Oryantalizm ve Oryantalist İslam üzerine / Tevfik USLUOĞLU

Hayali söylemler üstüne (oryantalizm ve oryantalist İslam değerlendirmelerine eleştirel bakış)

ÖNSÖZ

Okuyacağınız bu çalışma uzun bir düşünme sürecinin sadece bir parçasıdır. Burada ele alınan çağdaş Ortadoğu’nun yorumlanması ve kavranması için insanı serseme çeviren tek merkezli yaklaşımın karşısında akılcı, tarihsel bilgilere dayalı ölçütler çerçevesinde incelemenin mümkün olduğu ve ısrarcı bir evrenselcilik savunuculuğudur. Ayrıca Batının otoritesine meydan okuyanların etkisiyle güç tekellerinin yarattıkları bilgi tekelini aşmaya çalışarak YDD ekseninde Pentagon merkezli olarak geliştirilmeye çalışılan “Medeniyet ve Din” çatışmasının tıpkı milliyetçilik gibi iktidarda kalmak veya iktidarı ele geçirmek isteyenlerin siyasi mücadelelerinde kullandıkları şeylerin bir parçası olduğu kadar geleceği de bir dinler çatışması özelliklede bir Hilal-Haç çatışması şeklinde göstermeye çalışarak İslam konusunu saptırdıklarını ya da bilinçli olarak bir “çatışma miti” haline dönüştürerek günümüz çelişkilerinin yaşamsal sahada da boyutlanmasının önüne de geçilmeye çalışıldığını vurgulamaktadır. Bunun yanı sıra modern çağın gündeminde bir parantez olarak yer alan demokrasi konusunun 21.yy da başlık düzeyine çıkarılarak yeniden irdelenerek, AB ya da Küresel Dünya söylemini yaratan koordinatların yakalanarak ve buna uygun olarak tutumlar geliştirmek gerektiğini, bunun da ancak büyük bir zihniyet dönüşümünden geçmenin gerekli olduğunu ifade etmektedir. Bu denklemin aynı zamanda yeni uygarlık –yeni toplum üzerinde bina edileceğini insan alet ilişkisi içinde en önemli esaslı paradigma olduğunu vurgulamaktadır.

GİRİŞ
Tarih bilinci zayıf olan tüm yaklaşımlar kumar oynamaya benzer. Çoğu kez ütopiktir de. Tarihin, hareket halindeki geçmiş olduğunu dile getiren yaklaşımlar açısından bu çok daha riskli bir olaydır ve hassasiyet katsayısı çok yüksektir, avagadro sayısı gibi. Ancak tarihin, zamanın gerçeklerin örtülmesi ya da kaybedilmesi için de iyi bir gerekçe olduğu bilinir. Bugünü ve bugünün açığa çıkan gerçekliğini atlayıp örtmek amacıyla tarihi, bir bataklığa çevirip içinden çıkılmaz sorunlara boğarak anlamsızlaştırma bu çabanın bir yöntemidir.

Gerçekte tarih yaşanan olayların tarihidir. İhtimallerin değil. Ancak böylesi bir tarih kurudur ve güncel insanla ilgisi yok gibidir. Tarihte, yaşanması gereken olaylar yaşanmıştır. Yaşandığı içinde başka ihtimalleri mutlak olarak yoktur. Ancak insan unsuru, tarihle ilgili olarak araya girdiği zaman, tarih hareket halindeki geçmiş olmaktadır. Böylece tarih tarihçinin içinde bulunduğu çağın ve kendisinin yorumudur demek yanlış olmayacaktır. Tarih alanındaki en büyük hayal kırıklığı burada başlar. Yaşanılanların çoğunun dilde, dikkatte ve hafızada yer alması tarihin algılanışında karmaşa yaratmaktadır. Özellikle yorumlamada farklılıkların olduğu bir tarih, tarihçinin hitap ettiği kesimler için fasit bir daire haline gelebilir. “Tarihçiler bu nedenle, boşlukları doldurmak için metaforlara ve şiirsel tiplemelere başvurmuştur. İlk büyük tarihçi Heredot’un aynı zamanda “Yalanların Atası” kabul edilmesinin nedeni budur. Yazdıklarının çoğu süsleme, gerçeklerin büyük ölçüde gizlenmesidir. Bu nedenle onu büyük yapan ortaya çıkardığı onca gerçek değil, hayal gücüdür”(Said,2002:8).
Hayal gücü anlayışı özellikle 18 y.y. sonlarında başlayarak 19 y.y.’da belirgin bir şekilde Avrupa’da şekillenen Rönesans’ın başlattığı aydınlanma düşüncesini, tek merkezli bir düşünsel merkez yaratma ütopyasına dönüştürme çalışması olarak ortaya çıktı.

Yani Aydınlanmanın temelinde yatan fikir: “İnsan gerçeği ancak aklını kullanarak bulunabilir”(Lipson,2000:185) gerçeğiyle Batı bilgiye ve gerçeğe ulaştıkça bilgiyi iktidar nesnesi olarak kullandı. Böylece bilgi, egemen bakış açısı içinde hali hazırda var olan eşitsiz güç ilişkilerinin malzemesi olarak, nehrin iki tarafındaki halkları birbirine düşman gösterip dayanışmayı engellemek amacıyla, nehrin iki tarafındaki iktidar güçlerinin iktidar perspektifinin aracı olarak kullanıldı. Bu kuram tarihsel ilerlemecilik temelinde “tarihi olan halklar” ve “tarihi olmayan halklar” şeklinde bir ayırım yaparak “tarih ötesi ideolojisini” üretmiştir. Bu üretim, tarih çağında tarih çalışmasının ötesine geçip felsefi boyutlara da taşınmıştır. Tek merkezli düşünce eğilimi “ötekilik” nosyonunda Occident/Orient (Batı/Doğu) Avrupa merkezci yaklaşımı sunarak, defalarca fethedilmesi gereken Doğunun olduğunu belirtip Batı hakimiyetinin meşrulaştırılması adına sistematik bir tablo çizmiştir. Aynı zamanda aydınlar cephesinde Batı Uygarlığı toplumların dışındaki kültürleri hiçe sayan ve inkar eden, onları rasyonel modernizmin bazı temel özelliklerinden yoksun olarak gören bir akademik görüş oluştu. Bunun yanı sıra Avrupa merkezciliğe karşı gelişen tepkilerin çoğunun tersinden Avrupa merkezci bir anlayışa sürüklendiklerini ve Oryantalizm düşüncesini besleyerek doğu toplum ve kültüründe paradigma felci yarattıklarını ifade edebiliriz.. Bu noktada gerek doğudaki batılılaşma hareketleri gerekse karşı duruşlar Oryantalist görüşler kıskacında tarih yapma kapasitesine ulaşamadan bir nevi beyin felci yaşayarak gerçekten de Oryantalistleri doğrularcasına handikaba kapıldılar.

