Ortaya Karışık / Tülay Yıldırım EDE

Ortaya Karışık

Bir süredir kalem tutmuyor elim. Biraz yorgunluktan, az kırgınlıktan, belki biraz da kaleme küsmüşlükten. Ancak kaleme küsmek de bir yere kadar. O kadar çok konu birikti ki heybemde, hangisine değinsem, diğeri gücenecek sanki.

Öncelikle Ayşe öğretmenin tahliye olmasından dolayı mutluluğumu bırakmak istiyorum buraya. O ve bebeği serbest ya artık, bu bile umut veriyor insana. Ha bu arada sorgulamalar da bırakmıyor insanın zihnini. Tam da bu zamanda bırakılması oldukça manidar. Hapse hiç girmemeliydi aslında. Ki sadece “Çocuklar ölmesin” diyen, yüreği pırıl pırıl bir insanken. İsteselerdi ona orayı reva görmezlerdi. Sanki “Bak ben buraya koydum ve şimdi de çıkarıyorum. Bu kadar güçlüyüm” imajı veya adaletliymiş görüntüsü verilmek istendi. Biz de yedik tabi. Bu oyunları çokça gördüğümüz için yememiz tuhaf olurdu elbette. Ancak yine de mutluyuz bundan ötürü. Darısı hapishanede olan birçok haksızca tutsak edilmiş kişilerin, çocukların başına diyorum. Keşke adalet herkese ve her yerde olsa…

Malum, erken seçim ve dolayısıyla başkanlık seçimleri oturdu fazlaca gündemimize. Vekil aday adayları birbirinden ilginç. Özellikle İbrahim Tatlıses fazlaca battı gözüme. Bir de Erdoğan onu mitingde yanına çağırdı ve Tatlıses “doğalgaz” masalı okudu ya, tam bir komedi izledik hep beraber. Neymiş, villasında doğalgaz yokmuş da, 2 aylık olan İdo bebek üşüyormuş da, Erdoğan doğalgazı bağlamış ve İdo’cuk üşümekten kurtulmuş. Vah ki ne vah. İdo 1992 doğumlu ve Erdoğan 1994’te belediye başkanı olduğuna göre, bu saçmalığı nasıl yutmamızı beklediler bilemiyorum. Meşhur koyun kitle bunu yutup çılgınca alkışladı tabi. Asgari ücret köleleri, villalı Tatlıses’i alkış yağmuruna tuttu adeta. Bizlerse güldük sadece. Artı, bir de villa olayı var. Millet açlıktan kırılıyor, sağlık ekibi gelmediği için kaybettiği çocuğunu karda kıyamette sırtında taşıyor ve her şeyden önemlisi İdo villasında üşüyor öyle mi? ‘Bi çektirin gidin yahu.’ Halkla dalga geçmekten başka bir şey değil bu. Keşke koyunlar da bunu görebilse…

Şu aralar önemli mevzularımızdan biri de, “Tamam” muhabbeti. Erdoğan bir konuşmasında şu sözlere yer verdi:

“Tek bir dertleri var. O da Recep Tayyip Erdoğan’ı yıkmak. Bizi bu makamlara milletimiz getirdi. Şayet bir gün milletimiz tamam derse, ancak o zaman biz kenara çekiliriz”.

Bunun üzerine sosyal medyada “Tamam” akımı aldı başını gitti. Milyonlarca insan “Tamam” vurgusu yaptı. Sonra ne oldu? “Tamam” diyenler vatan haini, terörist, bölücü ilan edildi. Zaten iktidarın sevmediği her ne yaparsanız ‘vatan haini, terörist, bölücü’ olursunuz. Demek ki neymiş, arkasını düşünmeden ve bu kadar kendine güvenmeden kelam etmeyecekmişsin. Keşke iktidar bunu bilse…

Bilen bilir, yıllardır dernek, vakıf, herhangi bir kuruluşa bağlı olmaksızın bireysel olarak din/dil/ırk ayırt etmeksizin yardıma ihtiyacı olan kişilere koşturuyorum. Bu aralar 4 ayrı yer var mesela yardım bulmam gereken. Biri, Alevi olduğu için yardım edilmeyen bir aile; diğeri 1 çocuklu dul bir Afrikalı kadın; öteki 7 yaşında tümörle mücadele eden bir çocuk ve sonuncusu da bundan 1-2 yıl önce bana ulaşarak zorla fuhuş yaptırılan, feryat eden ve yardım çağrısında bulunan 2 kadını kaçırıp saklamam ve uzun zamandır masraflarını arkadaşlarla aramızda paylaşırken son zamanlarda desteğe ihtiyacımızın olması.

