Lübnan tarihi ve seçimler üzerine söyleşi (2) / Ferhat AKTAŞ

Lübnan tarihi ve seçimler üzerine söyleşi (2)

Söyleşimizin ilk bölümünü buradan okuyabilirsiniz.

Ferhat Aktaş: Lübnan iç siyasetinden bahsedilirken genellikle hatırı sayılır nüfusu olan şahıs ve ailelere dikkat çekilir. Bahse konu olan ailelerin siyaset alanına etkisi nedir?

Tevfik Usluoğlu: Evet, bu sorunuzdan yola çıkarak gelelim Lübnan gerçekliği hangi değerlerin üzerine oturduğuna. Tabi Suriye Arap devletlerinin onayını alarak Taif anlaşması ile Lübnan’a müdahale ediyor ve barış ortamının tesis edilmesi için büyük çaba sarf ediyor. Refik Hariri suikastına kadar orada kalıyor. Lübnan’da belirleyici olan 1926 anayasası, 1960 yasası, 1989 Taif anlaşması ve en son 6 Mayıs 2018’den önce seçimlerle ilgili yapılan yeni düzenleme şeklindeki kanundur. Yani bu saydığımız anayasal ve yasal prosedürler üzerinden iç siyasal denklem şekilleniyor. Bunun dışında Lübnan büyük ailelerin etkisi altında kalan bir devlet. Gelelim hangi ailelerin etkili olduğuna. Bunları tek tek sayalım:

-Hariri ailesi, Refik ve ardından gelen Saad Hariri, Müstakbel Hareketi- Saad Hariri, Lübnan Başbakanıdır.

-Nebih Berri- Şii Emel Hareketi- Berri, Parlamento başkanıdır.

-Mişel Avn- Maruni Hristiyan Özgür Yurtseverler Hareketi- Avn, halihazırdaki Cumhurbaşkanıdır ve kendisi aynı zamanda eski ordu komutanı. Daha önceleri Suriye karşıtıydı. Suriye’ye karşı savaştı ve Fransa’ya kaçtı. Daha sonraları eski tutumunu değiştirdi, Suriye yönetimi ve Hizbullah’la barışmak için Şam’a geldi.

-Seyyid Hasan Nasrallah- Hizbullah Hareketi Genel Sekreteri. Ondan önce de Hizbullah’ın kurucusu olarak bilinen şehit Abbas el-Musavi vardı.

-Mecit Arslan, Dürzi kökenli. Lübnan bağımsızlık savaşının sembol isimlerinden biridir. 1983’te vefat ediyor. Şu an Talal Arslan Dürzi Lübnan Demokrat Partisi lideri olarak bu süreci sürdürüyor. Suriye ve Hizbullah’ın müttefikidir.

-Dürzi Canbolatlar. Fuat, Kemal ve son olarak gelen Velid Canbolat. Bunlar sürece göre hareket eden, kimi zaman Suriye’yle birlikte kimi zaman Suriye karşıtı cepheyle hareket eden bir yapı. Lübnan seçimlerinde de kilit rol oynuyorlar.

-Lahud ailesi, Maruni Hristiyan. Lahudlar aslen Türkiye Adapazarı kökenli Ermeni bir ailedir. Sonradan Maruniliği benimsemişler. Selim Lahud, Nesip Lahud ve Emil Lahud… Emil Lahud, 2006 yılına kadar Cumhurbaşkanlığı görevi yürüttü. Suriye yanlısıdır.

-Cemayel ailesi. Maruni kökenli. Beşir Cemayel, Emin ve Pierre Cemayel. Bu aile Suriye karşıtlığıyla bilinir. Lübnan iç savaşında Falanjist Güçlere liderlik ederek yıkıcı temelde aktif rol oynadılar.

-Cağcağ ailesi. Maruni. Semir Cağcağ, Batı ve İsrail yanlısıdır. Lübnan Güçleri adlı oluşumun komutanı diye bilinir. Suriye karşıtlığıyla da ünlüdür.

-Franciye ailesi, Maruni kökenli. Suriye yanlısıdır. Süleyman Franciye, Marada Hareketinin lideriydi. Ardından oğlu Tony Franciye geldi. Süleyman Franciye bir dönem Cumhurbaşkanlığı yaptı. Ancak oğlu Tony Franciye’nin eşi ve kızıyla birlikte katledilmesine şahit oldu. Katledilmelerinde Batı ve İsrail işbirlikçisi Semir Cağcağ’ın rol oynadığı ileri sürülür. Bugün Madara Hareketinin liderliğini torun Süleyman Franciye yürütmektedir.