Bu çalışmada da asıl üzerinde duracağım Oryantalizmin kapsamlı değerlendirmesinden öte, dünya da yükselen dini dalganın yanı sıra, İslami kökten dincilik ile diğer dinlerdeki kökten dincilik arasında pek çok ortak yönün ve zamansal yakınlığın olduğu belirtilerek Oryantalist İslam değerlendirmelerine karşı alternatif bir yaklaşım sunma olacaktır.

ORYANTALİZM ÜZERİNE

Michel Foucault’un güç analizinden hareket ederek saf bilgi ve siyasi bilgi üzerine yaşadığımız çağ itibariyle bir değerlendirme yapmaya kalktığımızda siyasi bilginin galip geldiğini rahatlıkla belirtebiliriz. Ancak dünya ekonomisi ve kültürel globalleşmenin yükselişiyle birlikte yeni bir sorgulama dönemi başladı. Özellikle Nietzche ile başlayan ve Althusser, Gramschi, Adorno’da Foucault gibi isimlerin pozitivist sosyolojiye karşı meydan okumaları, Oryantalizme karşı da meydan okumaları harekete geçirdi. İlk olarak, Maxime Rodinson, Anvar Abdel Melek, daha sonra da Oryantalizm kitabıyla (1978) Edvard Said’in geniş tuvallerle yaptığı çalışma, “güç ve bilginin nasıl kaçınılmaz olarak birleştirildiğini ve güç ilişkilerinin söylemler yoluyla nasıl bir dizi analitik obje ürettiğini ve bu objelerin düşünü büyük ölçüde beklenmedik, farkına varılmadık bir biçimde nasıl etkilediğini görmek suretiyle”(Turner,2002:19) “yabancı egemenliğin ve yerleşimin yıkıcı ve biçimlendirici rolünü, milliyetçiliğin hayal ve yanılsamalarını, dine dayalı siyasi bağlılıklarının bölücülüğünü, yalnızca askeri mücadeleye dayanan yıpratıcı kurtuluş mitini, milli ve dini kimliklerle demokratik haklar ve toplumsal cinsiyet hakları arasındaki gergin ilişkiyi, dış dünyayla bağlantılar koparıldığında kalkınmada karşılaşılan güçlükleri, ayrılıkçılığın ve ulusal birleşmenin ikilimlerini ve sancılarını değerlendirerek”(Hallıday,1998:222) oryantalizmin köklü bir eleştirisinin sunulmasını sağlayarak yeni bir dönem başlattı. Bu, öteki kültürler probleminin temel bir sorun olarak ele alınması gerektiği üzerine sosyal bilimlerde bir tartışma süreci başlattı. Said’in eleştirisi, söylem ve güç/iktidar kuramlarından beslenerek “Ortadoğu, hatta tüm Üçüncü Dünya üzerine yazılanların geniş bir eleştirisini geliştirir” ve “oryantalizmi bir egemenlik söylemi” (Hallıday,1998:223) olarak değerlendirir. Bu katkı, “tamamiyle Said’e ait olmasa da büyük oranda Said’in Oryantalizm yapıtıyla deşifre edilir”(Turner,2002:19).

Oryantalizmin gündeme taşınmasıyla yalnızca Arap araştırmacılar ve İslamcılar değil, alternatif felsefeler ve metodolojiler üzerinde çalışan feministler ve düşünürler de iddialı çıkışlarda bulundular. Çünkü Said’in bu çıkışı “entelektüel kahramanlık olarak adlandırabileceğimiz bir model geliştirdi”(Turner,2002:19). Said’in çalışmalarının entelektüel temelleri Foucoult’tan gelmektedir. Foucoult ve Said’in özel yönleri ise “İslami bilgi ve geleneğin köktenci (fundamantalist) bir yorumunu savunmalarıdır”(Turner,2002:24).

Said bu köktenci anlayıştan hareket ederek bilginin İslamileştirilmesi gerektiğini ifade etmiştir. Böylece “şark, şarkiyatçılık yüzünden bağımsız bir düşünme ya da nesnesi olamamaktan”( Said,1999:12) kurtularak bütün çıkar ağının, şark denen özel bütünlüğün hatta kendinin bir tür ikamesi, yer altı benliği olan şark konusunda konumlanarak, kazanmış olan “Avrupa kültürünün gücünü ve kimliğini”(Said,1999:13) tarih ve kültür açısından sistemli bir eleştirisini sunarak, ontolojik ve epistemolojik olarak yapılan ayırımın akademik gelenekte yıkılarak kaldırılabileceğini belirtmektedir. Bu belirleme ile şarkiyatçılığın yapısının “şark üzerindeki Avrupa-Atlantik iktidarının, şarkiyatçı söylemin kenetleyici gücü, onu olanaklı kılan toplumsal- iktisadi ve siyasal kuramlara”(Said,1999:16) karşı geliştirilecek sistemli eyleme geçişle yaratılmış bir kuram ve uygulama bütünlüğüne, türeyerek genel kültüre giren, önermeleri çoğaltan, üreten batı bilincine süzerek girmesini sağlayan, mevcut işleyen kültürel ve siyasal hegemonyanın yıkılması sağlanacaktır. Bu meydan okumanın yanı sıra daha önce belirttiğim gibi, Batının yaptığı yanlışları reddetmekle kalmayıp alternatiflerini de araştırmaya çalışan ve bu işe Said’den önce girişen Anvar Abdel Melek, özellikle “Tarihsel Diyalektik” kitabında dönüşümden geçmiş jeopolitik gerçeklik için “bir reçete olarak evrenselciliği yeniden öne çıkarmanın işe yaramayacağı varsayımıyla başlar ve toplumsal teoriye ulaşmak için, indirgemeci olmayan bir karşılaştırmacılığa başvurmamız gerektiğini belirtir.

