Serhat HALİS yazdı: İlber Ortaylı ‘Hıyar’ı

İlber Ortaylı ‘Hıyar’ı

Stalin öncülüğündeki Sovyet orduları Berlin’e girince, 30 Nisan 1945 günü Adolf Hitler intihar ederek fiili olarak 2. Paylaşım Savaşı’nın bittiğini ilan etti. Fazla değil Hitler’in ölümünden saatler sonra Berlin göklerinde orak-çekiçli kızıl bayrak dalgalanmaya başladı ve milyonlarca insanın ölümüne neden olmuş, yüz binlercesini sabun yaparak katletmiş Nazi faşizmi, Sovyet postalları altında yerle yeksan oldu. 2 Mayıs sabahı Berlin çeperindeki birkaç sokakta cereyan eden çatışmalar dışında, dünyayı boka çevirmiş emperyalist savaş sönümlendi.

Japonya daha bitmeden çok önce savaştan çekildiğini ilan etse de emperyalist haydutların gövde gösterisi yapacağı ve üzerinde tepineceği bir kobay olarak kaldı.* Zira ABD, Hitler faşizmini yok etme başarısı göstermiş ve dünya halkları nezdinde büyük sempati kazanmış Sovyetler karşısında üstünlüğünü kanıtlama derdindeydi. Bunu, on binlerce çocuğu ve yüz binlerce masum insanı öldürerek gerçekleştirecekti. 6 Ağustos 1945 sabahı saat sekiz sularında Hiroşima göklerinde beliren ABD savaş uçağının, o güne kadar görülmemiş bir kitle imha silahı kullanacağı kimsenin aklına gelmemişti. 15 dakika sonra gerçekleşen büyük patlamada açığa çıkan muazzam enerji, merkezden çevreye doğru saniyede 440 metre hızla ve 4000 derece ısıyla ilerliyordu. İnfilak, 30 saniyede 12 kilometrelik alandaki taştan yumuşak her şeyi yok etti. Patlama merkezine yakın noktadaki canlılar anında ‘sır oldu’, biraz daha uzaktakiler ise saniyeler içinde kavrularak yaşamlarını yitirdi. Aynı şey 3 gün sonra Nagasaki’de de yaşanacaktı ve ABD Başkanı Demokrat Truman, bu operasyonların bizzat yürütücüsü olarak gazetelerin foto muhabirlerine çalışma masasında poz verecekti.

Savaş (fiili olarak) aylar önce bitmiş olmasına rağmen Demokrat Partili Başkan Truman, milyonlarca masum insanın ölümüne neden olan atom bombasının hangi şehirlere atılması gerektiğine dair çalışmalar yürütüyordu. Tarihin ilginç bir cilvesi; yüz binlerce sivilin katledilmesinin, bir o kadarının sakat kalmasının ve sakat doğmasının baş sorumlusu Truman, hiçbir zaman lanetli bir isim olarak anılmadı. Bilakis tarihin tozlu raflarına demokrat Başkan olarak geçti. Bunun nedeni, tarihi yazanların bunu insanlığa böyle sunmuş olmalarıydı. Tarih ise akademilerde şekil verilen bir oyun hamuruydu…

2. Paylaşım Savaşı sonrası Batı, insanlığın temel algılarıyla oynamayı ve zihinlere yeni kodlar yerleştirmeyi başardı. Bunu çok yönlü ideolojik propaganda aygıtlarıyla yapıyordu ama bu uğurda en verimli ve kullanışlı olanı kuşkusuz ki akademiydi. Akademiler Antik Yunan’dan beri, belirli bir misyona sahipti. Bu misyon 2. Paylaşım Savaşı’ndan sonra daha keskin bir hale büründü ve akademiler sistemin hizmetinde birer aparata döndü. Akademisyenler ise artık düzenin ‘entelektüel memurlarıydı.’ Sistem, kurmak istediği yeni dünya düzenini akademiler üzerinden şekillendirmeye başladı. Akademilerde üretilen yeni liberal teoriler hızla tüm dünyaya salınıyordu. Bu uğurda akademiler birer liberal kuluçkaya çevrildi. Soldan ya da sağdan liberal olmayan hiç kimsenin akademilerde yükselme başarısı gösterememesinin esas nedeni işte buydu.

Artık insanlık bu kuluçkalardan çıkmış akademik tiplerin belirlediği; doğru-yanlış, iyi-kötü, güzel-çirkin kıstaslarıyla çevreyi ve tarihi algılamaya/tahlil etmeye başlamıştı. Bu algı bağlamında Hitler faşizmini durduran ve insanlığa büyük bir armağan bırakan Stalin “kötü”, ama yüz binlerce masum insanı saniyeler içinde küle çeviren Truman “iyi” ve “demokrat” olarak yansıtıldı. Diğer pek çok alanda olduğu gibi burada da gerçek, akademi sayesinde tersyüz edilmişti. Batı, yükselen Sovyet ve Stalin etkisini kırmak için her yolu deniyordu: Dergiler, akademik yayınlar, filmler, kurgulanmış haberler ve köşe yazıları; tüm emeğini neredeyse bu uğurda harcıyordu. CIA ile çalıştığı daha sonra açığa çıkacak olan George Orwell’ın “anti Stalinci” kitapları, Batı üniversitelerinde iskambil kâğıdı gibi dağıtıldı. Yıllarca akademisyenler öğrencilerine bu kitapları okumalarını salık verdiler. Ve Stalin düşmanlığı tüm dünyada** yaygın bir akademik eğilim halini aldı. Bugün sabahtan erken kalkanın Stalin’e bu kadar rahat küfredebiliyor olmasına, akademilerde üretilen, “Stalin gaddarlığının” anlatıldığı senaryolar yön verdi. Akademilerin “bilimsel” diye yutturulan zırh altındaki dokunulmazlığı, bu iddiaların gerçek olduğu konusunda hiçbir şüpheye mahal bırakmıyordu sıradan insan zihninde. Böylelikle insanlar, yaşamın pek çok alanına ilişkin, algılarıyla oynanmış Mankurtlara döndüler.