-Ba’riniler, Sünni kökenli. Velid Bahrini ve oğlu Vecid Bahrini. Akkar, Trablus hattında etkinler. Akılda kalması için vurgularsak; Lübnan’daki Sünni nüfusun ağırlığı ülkenin kuzeyindedir. Ba’rini ailesinin liderlik ettiği politik hareket Suriye yanlısıdır.

-Kerami ailesi. Ömer Kerami, eski Başbakan. Suriye yanlısıdır. Bu aile siyaset alanında oldukça aktiftir ve son seçimde oğlu milletvekili seçildi.

-İyd ailesi, Alevi kökenli. Yusuf Ali İyd, Bedir İyd, Muhammed Ali İyd, Mustafa İyd, Rıfat İyd… Yusuf Ali İyd vefat etti, kardeşi Bedir İyd katledildi. Lübnan Arap Demokrat Partisinin liderliğini bu aile yapıyor.

Ve buna benzer birçok aileden söz edilebilir. Lübnan siyasetinde köklü ailelerin oynadığı rol ortada. Yani dededen toruna kadar devredilen bir siyasi gelenek var. Sürekli siyasette aktif olan aileler belirleyici oluyor.

Ferhat Aktaş: Hocam, 6 Mayıs’ta gerçekleşen parlamento seçimlerine gelirsek, kazanan-kaybeden taraflar denklemini kurarak görüşlerinizi ifade etmenizi istiyorum, seçim sonuçları nasıl bir tablo ortaya çıkardı?

Tevfik Usluoğlu: 6 Mayıs seçimlerine gelirsek; Suriye’ye yönelik emperyalist-siyonist devletlerin gerçekleştirdiği müdahale-saldırı sonrası Lübnan siyaseti de tıkanmıştı. Suriye’de büyük oranda rahatlamayla birlikte Lübnan seçimleri gündeme gelebildi. Seçimlerden önce 1960 yasasındaki ittifaklara ve en çok oyu alan ittifak vekillerin belirlenmesi yerine nispi anlamda ittifaklar dışında listelerin belirleyici olması yönünde bir karar alındı. Buna göre bir düzenleme yapıldı. Dolayısıyla partilerden öte listeler öne çıktığı için temsiliyet anlamında daha adil bir yönelime girildi ve bundan dolayı klasik Lübnan siyaseti kısmen aşıldı. Bu da açıkçası Direniş Eksenine yaradı.

Ferhat Aktaş: Bu tespitlerinize bir dipnot olarak şunları söyleyebilirim; 10 yıl önceki seçimlerde Suriye yanlısı olan Hizbullah, Emel, Özgür Yurtseverler gibi hareket-partilerin bulunduğu 8 Mart ittifakı-Koalisyonu daha fazla oy almasına rağmen eski seçim yasasından kaynaklı daha az oy alan Suriye karşıtı 14 Mart ittifakı parlamentoda sandalye sayısında üstünlüğü elde etti ve seçimin galibi sayıldı. Bu son çıkan yeni yasayla birlikte gerçekleşen seçimlerde temsilde adaletsizlikte sizin de ifade ettiğiniz gibi bir şekilde ortadan kaldırıldı ve sandıkta da bunun pozitif yansımalarını gördük.

Tevfik Usluoğlu: Şöyle ifade edelim; Refik Hariri’nin suikastla öldürülmesinin ertesinde Suriye’nin Lübnan’dan çekilmesi için uluslararası bir baskı oluştu. Suriye’nin Lübnan’da bulunmasını istemeyen Müstakbel Hareketi ve çevresi ‘sedir devrimi’ eylemleri adı altında sokakları terörize eden yürüyüşler gerçekleştirdi.

Ferhat Aktaş: Anlaşılması açısından soruyorum; Suriye’nin Lübnan’da askeri güç bulundurmasının sebebi neydi, daha doğrusu garantör müydü yoksa ilhak amaçlı mı oradaydı?