İç içe geçmiş üç çemberden –medeniyetler, kültür bölgeleri ve uluslardan (ya da ulusal oluşumlardan meydana geldiğini düşündüğü dünya bu yaklaşımda karşılaştırmalı olarak incelenmelidir)”(Wallerstein,2000:255) demektedir. Abdel Melek’in incelemelerinde kilit etken “medeniyet, kilit kavram da özgürlüktür. Bu da, onun söylemiyle tarihsel olana, coğrafi boyut eklemektedir”(Wallerstein,2000:255). Ama bu görüşü belirtikten sonra genel teori açısından “zaman kavramı ve özellikle insan toplumları alanında zamanın yoğunluğuyla ilgili kavramlar bütünü arasındaki ilişkileri derinleştirmek ve tanımlamak olduğunu ekler”(Wallerstein,2000:256). Asıl farklılığında zaman boyutunda kurulan ilişkide olduğunu ve zaman boyutunun her yerde yayılan merkezi kurucusu etkisinden, tarihsel alanın derinliğinden bahseder. Yani bu coğrafi meydan okumanın, alternatif bir zaman anlayışı olduğu ortaya çıkar. Hepsinden öte, bir araştırma nesnesi olarak şark ya da şarklılığın Batının içinde serpilip geliştiği siyasal koşular ile kültürel koşullar içinde şarklılaştırılmış şark olarak ortaya çıktığını belirtir. Bununda siyasal olarak efendi köle ilişkisine tekabül ettiğini başka bir ilişkiyi de üretmesinin mümkün olmayacağını da ifade eder. Özellikle siyah ya da kadın gibi araştırmalarda yapılan genellemeler şarkiyatçılığın masumluk ya da suçluluğa, bilimsel yansızlık, kültürel, ırksal, tarihsel vurgular konusunda önemli ve son derece hassas olan bu konularda bir açmaz sunduğunu belirtmektedir.
Abdel Melek, şarkiyatçılığın yukarda betimlenen şekliyle açmaza varan bir tarihe sahip olduğunu düşünmektedir. “Şimdi de bu tarihin, on dokuzuncu yüzyıl boyunca mülk sahibi azınlık hakimiyeti ve Avrupa merkezcilikle birleşmiş insan merkezcilik yerine”(Said,1999:108) insanın tarihsel süreç içindeki ilerleyişini, hiçbir merkez kaygısı duymadan değerlendirilmesi gerektiğini vurgular. Böylece “zamanın efendi olduğu ve meta olarak kavranamayacağını, her iki kıyının ortak nehrimizin iki yakası arasında hasmane olmayan ama çelişkili bir diyalektik etkileşim kurma çağrısında bulunur”(Wallerstein,2000:257). Böylece kasıtlı saptırma ya da “sınırlı bilimsel araştırma çabası”(Said,2000:105) olarak ortaya çıkan ve “sömürgecilik, modernleşme, teorileri, egzotizm ve kısmen romantizmle”(Taburoğlu,2000:55) şekillenen Oryantalizmin, toplumların belleğinden silinerek, “Avrupa’nın dinamik gelişimi karşısında Batının üstünlüğü tezini”(Yavuz,1998:60) ve dolayısıyla doğunun temellerini “oryantal devletlerinin tarihinin çoğunlukla tarih dışı görülmesi ve yalnızca aynı görkemli kalıntının yenilenmesi, yani durağan, tarih dışı”(Yavuz,1998:61) projesi yok edilebilir. Bu durumda tarihsel dönüşümlü eylemlerin bireyin özgürleşmesi temelinde gelişerek geçmişin tarihinde yaratılan Hegelyan tarihçiliğin ötesine geçilebilir.

DİNLER VE TERSTEN AVRUPA MERKEZCİLİK ÜZERİNE
Avrupa-merkezcilik sömürüyü gizlemek ve kutuplaşmayı meşrulaştırmak amacıyla uydurulmuş bir ideolojidir. Bu ideolojiye karşı büyüyen hoşnutsuzluk, SSCB ve Doğu Avrupa’daki sistemin çöküşüyle farklı yönelimlere girmiştir.

Bir zamanlar Batı tarafından desteklenen yeşil kuşak projesi bugün yeni bir ideolojik kamplaşma yaratılma çabasıyla yok edilmektedir. Özellikle Hungtinton’un “Medeniyetler Çatışması” dikkat çekicidir. Yeni ideolojik kamplaşma için “kışkırtıcı kalemler görülmekte ve Amerikan hegomonyasının ağır basması sonucu”(Tanilli,2000:42) gittikçe artmaktadır. Tarih Felsefesi havalarıyla da geçmişi olduğu kadar geleceğide bir dinler ya da medeniyetler çatışması, özelliklede bir Hilal ve Haçlı çatışması olarak ortaya koyan Hungtinton merkezli görüşler mevcuttur. Bu yaklaşımlar bilgi aracılığıyla sürekli bir çatışma yaratma çabası içinde var olan hegomanyayı korumak ve bütün insanlığın ortak gelişim olanaklarının önünü tıkamaya çalışmaktadır. Dolayısıyla Avrupa Merkezci yaklaşımlara karşı oluşan hoşnutsuzluğu tepkiye dönüştürme adına ister bilinçi ister bilinçsiz olarak yükselen milliyetçilik, kültürcülük, İslamcılık, radikal ayrılıkçı, gelenekçi, tutucu hareketler, senaryonun bir parçası olarak Avrupa merkezciliği yeniden yaratmaktan başka bir işe yaramamaktadır.

