Tabiatın Kızı İle Biz Bize / Tülay Yıldırım EDE

Tabiatın Kızı İle Biz Bize

Geçtiğimiz günlerde sevgili Tuğba Özay ile şahsıma oldukça keyif veren bir söyleşi yaptık. Kendisi bizi evinde ağırladı ve güzel sohbeti, misafirperverliği ile bizleri kucakladı. Öncelikle sohbet için sevgili Tuğba’ya ve çektiği birbirinden güzel fotoğraflar için sevgili Havva Işık’a teşekkür ediyor ve sizleri söyleşimizle baş başa bırakıyorum…

*Önce sizin sanat yaşamınızdan bahsedelim. Biliyoruz ki hem ses sanatçısısınız, hem tiyatrocu/oyuncu. Ayrıca çeşitli organizasyonlarda yer alıyorsunuz. Geniş kapsamlı bunlara değinelim isterseniz.

Survivor’dan geldiğimden beri çok yoğun çalışıyorum. Survivor çok farklı bir deneyimdi benim için ve gitmeden önce ertelediğim bazı projelerim vardı; “Pes Etme” adlı albümüm gibi. Survivor’dan mayıs ayında döndüm ve döndüğümden beri aralıksız çalışıyorum. 3’üncü albümüm olan “Pes Etme”yi  çıkardım. Albüm 9 şarkıdan oluşuyor ve tüm sözleri bana ait. Artı, şarkılardan 7 tanesinin müzikleri de bana ait. Aranjörler de Kıvanç Ka, Dolapdere Biggang grubundan Gökay Sungu, Suat Aydoğan gibi Türkiye’nin önde gelen müzik adamlarıyla çalıştım. 2 şarkının bestesi de Göksel Sönmezocak hocaya ait. 2 şarkımda rap müziğin yükselen sesi Tankurt Manas’la düetimiz var. Albüm çıkalı 6 ay oldu. İlk klibi “Pes Etme” şarkısına çektim. Şimdi sıra 2.klipte. 2 şarkıya birden klip çekmek istiyorum. Hem Survivor’da yazmış olduğum ve slow bir şarkı olan “Bir şey Söylemek İstiyorum” adlı şarkıma, hem de “Zıplamayan Bizden Değildir” adlı şarkıma klip çekmeyi düşünüyorum.  “Zıplamayan Bizden Değildir” adlı şarkımda da Tankurt Manas ile düet yapıyoruz.

Bunun dışında iki tane tiyatro oyununda rol alıyorum. Biri, “Ahmet Çevik Tiyatrosu Altı Üstü Komedi” oyunu. 7 yaşından beri tiyatro dünyasındayım. Kadıköy Halk Eğitim Merkezi deneme sahnesinde tiyatroya başladım ve 14 yaşıma kadar tiyatro çalışmalarım devam etti. İlkokul 3. sınıftan itibaren de senaryoları kendim yazmaya, gösteriler sergilemeye, oyunlar sahnelemeye başladım. Öğrencileri de örgütleyip çalışmalara dahil ediyordum. Çocukluğumdan beri tiyatroya ilgim, merakım vardı. 16 yaşımda da ilk olarak TRT’de “Sonradan Görmeler” dizisiyle televizyon dünyasına adım attım. O yıllardan bu yıllara Türkiye’nin önde gelen tiyatro oyuncuları, dizi/sinema sektörünün önemli isimleri, yeşil çamın eski müdavimleri, seçkin yönetmen ve yapımcılarla çalışmalarım oldu. Ferhan Şensoy, Abdullah Şahin gibi  Türkiye’nin önde gelen tiyatro oyuncuları ile aynı sahneyi paylaştım. Şuan  “Ahmet Çevik Tiyatrosu Altı Üstü Komedi” oyununda 4 farklı karakteri canlandırıyorum. Bu oyunda canlandırdığım her karakterin sosyal içeriği var. Örneğin; bir skeçte sosyal medyaya olan düşkünlüğümüzü anlatıyoruz ve eleştiriyoruz.

*Bir noktada toplumun yaralarına değiniyorsunuz diyebilir miyiz?

Evet aynen öyle. Tiyatro zaten insanı insana insanca anlatma sanatıdır. O yüzden tiyatronun içinde yer almaktan çok mutluyum. Bu oyun dışında “Kocamın Nişanlısı” adlı 2.oyun var. Mehmet Çepiç, İpek Tenolcay, Arzu Yanardağ, Fatih Ayhan, Serdar Sevtekin gibi önemli isimler ile beraberiz.

Bu oyunlardan başka, konserler oluyor “Pes Etme” albümünün konserleri. Ekstra sahne çalışmaları oluyor. Bazen bir fuarda, bazen bir açılışta, bazen bir festivalde, barda, klüpte oluyoruz. Program sürekli tüm yoğunluğuyla değişiyor. Neredeyse her gün gözümü başka bir ülkede veya başka bir şehirde açıyorum.

