Milliyetçilik ‘Kadın’ Hususunda da Mızrabı Çuvala Sığdıramıyor / Edip YEŞİL

Milliyetçilik ‘Kadın’ Hususunda da Mızrabı Çuvala Sığdıramıyor

Çerkes kökenli bir dostum, “Araplarda Kadına Nasıl İsim Konulur” başlığı altında yazılmış kısa bir yazıyı yorumlamamı istedi benden. Araplarda kadınlara isimlerin yazıda belirtildiği gibi konulup konulmadığını merak ettiğini söyleyerek bu konuda benden yorum istedi. Bunun üzerine yazıya dair görüşlerimi dile getirdim.
Ama öncelikle milliyetçi reflekslerle kaleme alınmış olduğunu düşündüğüm “Araplarda Kadına Nasıl İsim Konulur” başlıklı yazıyı olduğu gibi sizlerle paylaşmalıyım.

***

“Araplarda kadınların adları yoktur. Kadınlara ya numara ya da tip ve fizyolojik görünümlerine göre bir takım sıfatlar verilir.

Örnekler:

Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda Arap rakamlarında ‘bir’ rakamını ifade eder.
Saniye: Sani Arapça ‘iki’ demektir doğan ikinci kıza ‘Saniye’ adı verilir (eski dilde ikinci; cümle içinde örnek bazında vermek gerekirse ‘Sultan Mahmud-u Sani.. yani İkinci Mahmut’).
Tılte: Telat veya Türkçede ‘selase’den türemedir, 3.demektir. Bu isim Anadolu’da pek görülmez ama Harran’da Araplarda çok bulunur.
Rabia: Arapçada ‘dört’tür. Rabia ‘dördüncü’ demektir. Anadolu’da yaygın bir addır, geçmişte çile çekmiş bir İslam kadının adıdır.
Hamse: Arapça ‘beş’ demektir. Bu isim Harran yöresi Arapları dışında Anadolu’da pek bulunmaz.
Sitte: Harran’da yaygın bir isim olan Sitte Arapça ‘altı’ demektir.
Sabe: Arapça ‘yedi’ demektir, bu kelime çok değişiklik geçirmiş ‘Sabiha’ olmuş; İbrahim Tatlıses ‘Sabuha’ ifadesi ile kullanmıştır.

Her zaman ilk doğan kıza Elif adı konmaz, bazen de Ayşe adını koyarlar.

AYŞE: Eve ilk gelen kıza, evin ‘iaşe işlerini’ çekip çevirecek gözüyle bakıldığı için konulur, bazen aş pişirme beklendiği için ‘Avvaş’ adı konulur.
HADICE: Erken doğan prematüre kıza Hadice adı verilir; Hadice Arapçada ‘erken doğmuş prematür kız’ anlamına gelir.
FATMA: Çelimsiz ve ufak tefek doğan kızlara Fatma adı verilir; Fatma Arapçada ‘süt yanığı, süt kesiği’ anlamına gelir.
SEMRA: Koyu renkli doğan kızlara ‘esmer’ anlamına gelen Semra adı verilir.
ZEHRA: Biraz açık renkli ise ‘aydınlık, açık’ anlamına gelen Zehra adı verilir.
BEYZA: ‘İyice beyaz’ ise Beyza adı verilir.

Bu bilgilerin ışığında hakikaten kadının Arabistan’da veya Araplarda kimlik ve kişilik sorunlarının örtünme, peçe ve çarşafa girmeden daha öncelikli olduğu düşünülebilir.

Anadolu’da kadın numaralandırılmaz ve sıfatla çağırılmaz. Türkler’de ve Anadolu’da kadın bir şahsiyettir, bir kimliğe sahiptir.

Hanımağadır, hanım efendidir, kraliçedir, Tanrıçadır.

Arap kültürünün ikinci plana ittiği numaralı veya sıfatlı bir nesne değildir.

Bu bilgilerin, Arap yaşamına ve tarzına özenen kadınlarımız tarafından da gözden geçirilmesini dilerim.

Türk gibi yaşamak, Anadolu kültürü ile yaşamak kadın kişiliği ve onuru için önemli bir merhaledir.

* * *
Gel gelelim benim bu yazıya yönelik yazdığım yanıt niteliğindeki yoruma.

Arap coğrafyasının en geri ülkelerinden biri de Arabistandır. Suud aile kraliyetiyle yönetilmekte olan bu ülkenin kültürü, yaşam tarzı, kadına bakış açısı referans gösterilerek “Araplarda kadın budur” denilmesi gerçeği yansıtmamaktadır; son derece yanlış bir bakış açısıdır. Zira, son derece çağdaş ve modern Arap coğrafyası ülkeleri de var. Suriye, Lübnan gibi ülkeler örnek gösterilebilir. Bugün, Suriye ve Ortadoğu’yu kana bulayan IŞİD ve türevi cihadist şebekeler ile Arabistan arasında ideolojik bir akrabalık olduğunu da hatırlatmak lazım. Her iki anlayış da Vahhabilikten beslenmektedir.

