben de sızlanmayı sevmediğim için bir şey yapmaya çalışıyorum. Bir işe yarayıp yaramaması önemli değil orada, önemli olan İbrahim’in ateşine su taşıyan karınca olmaktır. Nerede durduğun belli olsun yani.

– Tarafın belli olsun diyorsunuz ya; sanat ve siyasetin iç içe geçtiği bir dönemde yandaş medyaya röportaj veren mesela Orhan Gencebay ya da Erdal Beşikçioğlu gibi isimler tepki alıyor.
Faşizm budur. Fikre tahammül yetişkinliğin özelliklerinden biridir. Bir fikre tahammül edemiyorsan yetişkin değilsindir. Öyle değilsen de o zaman o düzeyde konuşamayız seninle.

– Peki, baskıcı olduğunu bildiğiniz halde o kişinin yanında durmak bir anlamda yanlışın yanında durmak değil mi? Bunu bilmenize rağmen onu desteklemeniz sizin etik anlayışınızı sorgulatmaz mı?
Ama onlar öyle düşünmüyor ki! Adam bunu söylerken ya da onu desteklerken faşist olduğunu düşünmüyor ki! Dolayısıyla aslında masum. O öyle düşünmediği için sen onu yargılıyorsan, bu durumda faşist sen oluyorsun.

– Ülkede 70 binin üzerinde öğrenci, yüzlerce gazeteci, akademisyen tutuklu. Bunları bilmiyorlar mıdır mesela?
Ne diyebilirim ki buna? Devlete karşı gelirsen tutuklanırsın. O düzeyde düşünürsen çok mantıklı değil mi?

– Hepsi “terörist” mi yani?
Evet. Devlete karşı geliyorsun çünkü. Sistem sana devlete karşı gelmemeyi öğretiyor ve senin bu sistemin kölesi olman gerekiyor. Köle olmayı reddedersen tutuklanırsın. Bu, bu kadar basit bir mantık, matematik. Çok nettir. Sol çok net değildir bu yüzden devamlı eleştirilir, halbuki sağ çok nettir. Tertemiz bir kafadır. Kendi gibi düşünmeyeni yok eder. Devlete karşı gelen kötüdür, kötü olan hapse girer.

Söyleşinin tamamı

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?