Dünyadaki son gelişmeler itibariyle kimlik olgusunu ön plana çıkararak yeni bir süreç başlatmıştır. Aidiyet meselesi, “gerek Amerikan Protestanlığı içinde yeniden Hıristiyanlaşma hareketi, gerek Avrupa Katolikliği, gerekse yeniden İslamlaşma hareketleri” (Bulut, 1997: 545) tuhaf bir biçimde gelişmektedir. Bu durumun “söz konusu toplumların oldukça büyük olmalarının bir sonucu olarak ortaya çıktığını varsayarsak, ancak daha genel olarak kentleşmenin gelişmesiyle topluluklar sürekli olarak kaygılıdır ve insanlar çoğunlukla kendilerini kalabalık içinde yalnız olarak hisseder” (Giddens, 2000: 165).

Geleneğin süregelen etkisinin muğlaklaşması bir çok farklı etkenle beraber “gündelik yaşamın rutinleşmesinin temel kaynağını oluşturan geleneğin gücünde” (Giddens, 2000: 165) oluşan farklılaşma temel nedendir. Özellikle dinin siyasete karıştığı yerde “türban İslami kıyafet ya da tesettür mücadelesi, İsrail Musevileri arsında deffilin (dua başörtüsü), kippa (Yahudi takkesi), pataugas ya da tzizit (dua püskülleri) takma biçiminde” (Bulut, 1997: 564) laik yönetimlere karşı mücadele başladı.

İslam dünyasındaki bir Seyyid Kutub, Mevdudi, Yusuf-El Karadaviye karşılık, Katoliklerin Papa II. Paul’ü, Yahudilerin Moşe Levinger’i, Meir Kohane’si ve Rav Z.Y. Kook’u ortaya çıktı.

“1981 Ekiminde Sedat’ı öldüren İslamcı grup ile Kudüs’teki Mescidül Aksa’ya karşı komplo düzeyinde radikal Museviler arasında ideoloji ve sosyo-kültürel aidiyet düzeyinde benzerlikler vardı. Her iki durumda da aşırı bir yeniden Musevileşme ya da yeniden Müslümanlaşma hareketiyle karşı karşıyayız. Musevilerde söz konusu olan “Kurtuluş” yolunun bulunması ve İsrail krallığının doğması; Müslümanlarda ise, dinsiz toplumun cahiliye yıkıntıları üzerinde İslam devletinin kurulmasıydı”(Zubaida,1994:26).

Emperyalizm çağında, dünyadaki büyük dinlerin hiçbiri başlangıçta olduğu gibi olumlu mesajları taşımamakta, aksine iktidar güçlerinin eliyle birer siyasi malzeme olarak eşitsiz güç ilişkilerinin geleneksel boyutunu daha da koruyan bir duruma getirilmişlerdir. Örneğin, “Tanrının Yehova’nın sana teslim edeceği bütün kavimleri bitireceksin gözün onlara acımayacak”(Tesniye Bab:7, Cümle:16 / İşaya Bab:60, Cümle:10-11) ya da “ ve vaki olacak ki, kovalanan ceylanlar gibi ve toplayanı olmayan koyunlar gibi herkes memleketlerine kaçacak, ele geçen her adamın gövdesi delik deşik edilecek ve tutulan her adam kılıçla düşecek, evleri çapul edilecek ve karıları kirletilecektir”(İşaya Bab:13, Cümle:14-16). Şeklindeki yaklaşımlarla bugün Siyonist Yahudi anlayış Vaad Edilmiş Toprakları ele geçirmek adına Filistin Arap Halkına her türlü zulmü uyguluyor. Buna benzer yaklaşımlar içinde İslam’da da çeşitli çıkışlar görülmüştür. Örneğin Mevdudi’nin şu ifadeleri çarpıcıdır. “Siz Müslüman kardeşlerime samimiyetle söylüyorum. Demokrasi inancımıza aykırıdır. İnandığınız İslamiyet bu iğrenç sistemden son derece farklıdır. İslamiyet ve Demokrasi arasında en ufak bir konuda bile bir uzlaşma olamaz. Çünkü her bakımdan birbirine aykırıdırlar. Bu sistemin olduğu yerde İslamiyet’in olmadığını düşününüz. İslamiyet iktidara geldiğinde bu sisteme yer olmaz”(Tıbı,1999:34).

Dikkatli bir şekilde her iki din ele alındığında bilinçli bir hurafeciliğin yürütüldüğü, Yahudilikte Davut ve Süleyman Peygamberlerin mirasının bu yaklaşımla aynı olmadığı, Müslümanlıkta da Klasik İslam’ın Yunan Felsefesi ve kültürüyle olan ilişkilerinin bilinçli bir reddiyatçılığının yapılarak insanlığın birikimsel olarak oluşturduğu değerlere karşı düşman kılınması sağlanmaya çalışılmaktadır.

Hıristiyanlıkta ortaya çıkan “Yehova Şahitleri”, “Hıristiyanlığın bazı esaslarının aslından saptırıldığı, uydurulduğu, ilave edildiği için, kendi yorumlarını delillerini kendilerinden gelerek doğru sayıyorlar, kendilerini saf halis Hıristiyan olarak tanıtıyorlar”(Tanyu,1976:136)ve totaliter bir Yehova Devleti kurma fikrini savunuyorlar. Ayrıca- “Yehovanın büyük şahidi, Mesih İsa’nın ilk defa tatbik etmekte olduğu usul; gerek Mesih, gerekse Resulleri, alenen ve evden eve vaaz ediyorlardı”(Resullerin işleri, 20:20). “İncilin her gerçek Hıristiyan vaizi, Mesih ve Resullerin ardınca yürüyerek onlar gibi hareket etmekle mükelleftir”(I. Petrus ,2:2/Luka, 24:48)/Resullerin İşleri, 1:8, 10:38) belirtimlerinden yola çıkarak “ bir Yehova Şahidi faal bir suretle vaaz etmeyen bir şahıs teşkilatla beraber değildir”(Tanyu, 1976:135) anlayışıyla yeniden bir Hıristiyanlaşma süreci başlattıkları ve diğerlerinden farklı olmadıklarını sayıyoruz. Ya da Hindistan Başbakanı İnda Gandi’yi öldüren Sih militanları ile Keşmir’deki Babri Mescidini yıkan Hindu militanlarını da bu kategoriden”(Bulut,1997:546) sayabiliriz.