Tevfik Usluoğlu: Taif anlaşmasının bir gereği olarak oradaydı. İç savaşın tamamen bitirilmesi ve Lübnan’da barış ortamının tesis edilebilmesi için tüm Arap Devletlerinin onayıyla imzalanan Taif anlaşması (1989) çerçevesinde askeri güç konumlandırdı. Yani, Suudi Arabistan dahil diğer tüm Arap rejimlerin parçası olduğu anlaşmayla Lübnan’daydı. Suriye Ordusunun oradaki varlığı bu bağlamda Lübnan’da uzun yıllar süren istikrarın ve farklı kesimler arasında sağlıklı koordinasyon ve iletişimin gelişmesine çok büyük katkısı oldu.

2006 yılında biraz önce bahsettiğim gibi Suriye karşıtları ‘sedir devrimi’ ya da ‘Lübnan’ın yeniden bağımsızlığı hareketi’ adı altında gösteriler gerçekleştirdiler. Bu gösterilere katılan bileşenler gösterilerin başlama tarihi olan 14 Mart koalisyonu adıyla anıldı. Bunların karşısında da Suriye’nin Lübnan’a katkılarını selamlamak için yapılan gösterilere katılan bileşenlerde 8 Mart koalisyonu olarak ifade edildi. Bu temel üzerinden ülke siyaseti iki kampa ayrıldı. 8 Mart ittifakı içinde Şii Hizbullah, Emel Hareketi, Marunilerin Özgür Yurtseverler Hareketi, Ermeni Devrimci Taşnak Partisi, Dürzi Demokrat Partisi, Sünni Nadef Hareketi ve Alevi Arap Demokrat Partisi gibi güçler yer alıyordu. Bunun dışında birçok isim daha sayabiliriz. 14 Mart ittifakı içinde de Sünni Müstakbel Hareketi, Maruni Lübnan Güçleri, Lübnan Ulusal Bloku, Bağımsızlık Hareketi, Ermeni Hıncak Partisi, Ermeni Demokratik Liberal Partisi, Özgür Şii Hareketi ve Dürzi İlerici Sosyalist Parti’dir. Parlamento dağılımı 64 Müslüman, 64 Hristiyan şeklinde oluyor. Son seçimin içeriğine dair değerlendirmelere geçmeden önce dini-mezhebi taksimat gerçeğinin sandalye dağılımına yansımaları hakkında veriler paylaşalım. Hristiyanlar arası sandalye dağılımı şöyle gerçekleşiyordu:

34 Katolik Maruni, 14 Rum Ortodoks, 8 Rum Katolik, 5 Ermeni Ortodoks, 1 Ermeni Katolik, 1 Protestan ve diğer küçük Hristiyan gruplar içinde 1 milletvekili şeklindedir. Buna karşılık Müslümanlar arası milletvekili dağılımı şu şekildeydi; 27 Sünni, 27 Şii, 8 Dürzi ve 2 Alevi vekil olmak üzere toplamda karşılıklı 64 sandalye dağılımı oluyordu.

6 Mayıs seçimlerde çıkan sonuca bakarsak ortaya çıkan tablo şu şekilde oldu. Hizbullah- Emel listesi 29 sandalye kazandı, Özgür Yurtseverler Hareketi 26 ve Müstakbel Hareketi 18 sandalye aldı. 2’si kadın 7 bağımsız vekil meclise girdi. Suriye Sosyal Milliyetçi Partisi 3 sandalye kazandı. Bu parti hem Lübnan hem de Suriye’de faaliyet gösteriyor. Marada Hareketi 2, Hazm Hareketi 4, Velid Canbolat-İSP 8, Lübnan Güçleri 15, Lübnan Katolik Partisi 3 ve yine farklı parti ve bağımsız şahsiyetler arasında paylaşılan sandalyeler oldu. Tabi yasa gereği Başbakan Sünni olması gerektiği için Saad Hariri’nin partisi 18 sandalye de alsa Hariri Başbakan olacak. Ama Direniş Ekseni bir sınavdan geçti ve hem ahlaki hem de siyasi anlamda bir zafer kazandı diyebiliriz. Bu süreçte İsrail Eğitim Bakanı Naftali Bentt, İsrail rejimi adına Lübnan’ı tehdit etti ve ‘’Hizbullah eşittir Lübnan’’ dedi.

Ferhat Aktaş: Siyonist rejimin Eğitim Bakanı bu çıkarımı yaparak neyi ifade etmek istedi?

Tevfik Usluoğlu: Amerika’da Lübnan’ın mukavemet gücü Hizbullah ‘terör örgütü’ olarak kabul edilmektedir. Bu aynı zamanda Siyonist bakış açısıdır dolayısıyla direnişçi olan, bölgede mazlum halkların yanında duran Hizbullah’a yönelik siyo-emperyalist düşmanın bir tehdit mesajı olarak algılamak gerekir.