Batı uygarlığı öncesi toplumsal yaşama damgasını vurmuş; bilimiyle, edebiyat ve sanatıyla, kültürel yaşamıyla Arap İslam uygarlığıdır. Birçok batılı tarihçi; Arap İslam uygarlığının dünyaya egemen olduğu tarihsel dönemde bilimsel çalışma yapmanın temel koşulunun Arapça dilini öğrenmekten geçtiğini söylerler. Bu şu anlama gelmektedir:

Günümüzde, Batı uygarlığı dediğimiz modernite Arap İslam uygarlığının izlerini taşımaktadır. Haçlı seferlerini hatırlayalım! Kudüs’ü ele geçirme değildir sadece. Arap coğrafyasının bütün zenginliklerini batıya taşıma hamlesidir; ki zift, barut, petrol gibi hammaddeyle ilk defa tanışmışlardır. Edebiyat, sanat, matematik, astronomi gibi birçok alanda yapılan çalışmalardan etkilenmiş, bilimi batıya taşıyarak bugünkü Batı uygarlığı dediğimiz uygarlığı bu değerler üzerinde kurmuştur batılılar. Unutmamak lazım ki, Ömer Hayyam, Farabi, İbn Haldun, Fuzuli gibi filozof ve edebiyatçılar Arap coğrafyasında yetişmiş ve insanlığa mal olmuş önemli şahsiyetlerdir.

Şunu da hatırlamakta fayda var. Ortaçağ döneminde batıda bililmle uğraşanlar giyotine vurulurken, şarkta (doğuda) bilimsel çalışmalar hızla ilerlemekteydi.

‘Bunların konuyla ne ilgisi var?’ diyebilirsiniz. Ancak bir dönemin fotoğrafını çekmeden, görmeden bugünü anlamakta zorluk çekilebileceğini düşündüğüm için genel hatlarıyla kısaca aktarmaya çalıştım.

“Işık doğudan yükselir” derler. Bütün peygamberler doğuda yani Arap coğrafyasında ortaya çıkmıştır. Peygamberleri insanlığı aydınlatan birer ışık olarak görürsek bunun ne anlama geldiğini rahatlıkla anlayacağımızı düşünüyorum.

Türkiye’de yaşayan Araplar dahil olmak üzere, Arap ulusu hep hor görülmüş, her fırsatta da aşağılanmaya çalışılmıştır. Sadece Araplar mı? Hayır! Lazlar, Ermeniler, Çerkezler, Kürtler ve diğer etnik kimliklerin hemen hemen hepsi aynı uygulamaya maruz kalmışlardır. Temel ve Dursun fıkraları üzerinden, Lazların aptal yerine konularak nasıl da aşağılandığını ‘gülerek’ okuyor/izliyoruz mesela.

İlhan Arsel bir kitabında, “Arapların ihtiyacı olmasaydı onlara peygamber gönderilmezdi” diye yazmıştı. Bununla bilinçaltındaki Arap düşmanlığını ortaya koymuştu Arsel. Diğer kimliklere karşı hoşgörüsüzlüğü, milliyetçi refleksle hareket ederek sahip olduğu etnik kimliği dışındaki kimlikleri aşağılayarak, kibirliliğin geldiği noktayı yazmıştı düpedüz. Oysa İlhan Arsel’in yaşadığı coğrafyada insanlar Hz. Muhammed ve onun şahsında gelen kutsal kitap Kur-an Kerim’e inanmaktadır.

Etnik kimlikler, inançlar, azınlıklar konusundaki milliyetçi ve ötekileştirici bakış açısını kısa da olsa ortaya koyduktan sonra asıl mevzuya geçebiliriz.

Günümüzün modern çağında bile kadının adı hala yok. Kadın aşağılanıyor, eşyayla bir tutularak nesneleştiriliyor, tecavüz ediliyor ve yazık ki sokak ortasında, güpegündüz öldürülüyor. Şort giydiği için tacize uğruyor. Eve kapatılıyor. Kot pantolon giyiyor diye de benzer saldırılarla karşı karşıya kalabiliyor. Bu, Türkiye ve de bütün geri kalmış/bıraktırılmış ülkelerde yaşanıyor. Kadın sorunu günümüzün sorunu değil sadece! Bütün ataerkil zamanların sorunu olmuştur. Her çağda değişik boyutlarda kendini hissettirmiştir. Eril toplum biçimlerinin egemen olduğu zamanlardan bu yana bu böyledir.