Sayılan nedenler, dünyadaki genel dini yükselişin sadece “İslami dalga” olmadığını, siyasi bağnazlığın ve tek yanlılığın yeni bir şarkiyatçılık (neo-oryantalizm) zemininde “Müslüman toplum” yorumunun yapılamayacağını, süre gelen tarihsel zemin içinde özellikle İbrahimi kökenli üç din dikkate alındığında ahlaki ve zihinsel tutuma bağlı kalarak dünyadaki her şeyin ticarileşmesi sonucu; Şarkiyatçılık öyle bir yere varmış ki, düşüneni, eyleyen herkesi hatta insanların çoğunu bağımsız bir düşünme yetisinden alı koymuştur diyebiliriz. Yani Batı Uygarlığı özgülünde Şarkiyatçılık bir paradoksa dönüşmüştür. Nitekim, “bütünüyle batı ürünü olan antisemitizm hareketi” bugün geriye doğru evirilmenin göstergelerini artırarak ırkçılık ve sömürgecilik küstahlığını yeniden ortaya çıkarıyor.” Bu “Batı toplumunu ılımlı bir faşizm yoluna doğru kaydırıyor”(Amin,1993:122-67-23).

Özellikle 11 Eylül saldırılarıyla birlikte Emperyalizmle kesin olarak görüş ayrılığına düştüğünü gösteren siyasal İslam, bastırılma ehlileştirilme ve işlevsizleştirilme faaliyetlerine maruz kaldı. “Bu seferde gericiliğin diğer bir bileşeni, faşizm devreye girdi. Artık geride bırakıldığına inanılan faşizm, küresel dünyanın bu ilk aşamasında üstelik dünyanın en gelişmiş coğrafyası Avrupa’nın eşiğinde”(Çınar,2002:27) olduğu; genel olarak sağcı faşist siyasi çözümlere doğru bir viraj alan Avrupa’nın yeni bin yılın başlarında böylesi bir siyasal ve toplumsal profil çizerek ilerici bir gelişme umudunu Batı Uygarlığı nezdinde baltalıyor. Yani yaşadığımız uygarlığı krize sokuyor.

Sonuç olarak, dünya için Avrupalılaşmak gereğinin dayattığı gelecekten başka bir geleceğinin düşünülemeyeceğinin” öne sürülmesi “kapitalizmin evrenselci söylemiyle gerçek yaşamda ortaya çıkardığı kutuplaşma arasında bir uyumsuzluk”(Amin, 1998:114-115) yarattı. Böylece kapitalist kültür dünya ölçeğinde egemenlik kurmuş olmasına rağmen içinde bulunduğu kriz, paradoksa dönüşen birçok sorun ve kavramdan hareket ettiğimizde; tüm verileri henüz ortaya çıkmasa da küresel dünyanın oluşacağı tezini doğrular nitelikte bir evirilme yaşanmaktadır. Bu evirilme bir dünya uygarlığının yaratılabileceğinin sinyallerini vermektedir. Ancak 21. yy’da ki bu evirilme ve dünyalılaşma hareketi 20.yy’ın anlayışı ve verileriyle algılanamayacağı bilinmelidir ve Batı Uygarlığının ufkunu aşan düşünce ve davranış vizyonları yakalanmalıdır.

ORYANTALİST İSLAM YAKLAŞIMINDAN AÇIK BİR TOPLUMA DOĞRU

Sami-İbrahimi din kökünün farklı boyutlarında yer alan kutsal dinler, ortak dinsel ve coğrafi özellikler, felsefe, bilim ve tıpta ortak çevreleri paylaştılar. Ancak oryantalizmin genel eğilimi hep farklılıkları ve ayrılıkları vurgulamak olduğundan; oryantalistlerde İslami medeniyetin ortak bir saha yaratamadığını sadece asalakça büyüyen ve Helenizim ile batı arasında bir aracı olduğunu belirtmektedirler. Özellikle Haçlı seferlerinden gelme İslam’a yönelik köklü nefret, Rahiplerin ve keşişlerin çizdiği çarpıtılmış portrelerle “kronik anti semitizimle birlikte yürüyen İslam fobisi”(Armstrong,2002:8) sonucu bilinçli olarak İslam ve Peygamberi Muhammed karalandı. Ayrıca “İslami toplumun yükseliş patlamasını, aynı derecede hızlı ve toptan bir gerilemenin takip edilmesi nedeniyle egemen bir tarihsel erime, gerileme ve itibar yitirme temasının olduğu, bunun sonucu İslam’ın ya bazı gizli vaatleri yerine getirmede başarısız bir din olması ya da İbrahimi inancın vahye dayalı tek tanrıcılığın da bir tür yavaşlamayı temsil etmesi, İslam’ın başarısızlığının, İslam’ın yayılması ve bu yayılmanın kesintiye uğramasının Müslüman mantığının “bazı doğuştan ve yok edilemez özellikleri”(Turner,2002:109)olduğunu ifade etmektedirler. Hatta “doğuluların düzeltilemez varlıklar oldukları onlara katiyen güvenmenin doğru olmayacağı ileri sürmektedirler”(Said,1998:443). Diğer bir değişle “Oryantalizmle, Batı bir imajı ya da bir imajlar setini simgeleyerek”(Keyman/Kahraman,1998:68) kimlik, fark ve benlik “öteki ilişkisinin sorunlaştırılması sermaye dönemini niteleyen modern niteliğin globalleşme savının gerisinde saklı Avrupa merkezci eğilim sergiler”(Keyman/Kahraman,1998:71). Dolayısıyla İslam’ın Oryantalist değerlendirilmesinde inatçı bir yorumsal temalar demeti mevcuttur. Bu nedenle herhangi bir İslam toplumu ve tarihinin herhangi bir kesitinden ayırım gözetmeksizin alınan göstergeler ve örnekler, İslam realitesinin yapısal değişmezliği ve taklitçiliği vurgulanarak Hegelcileştirilmiş İslam versiyonu sunulmaktadır. Örneğin Caussin: “Usandırıcı ölçüde kafa karıştırıcı bir karmaşa, hamlık, hamallık, bitmez tükenmez bir yineleme, laf seli, dolambaç, en büyük hamlık, hantallık-kısacası desteklenemez bir aptallık olarak değerlendirdiği kitabın; Kur’anın yazarı olan Muhammet’e söylenmedik şey bırakmamaktadır” (Said, 1999: 163).