Ferhat Aktaş: Yine son olarak ABD Hazine Bakanlığının, Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah ve bir dizi yönetici hakkında aldığı ‘yaptırım kararını’ seçim sonuçlarına dönük emperyal hazımsızlığın somutlaşmış hali olarak görebilir miyiz?

Tevfik Usluoğlu: Aynen öyledir. Konumuzla alakalı yine birkaç ekleme daha yapabiliriz. 9-10 yıl sonra gündeme gelen seçimlerde Hizbullah ve 8 Mart ittifakı bileşenleri zaferini ilan etti. Saad Hariri’nin Müstakbel Hareketi büyük oy kaybederek parlamentodaki her 3 sandalyesinden 1’ini kaybetti. Lübnan seçimleri İsrail ve Amerika karşıtı Direniş Ekseni’nin siyasi ve ahlaki zaferi olarak nitelendirilebilecek durumdadır. Suriye yanlılarının elde ettiği seçim zaferi şu şekilde de yorumlanabilir; 2006’dan sonra 2018’de Suriye tekrardan Lübnan’a geri döndü. Süleyman Franciye, Ömer Kerami, Vecid Ba’rini, Emil Lahud çevresinin, Emel Hareketinin, Hizbullah’ın, Alevi vekillerin mecliste çoğunluğu alarak elde ettikleri zafer Suriye ve eksenin zaferi olarak adlandırılabilir.

Ferhat Aktaş: Burada araya girerek size bir soru daha sormak istiyorum. Alevi milletvekillerinden bahsettiniz. Bu seçimlerde Lübnanlı Aleviler açısından tablo nasıl değişti, meclise giren 2 vekil hangi ittifak ve listenin içinde yer aldı?

Tevfik Usluoğlu: Aleviler, Sünni çoğunluğun olduğu şehirlerde yaşıyor. Her ne kadar Tebbani ve Cebel Muhsin bölgesinde çatışmalar yaşansa da bir önceki dönemde yasal olarak 2 tane vekil olması gerektiği için Aleviler kendi istedikleri vekilleri oy çoğunluğunu eski yasaya göre elde edemediklerinden kaynaklı iradelerini temsil eden vekilleri çıkartamıyorlardı. Müstakbel Hareketi ile iş birliği yapan Alevi kökenli vekiller meclise girebiliyordu. Bu yeni yasayla birlikte partiler değil listeler öne çıktı, hatta kişiler öne çıktı dolayısıyla Aleviler kendi siyasi iradelerini temsil edebilecek duruma geldi ve Trablus’tan Necip Mikati listesinden Ali Ahmed Derviş vekil oldu. Akkar’dan Mustafa Ali Husam Mişel Avn’un damadı Cibril Basil’in listesinden seçildi. Her iki Alevi vekilde Direniş Ekseni yanlısıdır ve seçime girdikleri listelerdeki diğer vekillerde aynı şekilde Direniş Ekseni yanlısıdır.

Lübnan’da siyasal alanda Aleviler önleri tıkanmışken bugün artık kendi iradelerini daha rahat yansıtabilecek imkanlara kavuştular. Bunun dışında Lübnan Alevi İslam Meclisi Başkanı Şeyh Asi 2 yıl önce vefat etmişti. Ülke siyasetteki tıkanıklıktan dolayı yeni Başkan seçilemiyordu. Şimdi parlamentoya gönderdikleri 2 vekilin orada gerekli girişimleri hızlandırması neticesinde muhtemelen 2 ay içinde Alevi Meclis’i de Başkanını seçecek. Güzel haberler gelecek diyebilirim. Saygıdeğer dostumuz Şeyh Ali Kaddur’un Alevi Meclisi Başkanı olarak görevi omuzlayacağını düşünüyorum.

