Mutluluk fetişizmi ya da mutsuzluk sarmalı / Mahmut ÜSTÜN

Mutluluk fetişizmi ya da mutsuzluk sarmalı

‘Öncelikle mutluluk nedir?’ sorusuna nasıl bir yanıt vermekteyiz, bu çok önemli… Mutluluk kendini iyi/anlamlı/değerli hissetme hali midir? Yoksa gülen gözler ve şen kahkahalarla dışa vurulan yoğunlaşmış bir keyif hali mi? Eğer mutluluk birinci tanımı anlatıyorsa, mutluluğun nispeten süreğen bir durumu tanımladığını söyleyebiliriz. Yok eğer ikincisiyse, bu ancak belli anlarla sınırlı olan, yani süreğen bir nitelik arz etmeyen bir hali anlatır bize…
**
Çok gülen/neşeli insanlar vardır ama daha az gülenler de hep var olmuştur… Acaba daha çok gülen insanlar daha mutlu, diğerleri ise mutsuz ya da daha az mı mutludur? Spinoza’nın yer değiştirme ilkesinden esinle bu durum, güçlü bir duyguyu tersi yönde güçlü bir başka duygunun taklidiyle yenme çabası da olabilir. Yani gülmenin sıklığı büyük bir acının perdelenmesi de olabilir. Bunu bir yana koyar, esas sorumuza dönecek olursak, mutluluk yoğun bir keyif haliyse “evet”. Mutluluk kişinin kendini genel ve süreğen olarak iyi/anlamlı/değerli hissetme durumu ise “hayır”…
**
Yanıtlamamız gereken bağlantılı ikinci soru ise şu: Mutluluk ile hüzün/öfke/acı gibi duygulanımlar birbirinin çatışmalı karşıtı mı yoksa bütünleyici/tamamlayıcı karşıtı mıdır? Eğer uzlaşmaz karşıtlık var diye düşünmekteyseniz ömrünüz hüzünden, öfkeden ve acıdan sürekli kaçmakla, keyif ve gülüşü kovalamakla geçecektir. Ne stresli ve mutsuzluk verici bir koşuşturmadır oysa bu… Hayatınız gülemediğiniz/kahkaha atamadığınız zamanları kayıp saymakla, “Niçin ben mutsuzum?” sorusunun çaresiz stresiyle, serseri mayın gibi mutluluğun peşinde bir o yana bir bu yana koşuşturmakla heder olup gidecektir… Ama bu duyguların birbirini dışlayan karşıtlığa sahip değil de, insani varlığın sürdürülmesi, geliştirilmesi için gerekli ve birbirini besleyen çatışık duygular olduğunu düşünüyorsanız, acı çekmek, hüzünlü olmak, öfkelenmek, sizin için mutsuzluk kaynağı olmaktan çıkacaktır. Gerçekten de bu duygular hayatta kalma arzumuzun, bulunduğunuz ortamı daha iyi hale getirme irademizin, özgürlük arayışımızın, dayanışma ve yardımlaşma duygularımızın hala diri olduğuna işarettir. Hayatı değiştirmemizi mümkün kılan uyarımlardır bu duygular. Anlık mutluluğumuza ket vursalar da, mutluluğa karşıt değildirler, bilakis mutluluğu derinleştirme ve daha süreğen kılma olanağı yaratırlar. Elisabeth Kubler Ross’un şu sözlerini burada hatırlamak gerekli:
“Tanıdığım en güzel insanlar yenilgiyi, acıyı, mücadeleyi ve kaybı yaşamış olan ve diplerden çıkış yollarını kendileri bulmuş romantik ve eylemci insanlardır. Bu kişiler yaşama karşı geliştirdikleri kendine has takdir, direniş, duyarlılık ve anlayışla; şefkat, nezaket, bilgelik ve derin sevgiden kaynaklanan bir ilgi ve sorumlulukla doludurlar. Ve bu insanlar öylece ortaya çıkmazlar; onlar oluşurlar.”
***
Acı, öfke, sıkıntı vb ile mutluluk arasındaki bağlantı çok daha özel alanlarda da görülebilir. Örneğin bir çocuğun dünyaya getirilmesi ve yetiştirilmesi içinde acı, öfke vb. hallerini de barındıran bir mutluluk duygusu değil midir? Bir roman yazmak, bir şarkı bestelemek insana çok derin bir mutluluk verir. Ama bir Sezen Aksu şarkısında dendiği gibi – aslında bütün üretim süreçleri böyledir- bu süreç de sıkıntılı, acıları içeren bir süreçtir. “Unutmam acı tatlı ne varsa hazinemdir? Acının insana kattığı değeri bilirim küsemem/ Acıdan geçmeyen şarkılar biraz eksiktir”. Ya Tolstoy’un şu sözlerine ne demeli? “Yaratmanın verdiği zevkten başka gerçek zevk yoktur. İster kalem yapılsın. ister çizme. ekmek veya çocuk, yaratma olmadan gerçek bir zevk duymaya imkan yoktur. Yaratmanın dışında hiçbir zevk yoktur ki endişeyle, acıyla, vicdan azabı ve utançla karışmamış olsun”.