Günlerce bu insanlar için yardım/dayanışma çağrısında bulundum. Ancak elle tutulur bir dönüş olmadı maalesef. Sonra bir gün bardağın son damlası taştı ve isyan ettim buna. Evet, hep beraber örgütlenmeli ve sistemin değişmesi yönünde mücadele vermeliyiz. Ki ihtiyaç sahipleri kalksın ortadan ve kimse yoklukla/kimsesizlikle kalmasın baş başa. Ancak bu süreçte onlara sırtını dönmek gayri insani bir tutum. Hem mücadele etmek hem de onlara destek olmak varken sadece (sözde) mücadele edip onları görmezden gelmek onursuzluk gibi geliyor bana. İlle biz mi muhtaç olmalıyız onları anlamak adına? Biz mi zorla fuhuş yaptırılan bir kadın konumunda bulunmalıyız ki bilelim bu işkenceyi? Ya da başımızda illaki tümör mü olmalı o çocuğu anlamamız için? Veya beyazların ülkesinde bir siyah/ siyahların ülkesinde bir beyaz mı olmalıyız ki Afrikalı kadının durumunu anlayabilelim? Sadece kendi dertlerini gören ve başkasının derdiyle dertlenmeyen insanlar hakkıyla “insan” olduğunu nasıl iddia edebilir? Eğer ki mağdur olan insanlar bu haldeyse, emin olun bunda salt devletin değil bizlerin de payı var. Sorumluluk hepimize ait. Öyle sırtımızı dönüp görmezden gelme lüksümüz yok. Gün olur bu ah’lar duyarsızları da bulur. Keşke bilsek…

Aslında bahsetmek istediğim çokça konu var ama son olarak Sasha’dan bahsedeceğim şimdilik. Sasha, bir arkadaşım vasıtasıyla tanıştığım harika/mucize bir kadın. Kendisi Pakistanlı. Kısaca hikayesini anlatayım. Zengin bir aileden gelmiş Sasha. Hayatı boyunca fakirlik nedir bilmemiş. 20’li yaşlarında Hindistanlı biriyle tanışmış ve aşık olmuşlar birbirlerine. Erkek de zengin bir aileden gelme ve evin tek çocuğu. Aynı zamanda bir aktivist. Eşi evlenmeden önce de sürekli insanlara yardıma koşan bir insanmış. Sasha 21 yaşındayken evlenmişler. Evlendikten sonra ise Sasha’daki bir sağlık sorunundan dolayı hiç çocuk sahibi olamayacaklarını öğrenmişler. Eşi bunu dert etmemiş. “Dünyanın tüm çocukları bizim, üzülme” demiş Sasha’ya. Eşi sık sık sokaktan çocukları, evsizleri getirirmiş eve. Onları doyurup giydirip yerleştirirlermiş. Eşinin ailesi vefat edince tüm mallar eşine kalmış ve eşi, tek tek bu malları satıp dünyanın her yerinden muhtaç insanlara yardım götürmeye başlamış. Sasha zaman zaman eşine “Ya biz muhtaç duruma düşersek böyle satarak” diye endişesini lanse edermiş ama eşi ona hep “Bu mallar bize zaten emanet. Üstelik biz verdikçe Allah arttırır korkma canım” dermiş ona. Bundan 5 yıl önce eşi trafik kazası geçirmiş ve 2 hafta yoğun bakımda yatmış. Sasha’ya hep şunu vasiyet etmiş: “Eğer ölürsem darda kalmışları yalnız bırakma”. Sonra da yaşamını yitirmiş. 1 sene psikolojik tedavi görmüş Sasha eşinin ölümü üzerine. Sonra toparlanmış ve düşünmüş. Demiş ki kendi kendine “Eşim ölürken ne götürdü yanına? Ne mal ne mülk. Sadece güzellikler götürdü”. Sonra o da onun yolunu yol bilmiş ve kendisinin geçimini sağlamak dışında her şeyi satıp başlamış dünyanın bin bir yerindeki ihtiyaç sahiplerine derman olmaya. Sasha ile 2 gün boyunca konuştuk. Burada misafirim oldu. Bazen gözyaşlarıyla, bazen kahkahalarla eşlik ettik sohbetimize. Harika bir yüreğe, insanlığa sahip. İnsan, onun yanında adeta insanlığından utanıyor. Aynı zamanda umut da veriyor kişiye. Sadece umut da değil, güzellikler, iyilikler, ışık veriyor fazlaca. Uzun lafın kısası diyeceğim şu ki, keşke hepimiz bir SASHA olsak…

Tülay Yıldırım EDE


Tülay Yıldırım EDE Kimdir?
Selçuk üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü mezunu.
Medya ve İletişim bölümünde eğitimine devam etmektedir.
2008 yılından bu yana gazetecilik yapıyor.
Yeni Marmara Gazetesi, Bölgede Değişim Gazetesi, Yerel Gaste’de köşe yazarlığı ve araştırmacı gazeteci konumunda görev aldı.
Yazıları yerli/yabancı dergi ve sitelerde yayımlandı.
Basılmış bir kitabı ile biri şiir kitabı olmak üzere basıma hazır iki kitabı bulunmaktadır.
Ab-ı Hayat, İştiraki, Devrim, Sosyal Adalet dergilerinde çalışmaları yer almıştır.
Birçok sitede editörlük yaptı.
Uzun yıllardır aktif olarak din, dil, ırk ayırt etmeksizin gerek maddi gerekse manevi olarak ezilenler, mazlumlar, ihtiyaç sahipleri için mücadele etmektedir. Türkiye’deki Afrikalılar, sokak çocukları, evsizler, Suriyeli göçmenler, Ezidiler, translar, zorla fuhuş yaptırılan seks işçileri vs ile adalet ve özgürlük noktasında haksızlığa uğrayan tüm insanlar için.

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?