Lübnan siyasetinin yeniden Direniş Eksenine göre düzenlenmesi ve temsiliyet bazında İsrail karşıtı cenahın kazanması dengelerde önemli bir değişimin habercisidir. Yine Suriye’de yürütülen savaşta Hizbullah’ın orada aktif olması nedeniyle seçimlerde kendisine yönelik tepki oylarının fazla olacağı yönündeki iddia ve antipropaganda da boşa çıktı. Suudi Arabistan, İsrail, Fransa ve Amerika’nın milyar dolarları Lübnan’daki yandaşlarına akıtmasına rağmen Müstekbal Hareketi yenilgiden kurtulamadı. Saad Hariri Riyad’a gidip orada Suudi Prens Muhammed bin Selman’ın yönlendirmesiyle istifasını açıklamış olmasıyla ciddi bir prestij kaybetmişti. Fransa’nın eliyle Suudi Arabistan’dan alındı ve Beyrut’a geri gönderildi, tekrardan koltuğuna oturdu, ancak bu operasyonel gelişme bir şeyi değiştirmedi. Lübnan’da dikkat çekici bir diğer durum ise geçen dönem İçişleri Bakanlığı yapan Eşref Lifi isimli bir şahsiyet var. Lifi, Suriye devletine karşı terörü destekleyen bir kişi. Özellikle Lübnan-Humus hattında Reyhaniye, Kalamun ve Kusayr bölgelerinde terörün etkinlik kazanması konusunda çok ciddi etkisi vardı. Gerek siyaseten gerekse de silah ve ekonomik destek anlamında örgütlere ciddi bir katkı yaratmıştı. Suudi Arabistan son seçimlerde Eşref Lifi’yi destekledi. Fakat Lifi’de seçilemedi ve yenilgi aldı. Bu örnek üzerinden de Suudi Arabistan, Fransa, İsrail ve Amerika’nın Lübnan sahasında tıpkı Suriye sahasında olduğu gibi yenilgiye uğratıldığını söyleyebiliriz.

Ferhat Aktaş: Hizbullah Genel Sekreteri Seyyid Hasan Nasrallah’ın periyodik olarak yaptığı konuşmalarda vurguladığı, ‘’altın üçgen’’ olarak sembolize ettiği, ‘’Ordu-Halk-Direniş’’ bütünselliği seçim sonuçlarını baz aldığımızda da Lübnan açısından olmazsa olmaz bir önem taşıdığı gerçeği bir kez daha anlaşılmıştır diyebiliriz değil mi?

Tevfik Usluoğlu: Evet, aynen bunu söyleyebiliriz. Az önce de ifade ettiğim gibi gerek Suriye’de gerekse de Lübnan sahasında Hizbullah medyanın söylediklerinin aksine ciddi bir sınavdan geçti, hem politik hem de ahlaki bir zafer ilan etti.

Bir iki ekleme daha yapmak istiyorum. Lübnan’daki ailelerden söz ederken bu seçimde yine kimler meclise girdi, bu konuda ayrıntı olarak bilgiler vereyim; Canbolat ailesinden Timur Canbolat, Cemil ailesinden Nedim el-Cemil, Franciye ailesinden Mişel Tony, Avn ailesinden damat Cibran Basil, Bahrini ailesinden Velid Bahrini, Kerami ailesinden Ömer Kerami’nin oğlu meclise girdi. Yani babadan çocuğa siyasi gelenek devredilerek devam ettiriliyor, rekabette Suriye yanlıları ile karşıtları arasında sürüyor. Bu iki kutuplu gerçeklik değişmiyor.

Ferhat Aktaş: Peki seçime katılım oranı yüzde 50 civarında oldu, yani her 2 seçmenden 1’i sandığa gitmedi, bunu nasıl değerlendiriyorsunuz?

Tevfik Usluoğlu: Bu Lübnan seçimi açısından iyi bir ortalama. Şöyle ki, Lübnan seçimlerine bir önceki dönemde katılım oranı yüzde 20 civarında. Şu an yüzde 50’ye çıktıysa bu Lübnan insanı siyaset alanıyla ilgili tercihte bulunma noktasında daha aktif rol almaya başladı demektir. Ki bunun en önemli örneği iki blokun dışında 7 bağımsız vekilin ayrıca çıkmış olmasıdır. Anlaşılması açısından şunlara da dikkat çekmeliyiz; Lübnan bölgeye müdahalelerde üzerinden atlanabilecek bir ülke değil. Bölgeye hangi konuda bir müdahale gelecekse senaryosu yazılır ve önce Lübnan’da sahnelenmeye çalışılır. Lübnanlı genelde siyasete şöyle bakar; politik düzlemde ailelerin etkisi ile uluslararası aktörlerin çok fazla olmasından dolayı Lübnan’daki yerleşik siyasetin değişmeyeceği kanaati yoğundur. Ancak Suriye direnişinin bölgedeki gerici rejimlerin, emperyalist ve Siyonist güçlerin etkisini kırmaya başlamasıyla birlikte Lübnanlılar da tercihini oy kullanarak ve seçimlere rağbet ederek ifade etmeye başladı diyebiliriz. Yeniden yüzde 50 katılım oranına ulaşılmasını bu şekilde yorumluyorum.

