“Sivas Divriği Ermenileri’nin Techiri”

“Sivas Divriği Ermenileri’nin Techiri”

Tarihle yüzleşmek, tarih kadar acı vermez!

Tayfun ve Deniz Yeşiltaş tarafından yapılan bu çeviri 1915 yılında İsviçreli misyoner doktor Jakob Künzler’in “Kanın ve gözyaşlarının topraklarında” adlı anılarını içeren kitabından alınmıştır.

Almast Tamassian anlatıyor: “1915’deki kırım sırasında annem ve babam için Divrik’ten Sivas’a taşınmak bir gereklilikti. Orada Amerikalı bir misyoner olan Miss Bewerin himayesinde yaşayabilecektik. Annem çok iyi okullarda eğitim almıştı ve yedi çocuğunu da Misyoner okullarına göndermişti. Ben Harput’taki Amerikalıların okulunda öğretmen olarak yetiştim. Yegane erkek kardeşim eczacıydı. Akrabalarımızla birlikte büyük bir aile oluşturuyorduk. Hepimiz diğer binlerce Ermeni’yle birlikte o korkunç tehcir yolculuğuna koyulduk.

Yavaş yavaş öldürdüler

İlk birkaç gün seyahat çok iyi geçti, bize Amerikalı Misyonerler refakat ediyorlardı. Ancak bunlar daha sonra hükümet tarafından geri gönderildiler. Onlar bizi daha henüz terk etmişlerdi ki büyük eziyetlerimiz başladı. Bunlardan ilki tüm erkeklerimizin alınmasıydı. İlk önce bunlara gözlerimizin önünde işkence yapıldı, ardından da (genellikle yavaş yavaş) öldürüldüler. Binlerce kadın ve çocuk Kirk Gjos deresine fırlatılıp atıldılar. Daha sonra dağa tırmanılmaya başlandı, adım atılacak gibi değildi. Hiçbir zaman bir köyden geçilmedi. Günler boyu ne ekmek ne de su alamadık. En çok insan hayatı Fırat kıyısındaki Samsat’ta yitip gitti. 10.000’den fazla insan burada akıntıya terk edildi. Nehrin diğer kıyısında bir hafta boyunca bekletildik. Hayatta kalanların tümünün burada paraları ve genç kızların namusları yitti, yağmalandı. En inançlıların ruhları bile burada karardı.

Parası olduğu sürece insan namusunu o anlık koruyabilirdi ancak bu da bittikten sonra hiçbir şey yapamazdı. Olanaksızlıkların neticesi olarak insanın kendini suyla temizleyememesi veya giysi değiştirememesi pis kokuları ve kiri daha da fazla arttırarak yayılmasına yol açıyordu. Çoğumuz kılıç ve bıçak yaraları taşıyorduk ve bunların pansumanı mümkün değildi. Böylesi bahtsızların vücutları kurtçuk kaynıyordu. İnsan bu durumdakilere kafasını çevirip bakamıyordu. Fakat daha sonraları içine girdiğimiz benzersiz bir vurdumduymazlık böyle durumlar karşısında etkilenmemizin önüne duvar ördü. Nihayet tekrar yola koyulduğumuzda bir hafta boyunca ölülerin, çürümüş gövdelerin üzerine basa basa yürüdük. Daha sonra bir dağa yönlendirildik ve burada etrafımız büyük bir Kürt birliği tarafından çevrildi.