Kısacası İslam’a Yahudi-Hıristiyan kültürü üzerinde bir parazit, ya da Hıristiyanlıkta bir hizip gözüyle bakılmıştır. “Dante’nin İlahi Komedyası’nda peygamber Muhammet, dinsel hizipçiliğin ebedi cezası olarak sürekli ikiye bölünür” (Turner, 2002: 68). Bu tutum oryantalizm bakış açısının temelini oluşturur. Yaklaşım öteki nosyonuyla temellendiğinden, Kur’an da “esleme” (teslim alma), “iman”, “din”, “İslam” ve “nizam” dan daha yaygın olarak geçtiği, ayrıca Kur’an “İslamüküm” sözüyle kişisel İslam’a “sizin İslam’ınız” Leküm diniküm veliyedin (herkesin dini kendine- “Senin dinin sana, benimki bana”(Kafirun Suuresi:4.Ayet); “Dinde zorlama yoktur”(Bakara Suresi:256.Ayet); “İsteyen inanır, istemeyen inanmaz”(Kehf Suresi:29.Ayet)-) yaklaşımı görmezden gelinmiştir. Bu suretle ortaya çıkan ve kendini batıya karşı tepki olarak şekillendiren Radikal İslam da aynı referansları tersinden okuyarak ve İslam’ın çıkış dönemi görmezden gelinerek Avrupa-Merkezci peygamberlerin doğu versiyonları olarak ortaya çıkmışlardır.

Batıda olduğu gibi Doğuda yapılan yorumlamalar iktidar, çıkar çatışmaları bağlamında İslam üzerine yapıldığından, kavmiyatçı sürtüşmeler ve savaşlarla İslam’ı şeriatlaştırmışlardır. Bu mantıkla İslam’da özgür bırakılan birey katledilmiştir. Bugün ise başlayan yeni kıpırdanmalar karşılaştırmalı ve tarihsel olarak İslam’ın ve İslam toplumlarının değerlendirilmesini sağlamaktadır. Bu açık bir dünyaya doğru ilk adım olabilir.

İSLAM’IN DEĞERLENDİRİLMESİ

İlk defa Salman Rüşdi’nin “Şeytan Ayetlerini” gördüğümde tuhaf bir hisse kapılmıştım. Ancak bir değerlendirme sonucu bu yapıtın sistemli bir İslam eleştirisi sunmaya bileceği fakat her kutsallığın ya da kutsal sunulanın içinde bir şeytaniliğin olabileceğini yani her tez anti -tezini doğurabileceğini tekrar gördüm. Bu mantık yürütme vasıtasıyla İslamı ele aldığımızda Hz. Muhammed’in peygamberliğini sona erdirip son dini ve vahinin bittiğini ilan ettiğinde, insanı akıl yoluna, muhakeme yapma zahmetine çekmiştir diyebiliriz. İster bilinçli, ister sonuçları itibariyle insanlığa bu yolu açmıştır.

Kur’an dan yola çıkarak bu yaklaşımı değerlendirdiğimizde bunu rahatlıkla doğrulayabiliriz. Örneğin: “Muhammet, sizin erkeklerinizden birinin babası değil, fakat Allah’ın elçisi ve peygamberlerin sonuncusudur, Allah her şeyi bilendir” (Ahzap Suresi :40.ayet). Bu beyandan çok şey çıkarılabilir.

Birincisi: İster Allah’tan vahi olarak olsun, ister kendinden ortaya koyduğu görüşler olsun, peygamber olarak artık kimsenin gelmeyeceğini ilan edip bu kapıları kapatması karmaşık bir düşün dünyasının oluşumuna temelden son vermiş oldu. Peygamberlik bitmiştir. “Burada kişi özgür kılınmıştır, bu kendine dayatılan bir kitap çerçevesinde de olsa, sonuçla dinin yorumunu araçsız yaparak kendi ikna olduğu gibi de yaşayarak, ama yine peygamberlerin balans ayarına ihtiyaç duymadan inanacaktır. Bu açılım, akıl ve bilgi ile yaşamı değerlendirmek için olağanüstü güçlü bir alt yapıdır. Özellikle Allah’la ilişkilerin, yani vahinin de kesilmiş olması, insanın doğa üstü güçlerden bağımsızlaşmasının ilk ve son önemli adımı sayılmalıdır”(Mahir,1998:40). Bu açıdan İslam’ı dinlerin sonuncusu olarak değerlendirmenin hiçbir sakıncası yoktur. Bunun insanların akıl yoluyla gelişmesinin önündeki tüm engellerin son bulması gibi bir anlamı var ki, doğru değerlendirilirse insan ve toplum için büyük bir gelişme fırsatı verir.

İkincisi: Peygamberliğin ve dinin son olması ve vahinin de onunla birlikte sona ermesi, Allah’la bireyin ilişkisinin aracısız süreceğine, birilerine göre değil, inancı bireyin içsel istemleriyle sürdürülebilmesinin kapılarını açmıştır. Bu yüzden Kur’an için, İslam olmaktan öte inanan olmak gerekir.

