“Oğlumun Kemiklerini Arıyorum…” / Edip YEŞİL

“Oğlumun Kemiklerini Arıyorum…”

Cumartesi Annelerinin 352’inci haftasında yazdığım bir yazıyı, 701’inci haftayı geride bıraktığımız şu günlerde yeniden yayımlamak istedim. Bugünden baktığımızda Cumartesi Anneleri yolun yarısındalarmış daha. Üzerinden 350 hafta daha geçmiş. Talepler ve mağdurlar değişmedi. Duygular da…

***

“Oğlumun Kemiklerini Arıyorum…”

Galatasaray Lisesini bilmeyeniniz var mı? Onun önünde 352. haftayı geride bırakan kayıp annelerinin sesleri duyulur. O anaların sesi yüreğimin kapısını her Cumartesi tıklar. Annelerin kayıp çığlıkları yankılanır gökyüzünde her cumartesi.

Bilirsiniz belki de, “uy ben öleyim lo, dur ben öleyim” diyen sesin sahibini! Gazeteci olan oğlunu öldüren canilerin peşine düştü. Yıllarca arayıp durur Galatasaray Lisesi önünde Fadime Ana, Fadime Göktepe! Bir duvardan düştüğünü söylediler, inanmadı elbette; oğlunun gözleri katilin ipuçlarını verdi. Bir cumartesi başladı aramaya Metin’in annesi oğlunun katillerini. Cumartesi Annesine çıktı adı. Sonra birden çok cumartesi oldu. Cumartesiler arttıkça anneler de artıyordu. Kayıpların resimleri İstiklal Caddesi’nde her hafta sıraya geçmeye başlamıştı. Donatıyordu caddeyi. Çoğalıyordu durmadan fotoğraflar, hüzün yağmura dönüşüyordu. Sesler yankılanıyordu: “Oğlumun katilini arıyorum!!!”

Ramazan Doğan kayıplarını bulmak umuduyla her cumartesi günü erken saatlerde çıkagelirdi Galatasaray Lisesi önüne. O da seslendi aralıksızca. Bağırdı, çağırdı: “Kemikleri dahi olsa istiyorum, bana verin Seyhan’ımı”.

Duyan olmadı. Feryadına kulak veren de… Ama o, yine de haykırdı sesi yettiğince. Elinde fotoğraf çiçeklere bezenmiş, köşelerinde kırmızı karanfiller, güller… “bak yavrum seni bana vermiyorlar, nerede olduğunu da söylemiyorlar” der gibi. Gözleri her Cumartesi dönüşlerinde kararırdı. Ne iş istedi “onlardan”, ne de aş! Bütün bunları göğüsleyebilirdi insan. Açlığı da, yoksulluğu da… Onurlu olmak pahasına her şeyi göğüsleyebilirdi. Ama mezarı dahi olmayan, nerede olduğu bilinmeyen bir oğul için, yıllarca beklemekten dağlanmış bir yürek nasıl kaldırabilirdi ki onca acıyı? Dayanamadı Ramazan Amca. Kalbine yenik düştü. Kayıplarını bulamadan, tıpkı eşi Asiye gibi o da öldü.

Cumartesi Anneleri ellerinde pankartlar, dövizler ve kayıplarının fotoğrafları her hafta buluşurlar Galatasaray Lisesi önünde. Bir hafta öncesinde randevulaştıkları yerde… Gözleri nemlidir hep. Hüzün bulutları çökmüştür yanaklarına. Kayıplarını arıyorlar. Ziyaret edebilecekleri bir mezarı olsun isterler. Oğullarının öldüğüne inanmayan kaç tane anne var aralarında? Evinin kapısını halen açık tutar. Çocuklarının bir gün eve geleceğine inanarak yaşayan kaç tane anne var? Bir bilseniz! Ses olmak için cumartesilere koşan kaç tane anne var? Bir bilseniz! Toplanırlar İstiklal’de ellerinde pankartlar, dövizler ve kayıplarının fotoğrafları. Toplanırlar sloganlar eşliğinde: “Ziyaret edebileceğimiz bir mezar isteriz!”