Dibi sayısız ölüyle dolu kuyuya atıldık

Kürtler tüm elbiselerimizi aldılar. Kız kardeşim dağa artık tırmanamıyordu, tüm gücünü yitirmiş ölüme yaklaşmıştı. Benden bir odunla kendisine vurarak öldürmemi, işkencecilerin eline kendisini terk etmememizi diledi. Saçlarının arasına sakladığı son parasını çıkartarak anneme verdi. Bir Kürt bunu gördü ve hemen akabinde annemin elinden kaptı. Bu bizim son paramızdı ve epeyce de çoktu. Kız kardeşimizi orada bırakmaya ve bir daha da asla görmemeye mecburduk. Dağın diğer yanına ulaştığımızda erkek kardeşimin karısı doğurdu. Yeni doğanı sarıp sarmalayacağımız yırtık pırtık bir elbise bulamadık, bizim üzerimizde de neredeyse bir şey yoktu. Yolculuk esnasında içi insan cesetleriyle dolu bir kuyunun önünden geçtik. Başka bir kuyuya ulaştığımızda bizi de dibi sayısız ölüyle dolu ve çok az suyu kalmış olan bir kuyuya attılar ve atılanların tümü bu nedenle ölmedi. Ne yazık ki ben bir kayaya denk gelemedim. Kız kardeşlerimden biri de bu cehennemde hayatta kaldı. Tüm geceyi dayanılmaz ceset kokuları içinde geçirdik. Ölüme bin kere razıydık.

Asil bir Müslüman beni yanına aldı

Ertesi sabah olduğunda, kuyunun dibine taşlar-kayalar atarak merhametli bir iş yapacak kimse ortada görünmüyordu, ne yapabileceğimize kafa yorduk. Olası bir kurtuluş için biraz parayı yeni bir ızdırapla ölülerden bulduk. Paranın çoğu kez saçlarının içinde gizlendiğini biliyorduk. Böylelikle birkaç lirayı bir araya getirdik. Bağıra çağıra yukarıdaki Kürtlerin reisine parayı gösterdik. Kürt meseleyi kavradı. Her ikimizi de yukarıya çekti ve parayı da bu işin ödülü olarak aldı. Böylelikle geçici olarak cehennemden kurtulduk. Görülmemiş bir aç gözlülükle temiz havayı içimize çektik. Üç gün şaşkın şaşkın dağ başlarında dolandık. Bir gece kız kardeşimi kaybettim. Ona ne olduğunu bilmiyorum. Böylelikle tek başıma kaldım. Ne yana gidecektim? Daha sonra bir koyun çobanı gördüm ve ondan en yakındaki şehrin yolunu bana göstermesini rica ettim. Bana bu yakınlarda hiçbir şehrin olmadığını ama yakın mesafede bir tehcir yolu olduğunu söyledi. Oraya nasıl ulaşacağımı gösterdi. Kısa bir süre sonra tekrar tehcire uğrayanlara ulaştım. Muhammed Han bölgesinde yaşayan Ermeniler’den oluşan bir gruptular. Akrabalarımdan kimse içlerinde yoktu. Asil bir Müslüman beni buradan Urfa’ya götürmek üzere yanına aldı. Adı Muhammed Halil’di ve şehrin en zenginlerindendi. Urfa’ya ulaştığımızda ağır hastalandım. Bir türlü iyileşemedim ve o beni Misyoner Hastanesine yolladı. Hastanede hiç boş yer olmadığı için, aynı benim gibi diğer sefalet içinde olan ve büyük bir özlemle ölümü bekleyenlerin olduğu Süryani kilisesinin avlusuna ulaştım. Daha sonra bir kadın bana Künzler’e gitmemi, onun tüm Ermeniler’e yardım ettiğini söyledi. Derhal yola koyuldum, Künzler’in evine çeyrek saat süren yolu müthiş bitkinliğimle ancak tam üç saatte kat edebildim. Eve ateşler içinde ulaştım; elbise, koruma ve yardım aldım. Bu şekilde büyük sefilliğim bir son buldu.
Yavaş yavaş sağlığıma kavuştum. Ve barış antlaşmasından sonra Bay Künzler’in açtığı yetimler evinde halkımdan kalan minnacık parçanın öğretmenliğini üstlendim.”

 

 


http://team-aow.discuforum.info/t10313-Divrik-Sivas-1915.htm

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?