“İnandık” dediler. De ki: siz inanmadınız, fakat ‘İslam olduk’ deyin. (Çünkü iman gönülden olur… İslam ise itaat etmek, savaşı bırakmak, barışmak ve güvene kavuşmak demektir) fakat henüz iman kalplerinize girmedi” (Hucurat Suresi:14. ayet)- Kureyş Suresi de bunu desteklemektedir. -Böyle olunca,insanı birilerine göre bağlayan çok yönlü bağlardan özgürleşmesi önündeki engeller kalkmıştır. İçsel ve bireysel düzeye denk düşen inanç olayı, kişiyi akıl muhasebesine daha yakın kılar. Bugüne kadar bu olmamışsa, dini siyasete alet eden egemenlerin baskıları sonucudur. Çıkarcı çatışmalar, İslam’ı şeriatlaştırarak kullarını disipline edip yönetmek istemiştir. Kısacası “şeriat devleti veya dün de bugün de hiç varolmamış İslami devlet kavramı, aslında iktidar olgusunu ve yönetim” biçimi olarak ortaya çıktı. “Dini düşüncenin durgunluk dönemine girip yaratıcılığın yerini kutsallaştırmış geleneğe bıraktığı dönemden itibaren din, inananların hayatında da bağlayıcı ve kural koyucu bir hüviyete büründü”(Fığlalı,1997:18-67). Böylece “İslamiyet’in ilk döneminde gerçekleştirdiği büyük devrim”(Amin,1999:35) yani kavmiyetçi, çıkarcı anlayış yerine barışçı (Yahudiler ile Müslümanlar arasında yapılan Medine sözleşmesi örnek olarak verilebilir.) akli bakış tahribata uğratıldı. Bu mantık, İslam’ı yaygınlaştırmış ama inancı yok etmiştir. Özgür birey katledilmiştir. Kur’an da işaret edildiği gibi İslam olunmuştur. Yani, savaş barış dengesinin müfredatından olan “İslam” egemen kılınmış ama bireyin tam özgürlüğünü ifade eden içsel inanca olanak bırakılmamıştır. Hallacı Mansur gibileri bu yüzden sapkınlıkla itham edilip öldürülmüştür. Kuşkusuz bilim ve felsefe ile uğraşan düşünürler de, bu durumdan büyük oranda etkilenmişlerdir. “Farabi, Ihvan-es Safa topluluğu,Şii oldukları gerekçesiyle yer yer koğuşturmalara uğramışlar; Kindi Mutezile mezhebine yakın olduğu için halife Mütevekkil döneminde baskılarla karşılaşmıştır. Suhreverdi vb. düşün insanları düşüncelerinin bedellerini hayatlarıyla ödemişlerdir. Özellikle kadıların ve hukukçuların (Fakihler ve Kadılar) bilim ve felsefeye ilgi duyanları dinsiz olarak göstermeleri, çıkar kavgaları ve iktidara yaranma yüzünden düşün insanlarının birbirlerini halifeye kötülemeleri, koğuşturmaları yer yer dahada artırmıştır. Sünni iktidarın sözcüsü olarak konuşan Gazzali’nin bilim ve felsefe insanlarını dinsizlikle suçlaması; hatta bu suçlamayı, Mustahsir, Nizam el Mülk, Melik Şah gibi siyasilerin desteğiyle yapması merkezi yönetimin ve dinsel ideolojisinin sonuçlarını göstermesi açısından anlamlıdır”(Aydın,2002:56). Böylesi bir yapılanma iktidar eksenli olmasını ve ancak pratik gereksinime bağlı olarak yaşama imkanını getirmiştir. Bunda Peygamberin hiçbir sorumluluğu olamaz. Bundan çıkarılması gereken sonuç çatışmaların beraberinde, İslam’ın inançlarının da savaşa sürüklendiğidir. Yani her türden yenilik biat ya da sapkınlık olarak düşünülmüş, özden sapma olarak değerlendirilmiştir. Bu akıllı insanı değil, kul insanını doğurmuştur.

Sonuç olarak, Hz. Muhammed peygamberliğini sona erdirip son dinin ve vahinin bitişini ilan ederek insanı akıl yoluyla muhasebe yapma zahmetine çekmiştir. Oysa peygamberin ölümüyle birlikte egemen olma adına yapılan çekişmeler din maskesiyle yürütülmüş; özgür bireyin gelişimi ise egemen bireyin ele geçirdiği devlet ve güç aracılığıyla dizginlenmiştir. Buna rağmen, bugün açısından sorunun en önemli yanını toplumsal aklın tarih içinde olumluyu kavramada belli tarihsel devrelere bağlı olarak hareket ettiğini algılamak oluşturuyor.

İslam doğuşuyla o günün toplumsal sürecine göre büyük bir dönüşüm programını yaşama yerleştirmeye yöneldi. Ancak o günün toplumsal akıl düzeyi topyekün bir gelişmeye yaşam verip ilerletilmesi için yeterli potansiyellere sahip değildi. Bunu olayların gelişiminden anlıyoruz. Ancak 1400 yıl sonra toplumsal aklın yeni bir devresi içinde oluşumuz (bunu tarihin bütünsel kavranışı içinde ve özellikle tarihsel ve nesnel bir süreç olan küreselleşen dünya dan çok rahat görmek mümkündür. Tarih kronolojisi 1400-1500 yıl gibi sürelerde önceki birikimler üzerinde, büyük toplumsal değişimlerin yaşandığını gösteriyor.)

İslam Rönesans’ına yönelim için yeterli verilerin oluştuğuna da bir işarettir ve kesin olan şu ki; bütün insanlık olarak, hangi kanıda olursak olalım Paskal gibi, onurumuzun düşüncede olduğunu kabulde birleşmeliyiz. Yani: “herkes, bir fikre bağlanmanın, ancak bu bağlanma zor altında yapılmamışsa bir değer taşıyacağı”kanısında olmalıdır. Rahatça diyebiliriz ki kişioğlu düşündüğü her sefer özgürdür, ya da özgürleşmektedir; ve bu, yol gösterici olarak sadece gözleme, deneye usa bağlanan kimse için ne kadar doğruysa, düşüncesini bir Tanrıya bağlayan kimse için de o kadar doğrudur. Buradan özgür düşünce değiminin, bölünme ve çatışmaya meydan vermekten uzak, bir birlik ilkesi olması gerektiği sonucuna varılabilir”(Bayet,1991:5).