Hayrettin’in annesi Elmas Eren “Çiçeklerle donatacağım bir mezar arıyorum” sözleriyle arıyor çocuğunu. Çalmadık kapı, yazılmadık dilekçe bırakmadı. Devlet yetkililerinin “biz almadık çocuğunu, oğlunun nerede olduğunu bilmiyoruz” yanıtlarına rağmen arıyor Galatasaray önünde her Cumartesi. 12 Eylül Sıkıyönetim döneminde gözaltına alınmış bir tanecik Hayrettin’i, bir daha haber alamamış ondan.
Elmas Ana kaybedilen oğlunun mezarını arıyor 31 yıldır.

Hasan’ın annesi Emine Ocak da her Cumartesi Galatasaray Lisesi önünde… O da oğlunun kemiklerini arıyor. Ziyaret edeceği bir mezarı olsun diye kara kış demeden, soğuk ve yağmurlu havalara rağmen arıyor oğlunun kemiklerini. Sesleniyor aralıksızca o da, kulak tıkayanlara, duymayanlara, duymak istemeyenlere…

Haksızlık etmeyelim! Duymuşlardı bir keresinde Cumartesi Annelerinin çığlığını. Hem de başbakan duymuştu! Kendisine sorulmuştu Cumartesi Anneleri. Neler mi söyledi? Birlikte duyalım: “Ne iş yaptıklarını bilmiyorum, Cumartesi Anneleri birileri tarafından kullanılıyor” demişti. Evlatlarının kemiklerini arayan Cumartesi Annelerinin feryadına böyle bir yanıt vermişti Başbakan!

Bu yanıta karşılık gecikmedi tabiiki. Ramazan Amca Galatasaray önünde 279. oturmada
Başbakana şöyle sesleniyordu:

“Ben Ramazan Doğan! Gözaltında kaybedilen Seyhan Doğan’ın babasıyım.

29 Ekim 1995’te, gece saat 03.00 sıralarında Mardin-Dargeçit’teki evimize askerler tarafından düzenlenen baskın esnasında 13 yaşındaki oğlum Seyhan Doğan 9 yaşındaki kardeşi Hazni ile birlikte gözaltına alındı. Olayın hemen ardından eşim  Asiye Doğan, Dargeçit’teki Tabur’a giderek “çocuklarım nerede?” diye sordu. “Merak etme, gelirler” diye cevap verdiler. Eşim ertesi gün tekrar Tabur’a gitti, bu sefer “senin çocuklarını bıraktık, eve gittiler, bir daha gelme” dediler. Birkaç gün sonra 9 yaşındaki oğlum  Hazni’yi serbest bıraktılar. Hazni bütün olanları bize anlattı. Çocuklara işkence yapmışlar, Filistin askısına asmışlar… Ama Seyhan’dan bir daha haber alamadık. Annesi her gün Seyhan’ı soruyor, dilekçeler veriyordu. Aramaktan vazgeçmeyince  onu da gözaltına aldılar, 11 gün kendisinden haber alamadık. Gözaltındayken ağır işkence gördü ve sağlığı bozuldu. Seyhan diye diye öldü. Eskiden Galatasaray’a o gelirdi. Şimdi onun yerine ben geliyorum.

Bizim bilgimiz dışında nüfus kütüğümüze Seyhan’ın öldüğünü yazmışlar. Başbakan bizi suçlayacağına  bu kaydı düşenleri araştırsın. Benim oğlum daha çocuktu, onu benim kucağımdan alıp götürdüler. Başbakan ne yaptığımı bilmiyorsa söyleyeyim; ben oğlumun kemiklerini arıyorum…”

Edip YEŞİL

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?