***
Elbette mutluluğu fetişleştirmek gibi acıyı kutsamak da insanın duygulanımsal varoluşunu sakatlayacaktır. Yani bir tür mazoşizmi ya da melankoliyi kutsamak, bulantı, depresyon gibi halleri olağanlaştırmak değildir burada kastettiğimiz. Tam aksine belli duyguları fetişleştirirken bazı duygulanımları ise ‘tu kaka’ ilan ederek onlardan kaçamayacağımıza, aksine o duyguların kölesi haline geleceğimize dikkat çekmek istiyoruz. Tüm bu duyguların ayrıca yaşamda kalma ve yaşamı dönüştürme açısından -ve tabi ki ancak bu amaçlara hizmet edebildiği ölçüde- gerekli ve işlevli olduğunu da hatırlatmak istiyoruz. Ki ancak böylesi bir bilinç, insan evladını duyguların kölesi değil efendisi haline getirebilir. Acı, bize fiziksel veya ruhsal marazlarımız olduğunu; öfke, müdahale edip değiştirmek gereken durumlar olduğunu; hüzün, istediğimiz şeylerin bizden uzak ya da uzaklaşmakta olduğunu; üzüntü, kaçınmamız gereken davranışlarımızın var olduğunu; acizlik ve çaresizlik, dayanışma ve yardımlaşma olmadan yaşamayacağımızı vs. bize bildirir… Bu duygulardan kaçmak ya da yok saymak yerine, bu duyguların bildirimlerini alabildiğimiz, bilinçle yoğurup mutluluk istikametine yönlendirebildiğimiz ölçüde, sevinç ve mutluluk bizimle daha uzun süreli ve daha derinlikli bir biçimde var olacaktır.
**
Peki niye o zaman sevinç ve mutluluğu daha çok önemsiyoruz? Zira bu karşıt duygular arasında bütünleyicilik olması, insan yaşamı açısından eşit değerlilik taşıdıkları anlamına gelmez.. Sağlıklı bir insan acı çekmek, ömrünü üzüntüyle geçirmek istemez. Fakat sevinç ve mutluluk süreğen olarak istenir bir durumdur. Sevdiklerimize mutluluk ve gülücük dileriz; acı, hüzün ve gözyaşı değil… Sorun mutluluğa giden yolda istesek de istemesek de acı, hüzün, üzüntü ve öfke vb. durakların varlığıdır. Verili hayatın kodlarındaki varoluşsal duygulardır bunlar. İnsan iradesiyle yok edilemezler.
**
Mutluluk elbette güzel bir duygudur. Ama her an mutlu olduğumuz bir hayat mümkün müdür? Sorunsuzluk güzel bir şeydir, peki sorunsuz bir hayat mümkün müdür? Sevdiklerimizin hayatta ve yanımızda bulunduğu bir hayat güzeldir, peki böylesi bir hayat ilelebet mümkün müdür? Varlıklarının kaçınılmazlığından daha önemlisi ise bu duyguların, varoluşumuzu sürdürebilmemize hizmet ediyor oluşlarıdır. Bu açıdan yararlıdırlar da… Doğal varoluşsal halleriyle insanı mutsuz bir yaşama mahkûm edecek güçte negatif belirleyicilikleri olmadığı gibi, varlıkları bilince çıkarıldığında, daha derin ve süreğen bir mutluluk duygusunun inşa edilmesi için yönlendirilebilir, hizmete koşulabilirler.
**
Ne yani, koskoca insanlık bu gerçeği bilince çıkaramadığı için mi mutsuz? Evet bu da çok önemli bir faktör… Ama daha temeldeki neden, insanın maddi, düşünsel ve duygusal yoksulluğa mahkûm olmuşluğudur.
Gelecek hafta buradan devam edeceğiz…
Mahmut ÜSTÜN – (mahce_06@hotmail.com)

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?