Kadın sorunu, Arapların ya da Türklerin ya da diğer kimliklerin, inancın, toplumun sorunu değil sadece. Özlü bir ifadeyle insanlığın temel sorunlarından biridir kadın sorunu.

“Araplarda kadına nasıl isim koyulur” şeklinde başlayan soru ve yanıtlara gelince…

İtiraz noktam, ataerkil zihniyetin sonucu olan bu ölçüde can yakıcı bir özellik taşıyan kadın sorununu basitleştirip Araplığa indirgeyen milliyetçi-şoven bakış açısıyla, “Araplarda kadın ikinci sınıf statüsündedir” gibi son derece sığ ve akla ziyan bir değerlendirmenin yapılmış olmasınadır.

Ancak yine de bir iki yanıt vermek istiyorum.

Birincisi; kadının rakam/sayı üzerinden isimlendirildiği söylenmektedir. İddia edilen sayı/rakam isimlerden Rabia, Elif isimlerinin yaygın olarak kullanıldığını görmekteyiz.

İkincisi; “Elif: Arap alfabesinin birinci harfi, aynı zamanda Arap rakamlarında bir rakamını ifade eder” denilmektedir. Arapça rakamlarda ‘bir’, elif değil “vahet tir. Elif, Arap alfabesinin birinci harfidir. Ancak rakamların başlangıcı olarak kabul edilmez. Elif’e en yakın kelime ‘elf’tir o da bir değil ‘bin’dir.

Kaldı ki ‘ilk’ ya da ‘bir’ anlamına gelen ve erkeklere koyulan isimlerden biri de Vahit’tir. “Vahit” Arapçada ‘bir’dir. Eğer mantık bütünlüğü içinde yaklaşılacak olursa sadece kadınlara değil erkeklere de bu tip isimlendirmelerin yapıldığını görürüz.

Üçüncüsü; “Sabe” yedi değil erkek çocuk anlamına gelmektedir. Sabuha ya da Sabiha isimlerinin
kelime kökeni de “sabah”tan gelmektedir. Yani günün ilk saatleri olan sabahtan…

Dördüncüsü; “Zehra, aydınlık açık” anlamında olduğu yazılmaktadır. Ancak Arapçada Zehra’nın kelime kökeni Zehır, Zıhır’den gelmektedir. Türkçedeki anlamı da şudur: ‘Filiz’.

Beşincisi;…

Altıncısı;…

Başında da ifade etmeye çalıştım. Yanlış bulduğum ve itiraz ettiğim nokta, kadın üzerinden Arap düşmanlığı yapılmasına yöneliktir. Oysa kadın, dünyanın neresinde olursa olsun hala şiddet görmekte ve hayatına kastedilmektedir.

Ayrıca bu milliyetçi hezeyanlarla, Türklerde ve Araplarda kadın halleri arasında abesle iştigal kıyaslamalar yaparak, ‘üstün Türk kadını’ imgesi vermeye çalışanlar, ”Türkiye’de neden günde ortalama olarak beş kadın katlediliyor?” sorusunu oturup bir de kendilerine sorsunlar.

Bu noktada sonuç babından diyeceğim şu ki, bu soruyla yüzleşirken aynaya bakmayı da ihmal etmesinler.

Türkiye’nin dışında bölgemizin hangi ülkesinde günde ortalama beş kadın katlediliyor, bir de bunu bir araştırsınlar.

Böyle bir ülke var mıdır acaba?

Edip YEŞİL


Edip YEŞİL Kimdir?

Edip Yeşil 1976 Antakya doğumludur. Eğitimini doğduğu kentte tamamladı. Anadolu Üniversitesi Açıköğretim Fakültesi Felsefe bölümünü okudu.

Pir Sultan Abdal Dayanışma Derneği yönetim kurulu üyesidir.

Antakya’da düzenlenen Bedirge Kültür ve Sanat Festivali tertip komitesi başkanlığını yürütmektedir.

Birçok kültür ve sanat etkinlikleri organizasyonu düzenleme komitesinde yer almıştır.

İlk şiirlerini 1993’te yazmaya başladı. Atak, Bedirge, Orontes, Sovtna gazete ve dergilerde makale, şiir ve öykü gibi yazınsal ürünleri yayımlandı.

AntakYalova öykü ve şiir seçkisi yanı sıra birçok ortak kitap çalışmasında yer aldı.

Çıngı Yayıncılık’tan Haziran 2014’te çıkan “Sen Yoktun Ben Üşürken” isimli şiir kitabı bulunmaktadır.

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?