Ferhat Aktaş: Hizbullah ve müttefiklerinin seçim zaferi tersinden direniş düşmanı güçler cephesinde nasıl bir durum ortaya çıkarır, emperyalistlerin Siyonist rejim üzerinden Lübnan’a yönelik askeri bir müdahale olasılığını tetikler mi?

Tevfik Usluoğlu: Bu olasılık her zaman var. Tarihi boyunca dış müdahalelere açık bir yapısı hep oldu. Bugünde var. Ancak bu tür planları uygulamak artık kolay mı? Direniş Ekseninin Suriye’de 8 yıldır savaşta olmasına rağmen kolunun bükülmemesi, tüm kayıplarına rağmen direnmesi ve Suriye sahasının özellikle Şam-Humus-Hama-Halep-Deyrezzor hattının kontrol altında tutulması ve bugün Deraa’ya yönelen temizlik harekatının başarılı olması İsrail’in neler yapamayacağı konusunda önemli bir örnek teşkil ediyor. İsrail sürekli Suriye’ye saldırır ve Suriye şu şekilde cevap verirdi; ‘gerekli zamanda gerekli müdahale yapılacaktır.’ 1972’den beri İsrail’e ciddi anlamda askeri cevap vermeyen Suriye bugün bir gece de 48 füze fırlatabiliyor ve İsrail’in savunma kalkanını darmadağın edebiliyor. Bu bize artık şunu gösteriyor; Direniş Ekseni sadece Suriye’de değil bölgenin tamamında adım adım etkin olmaya ve yeni zaferlere doğru yürümeye başladı. Nitekim 2011 yılında Suriye’de savaş başladığında birileri hep şunları söylüyordu, ‘’3 ay sonra Şam’ı ele geçireceğiz, Emevi camisinde namaz kılacağız.’’ İşte Suriye devleti dememek içinde ‘’rejim’’ ve ‘’zalim Esed’’ diyorlardı. Bununla ilgili yine Türkiye’de kimi sol hareketler çok ciddi bir antipropaganda da yaptı. Açıkçası bilinçli-bilinçsiz emperyalist saldırganlığa çanak tutuldu.

Kimi zaman Amerika kimi zaman Suudi krallığının yedeğine düşen yaklaşımları ‘sol’ sosuna bulandırarak servis eden aymazlık içinde oldular. Bu söylemlerini de ‘’halklar sözleşmesi, özgürlük, demokrasi ve devrim’’ adı altında meşrulaştırmaya çalıştılar. Ancak bugün gelinen noktada asıl zaferin, gerçek liderliğin, ilericiliğin ve bağımsızlıkçı duruşun direniş ve Direniş Ekseninden geçtiğini rahatlıkla söyleyebiliriz. Güncelde de Suriye Cumhurbaşkanı Beşar el-Esad verdiği bir demeçte; ‘’biz SDG ile müzakereye hazırız eğer müzakereye oturmazlarsa güç kullanacağız’’ dedi. Bu aynı zamanda işgalci Amerika’ya ‘seni topraklarımızdan atacağız’ anlamında verilmiş bir mesajdır.

Ferhat Aktaş: Cumhurbaşkanı Esad’ın Rusya medyasına verdiği, sizin dikkat çektiğiniz bu demecinin ardından SDG oluşumunun yetkililerinin bir dizi açıklamaları da gündeme geldi. Kendi medya kaynaklarından yansıyan haberlere göre ilgili yetkili kişiler ‘’askeri güç çözüm getirmez, Şam’la diyalog kurmaya hazırız’’ dedi. Bu yansıyan açıklamalar ne anlama geliyor?