SONUÇ

Avrupa’nın “Tarih Çağında” yapılandırılan Oryantalizm, Avrupa-Merkezci bakış açısı ile, Batı toplumlarının ve değerlerinin ideal tip olduğu şeklindeki kavramsallaştırmayla giderek önceki verilerini de buna katarak tarihte ilk kez bilimsel araştırmalara dayanarak öteki (Batı dışı) toplumların doğaları gereği kendilerinden daha farklı ve düşük olduğunu varsaymıştır. “Geçmişin kavim merkeziyetçiliğinden farklı olarak Avrupa-Merkezcilik, karşısındakini statik bir inceleme nesnesine dönüştürmüştür. Bu egemen bakış açısı halihazırda varolan eşitsiz güç ilişkilerin kültürel boyutunu oluşturmaktadır”(Arslan,2002:67). Oysa egemen varoluşları, birbirinden kategorik olarak ayrılabilecek yaratılmış formlar olan ideal tipler değil, maddi ilişkilerin tarihsel olarak aldığı biçimlerdir. Bu nedenle tek merkezci bir dünya görüşü ve ötekilik kavramlarının gerçek nedenleri olan sömürgeciliğe (emperyalizme) dayalı olan karşılaştırmalar yerine , destekleyici, yapıcı, fikirler bağlamında bilim yapılarak, eskiden köklü bir kopuş ve yeniyi yeni kılacak nesnel gerçekler sunulmalıdır. “Egemen olmak için vermek, almak için egemen olmak”(Başkaya,1999:31) yerine bilginin birikimsel oluşunun altını çizerek zaman ve mekan boyutunda gelişen toplumsal bellek içinde ve özgür birey için açık dünyaya doğru ilerleyerek yeni insanlık için yarının “Küresel Dünyasının” alt yapısı oluşturulmalıdır. Böylece akıl ve bilim daha yararlı bir sürece hizmet edecektir.

Tevfik USLUOĞLU

***************************

KAYNAKÇA

Amin, Samir. “Doğu Feodal Devrimi Özellikleri ve Sınırlılıkları”, Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı:66 Bilimsel Yayıncılık 1999 İstanbul

Amin, Samir. Avrupa Merkezcilik, Ayrıntı Yayınları, 1993 İstanbul

Amin, Samir. Kaos İmparatorluğu, Kaynak Yayınları 1993 İstanbul

Amin, Samir. “Bir Kurtuluş Stratejisi İçin” Özgür Üniversite Formu(Avrupa Merkezcilik), Sayı:2 Devran Matbaacılık 1998 Ankara

Armstrong, Karen.”Batı Hatasını Kabul Etmeli” Radikal Gazetesi 23 Haziran 2002 Doğan Medya İstanbul

Arslan, Emre. “Doğu ve Batı” Karşılaşmalar ve Karşılaştırmalar” Evrensel Kültür Dergisi Sayı:122 Doğa basım Yayın 2002 İstanbul

Aydın, Hasan. “Ortaçağ İslam Dünyasıda Bilim ve Felsefe Neden Geriledi?” Bilim ve Ütopya Dergisi Sayı:94 Nisan 2002 Bilimsel Yayıncılık İstanbul

Başkaya, Fikret. Avrupa Merkezcilik, Resmi İdeoloji, Bilim ve Sosyalizm, Ütopya Yayınları 1999 Ankara

Bayet, Albert. Dine Karşı Düşünce Tarihi, Broy Yayınları 1991 İstanbul

Bulut, Faik. İslamcı Örgütler-II , Doruk Yayınları 1997 Ankara

Çınar, Refik. “Avrupa’da Faşizm Dalgası Ve Fransa’da Lepen’in Yükselişi” Atak Dergisi Sayı:17, Ada Ofset 2002 Antakya

Fığlalı, Ethem Ruhi. Din ve Devlet İlişkileri, Muğla Üniversitesi Yayınları No:8 , 1997 Muğla

Giddens, Anthony. Tarihsel Materyalizmin Çağdaş Eleştirisi, Paradigma Yayınları 2000 İstanbul

Hallıday, Fred. İslam ve Çatışma Miti, Sarmal Yayınevi 1998 İstanbul
İncil, Yeni Yaşam Yayınları 1996 İstanbul

Keyman, E. Fuat/ Kahraman, H. Bülent. “Kemalizm, Oryantalizm ve Modernite” Doğu Batı Dergisi Sayı:2 Felsefe Sanat ve Kültür Yayınları 1998 Ankara

Kur’an-ı Kerim, Hayriyat Neşriyat İlmi Araştırma Merkezi Meal Heyeti, 2001 İstanbul

Lipson, Leslie. Uygarlığın Ahlaki Bunalımları (Manevi Bir Erime mi? Yoksa İlerleme mi?) Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları 2000 İstanbul

Mahir, Bedrettin. “İlhan Arsel’in Sanal Kavgaları III” Güneyde Kardelen Dergisi Sayı:26 Yıl:3 Ada Ofset 1998 Antakya

Said, Edward. “Vida Bir Daha Sıkılıyor” Radikal Gazetesi 13 Şubat 2002 Doğan Medya, İstanbul

Said, Edward. Oryantalizm Eleştirileri, İlkbahar Yayınları 2000 İstanbul

Said, Edward. Oryantalizm, İrfan Yayınları 1998 İstanbul

Said, Edward. Şarkiyatçılık, Metis Yayınları 1999 İstanbul

Taburoğlu, Özgür. “Yüzyıl Sonu Artıkları: Avrupa Merkezli Düşüncenin Sonumu” Düşünen Siyaset Dergisi Sayı:13, Esin Sanat ve Felsefe Yayınları 2000 Ankara

Tanyu, Hikmet. Yehova Şahitleri, Diyanet İşleri Başkanlığı Yayınları 1976 Ankara

Tanilli, Server. “20. yy Nasıl Değerlendirilmeli” Felsefe Logos-Tarih Bilinci- Bulut Yayın Evi 2000 İstanbul

Tevrat, Zebur (Mezmurlar) ve İncil, Kitabı Mukaddes Şirketi 2000 İstanbul

Tıbı, Bessam. “İslam Uygarlığında Sivil toplumun Kültürel Dayanağı:

İslam Ve Demokrasi Kültürler Arasındaki Köprüler” Sivil Toplum Demokrasi Ve İslam Dünyası,Derleyenler: Özdalga, Elisabeth / Persson, Sune. Tarih Vakfı Yurt Yayınları 1999 İstanbul
Turner, Bryan S. Oryantalizm, Postmodernizm ve Globalizm Anka Yayınları, 2002 İstanbul

Wallerstein, Immanuel. Bildiğimiz Dünyanın Sonu, Metis Yayınları 2000 İstanbul

Yavuz, Hilmi. Modernleşme, Oryantalizm ve İslam, Boyut Kitapları 1998 İstanbul

Zubaida, S. “İslamın Yükselişini Kavramak” İktisat Dergisi, Haziran-Mayıs 1994, İstanbul

gazetelink

Gazetelinkleri ve Güncel Medya Haberleri

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?