Türkiye akademileri de bu genel eğilimin dışında değildi elbette. Şu veya bu oranda liberal olmayanın içinde yükseliş gösteremediği ya da barınamadığı bir atmosfere sahiptir Türkiye akademileri de. Batı’nın 2. Paylaşım Savaşı sonrasındaki temel antikomünist stratejileriyle yetişen Türk tipi akademik tür, Stalin düşmanlığı üzerinden yeşerdi. Birkaç istisna dışında, akademi içindeki en sol tipler bile Stalin karşıtlığını kendilerine politik bir kaldıraç yaptılar. 2. Paylaşım Savaşı’nı konu alan tezlerinde ve/ya söylevlerinde bile Truman’a tek kelime edemeyen bu akademik tür, her fırsatta Stalin karalamasını temel bir referans olarak kullandı. Zira akademide Stalin düşmanlığı, bozdurup bozdurup harcanacak açık bir çekti.

Bu sırada başka bağlamlarda evrimleşen akademik hiyerarşi, tiksinti yaratan bir kulluk rejimine döndü. Asistan, üniversite koridorlarını el pençe divan arşınlayan bir akademik cins halini aldı. Bu kulluk rejimi içerisinde yükseliş gösteren her kişi, önce asistanları tarafından pohpohlandı, sonra bu pohpohlama tavrı toplumun diğer kesimlerine yayıldı. Ve “el pençe divanlık” durumu, sistemde asistandan tüm topluma doğru hızla yayıldı ve akademik tür, bu ezilmiş tavır karşısında burnundan kıl aldırmaz bir ukalaya dönüştü. Toplum ise uydurulmuş yalan-yanlış tezlerle zihni allak bulak edilmiş bir formasyona çevrildi.

Bu sağımlık inek kıvamına gelmiş insan profili karşısında akademik tipler de, gittikçe elitleşerek, entelektüel memurlardan, entelektüel teknokratlara dönüştüler. Her şeyin en iyisini biz biliriz edasıyla küçümser bakışlar atmaya başladılar etrafa. Burunları kalktıkça kalktı, gereksiz küstahlıkları iğrenç bir hal almaya başladı ve söylediklerinin sorgulanırlığı küçük bir ihtimal olduğu için yalanda sınır tanımamaya başladılar. İşte bu tiplerin ülkemizdeki en uç örnekleri Celal Şengör ve İlber Ortaylı’dır. Onlar da akademik “başarılarını” Stalin düşmanlıklarına borçludurlar. Antikomünistlikleri, onları her dönem için akademide görülmek istenen kişiler olarak etiketlemiştir. Akademik hayatlarının önemli parçasını, antikomünist fikirleri(ni) öğrencilerine aşılama çabaları oluşturur. Türkiye akademilerinin büyük handikabı olan “bilim mi, devlet bekası mı” ikileminde, ibreyi hiç tereddütsüz “devlet bekası”ndan yana çevirmişlerdir. Bilim, Ortaylı ve türevleri için, havanda vatandaş pataklamak için kullanılan havalı retoriklerle bezenmiş bir mastürbasyon aracıdır. Bunların “bilim insanı” vasfı taşıdıklarına dair en ufak bir emareyle karşılaşamazsınız. “Bilimsel çalışmaları” ve tezleri, akademi içinde bir sonraki basamağa atlama vasıtasından öte bir anlam da taşımaz onlar için. Zira Türkiye’deki akademik tür, bilimsel çalışmayı, akademi içerisindeki (hiyerarşik) basamakları tırmanmak için kullanır. Böylelikle Ortaylı ve türevleri akademik piramitte tepeye oturduktan sonra bilimle uğraşmayı bırakıp, ukala bilgiçlikleriyle sağa sola laf yetiştirirler. Bu yüzden bu insanları bilimsel çalışmalarıyla değil, televizyon programlarıyla tanıdık.

Evet, sadece akademilerin değil; televizyon kanallarının, gazetelerin, radyoların kapıları da kendilerine sonuna kadar açıktır. Bu platformlarda sistemin istediği her türden “bilgiyi” kitlelere ulaştırmaları sağlanır. Mikrofon en çok onlara uzatılır. Kuşkusuz bunun bir nedeni vardır. En çok gerçeğe küfretmeleri istenir onlardan, onlar da bunun eğitimini almışlardır zaten ve bunu yaparken hiç zorlanmazlar. Profesörlükleri gerçeğin inkarı üzerine kuruludur. İlber Ortaylı’nın gevrek bir edayla anlattığı şey bilimsel değil, her zaman ideolojiktir o yüzden. Sıradan insan, o kendinden emin tavrıyla sergilediği konuşması arasına sıkıştırdığı üç-beş görkemli belagat yüzünden, bu tipleri ayakta alkışlar. Ancak bu tipler, gerçeği insanlardan gizleyen hıyardan öte bir şey değillerdir.

* Japonlar, Okinowa’da, 23 Haziran günü son tetiği çekmiş ve yenilgiyi kabul etmişti.

** Sovyet cenahı dışında.

Serhat HALİS

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?