Tevfik Usluoğlu: Amerika başlangıçta El Nusra ve IŞİD gibi örgütleri kullanarak yoğun bir yıpratma savaşı verdi. Kullanılan bu örgütlerin yenilgiye uğratılması, selefi ve ihvancı örgütleri ‘ılımlı’ etiketiyle pazarlaması da tutmayınca dolayısıyla ellerindeki bu kartları tükettiği için şimdi SDG’yi Suriye ve Direniş Eksenine karşı kullanmaya çalışıyor. Esasen Suriye devleti güç kazandıkça net konuşmaya, savunmadan saldırıya geçme başladı. SDG müzakereye hazır oldukları söylüyorlar fakat Afrin meselesini masaya yatırdığımızda şunu görürüz; 4 defa Suriye devleti ile SDG-YPG arasında Rusların katılımıyla Lazkiye-Hmeymin hava üssünde müzakere yapılmasına rağmen SDG-YPG Afrin’i Suriye devletine teslim etmek yerine TSK ve desteklediği ÖSO gruplarının girmesine onay verdi. 18 Mart’ta bir gecede Afrin’i boşalttı, 145 bin Afrinli insanın kentten çıkmasına, İdlib Atme, Şam Doğu Guta ve Doğu Kalamun’dan getirilen toplulukların Afrin’e yerleşmesine sebep oldular. Burada ortaya çıkan veri bize şunu gösteriyor; Afrin meselesinde Amerika SDG-YPG’yi korumadı. Rusya’da 4 defa tarafları müzakereye oturtmasına rağmen sonuç alamayınca TSK’nin Afrin’e girişine sessiz kaldı, SDG-YPG’de Amerika’nın açık desteğini alamadığı için, her ne kadar ‘Stalingrad gibi direniriz’ demelerine rağmen bir şey çıkmadı. Neticede şu an Haseke’de SDG ciddi kan kaybı içinde. Orada da yerel halkın SDG’ye karşı her geçen gün artış gösteren protesto eylemleri var. Yine Rakka’da benzer bir süreç yaşanıyor. Rakka’da halk SDG’nin kenti terk etmesi için eylemli çağrılar düzenliyor, aşiretler işgal karşıtı silahlı gruplar oluşturuyor. Ne SDG ne de YPG’nin ifade ettikleri gibi bölgede halk nezdinde etkin olmadıkları gözüküyor. Amerika’nın da bu bölgede uzun süre tutunamayacağını rahatlıkla söyleyebiliriz. Amerika ve Fransa gibi emperyalist güçler petrol yataklarını, barajları ve tarımsal alanları elinde tutup Suriye’ye karşı bir şantaj malzemesi olarak kullanmaya çalışsa da Lübnan’da Amerikan askerleri nasıl atıldıysa aynı yöntemlerle ve kısa zaman dilimi içinde Suriye’nin kuzey ve doğu bölgelerinden atılacaktır.

Yakın bir süreçte Suriye’deydim. Oradan edindiğim izleminler, yaptığım görüşmeler bana bunu rahatlıkla söyletiyor. Nasıl 2011’den bugüne kadar katıldığımız her platformda ‘Suriye diz çökmeyecek’ dediysek şimdi de Amerika ve müttefikleri Suriye’nin kuzey ve doğusunda tutunamayacak diyoruz. Suriye devleti ve müttefikleri ülkenin bir karış toprağını başkasına bırakmayacaktır. Bu kadar net. Dolayısıyla halk-halklar adına hareket ettiğini söyleyenler açısından en hayırlısı Amerika gibi emperyalist bir devletin yanında olup bölgedeki diğer halklara karşı bir maşa, bir taşeron olmak yerine kalıcı kazanım ve çıkarları için Direniş Ekseni ve Suriye’nin onurlu direnişinin yanında olmaları gerekir. Aksi takdirde halk-halklara zarar verecek sonuçlar yaratacaklardır. Nitekim Direniş Ekseni kazanıyor ve kazanmaktadır. Direniş Ekseninin karşısında olan herkes kaybedecektir ve kaybetmektedir.

Ve bugün gelinen noktada gerek Lübnan meselesinde gerek Filistin meselesinde gerekse de dünya ezilen halkları açısından yeni bir dünyanın, demokratik ve küresel çapta, eşit, adil ve özgür bir yaşam tarzının örülmesi açısından Şam’ın direnişi olmazsa olmaz bir örnek teşkil etmektedir. Yeni dünyanın nabzı Şam’da atmaktadır dolayısıyla tüm dengeleri Suriye direnişi değiştirdi ve daha da değiştirmektedir. Geleceğe Şam’dan bakmak, umutla bakmak, küresel çapta demokratik bir uygarlığın inşası için Şam’ın direnişinden dersler çıkarıp dönemi buradan doğru yorumlamak gerekir.

Ferhat AKTAŞ – Gazetelink.com

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?