*Gördüğüm kadarıyla çalışmalarınıza ilgi çok fazla. Örneğin tiyatro oyunlarınız kapalı gişe oynuyor.

Evet bu çok güzel bir şey. Bu sezon tiyatrolara ilgi çok artmış durumda. Bu beni çok mutlu ediyor ve umutlandırıyor. Tiyatroda çok fazla para kazanılmıyor ama tiyatro sanatın anasıdır ve bizler çok fazla emek harcıyoruz. Amacımız tiyatro ile para kazanmak değil, insanların dünyasına dokunmak ve tiyatrolara ilgiyi arttırmak. Bu sezon bunu başarmış durumdayız ve bu çok mutlu edici bir durum.

*Sinema dünyasında da görüyoruz sizi. Biraz da bu dünyadan bahsedelim dilerseniz.

Nisan’da vizyona girecek olan 2 tane sinema filmim var. Bir tanesi “Bordo Bereliler Suriye”. Bu filmde çok büyük bir rolüm yok ama çok etkili bir rolüm var. Film, Suriye’de yaşanan olayları anlatıyor. Oradaki örgütlenmeleri, çeteleri anlatan bir film ve ben bu filmde bir çeteye esir düşen Suriyeli bir kadını canlandırıyorum. Oradaki yerleşik çeteleri zaten biliyorsunuz. Emperyalist güçlerin güdümünde olan çetenin elinde esir  olan bir kadınım filmde ve sonum da katliam oluyor. Ancak dediğim gibi, rolüm büyük değil ama çokça etkili. Zaten film askerlere yönelik bir film. Askerlerin oradaki mücadelesi ve çetelere dair bir senaryo.

İkinci olarak “Nefrin” adlı bir korku filmi çektik. Arda Kural’la beraber rol aldık. Arda uzun zamandır setlerde yoktu biliyorsunuz. Psikolojik bazı sıkıntılarla mücadele ediyordu. Kendisi benim çok eski bir arkadaşım. İlk yıllardan beri arkadaşız. Birçok kanalda beraber çalıştık. Çok sevdiğim ve oyunculuğuna inandığım değerli bir şahsiyettir benim için. Filmde Arda ile bir karı-kocayı canlandırdık.

Arda maalesef şöhret hastalığına yakalanmış bir insan. Ancak bu, şöhretin ağır gelmesinden dolayı ona yansıyan bir rahatsızlık. O yüzden Arda şöhretten uzak durmak istiyor. Yani şöhretli bir insan gibi yaşamak istemiyor. Daha sade, daha yalın yaşamak istiyor. Şöhret gerçekten ateşten gömlek giymek gibi bir şey.

*Konu şöhrete gelmişken o zaman şu soruyu sorayım size. Şöhret dünyasında, medyanın, kameraların sürekli önünde olan insanların sıkıntılar yaşadığını ve toplumun da bu kişilere karşı bitmek bilmeyen talep/beklenti içinde olduğunu biliyoruz. Bu sizi nasıl etkiliyor? Şöhreti nasıl taşıyorsunuz?

Çocukluğumdan beri popüler bir çocuktum. Öğretmen bir anneye sahibim ve annemin mesleğinden dolayı sürekli kalabalıklar içerisindeydim. Onun kuyruğu, çantası gibi hep yanında dolaşırdım. Sınıfta herkesin ilgi odağı hep ben olurdum. Annemin velileri hep onlarda kalayım isterdi. Çocuklar  da hep etrafımda olurdu. Herhalde o yıllardan bir şeylerin işareti vardı.

*Star, çocukluktan belli olur sözü haklı bir söylem o vakit.

Sanırım öyle. Bulunduğum çevrede hep parmakla gösterilen bir çocuktum. Okul yıllarımda da öyleydi. Bağdat  Caddesi’nde doğdum, büyüdüm, yetiştim. Genç kızlık zamanlarında caddenin en popüler kızlarından biriydim. Erken yaşta ulusal şöhretle tanıştım. 15 yaşımın sonlarında oyunculuk sektörüne adım attım şov dünyasında. 16 yaşımda ilk dizimi çektim TRT’ye. 17 yaşımda “Miss Model of Turkey” güzellik yarışmasında birinci, “Miss Model of The World” dünya güzellik yarışmasında ikinci oldum. Dünyanın en iyi vücutlu modeli ilan edildim. Profesyonel yüzücüyüm. Artı Fenerbahçe voleybol as takımında 5 yıl voleybol oynadım. Çocukluktan itibaren tiyatro, bale gibi kurslara gidişim, benim sosyal bir çocuk olmamı sağladı. Kendime güvenim gelişti. Tek çocuktum. Tek başına yetişmiş olmanın verdiği o güven ve kendine yetebilme duygusu da ön plandaydı. Annemle babam sanatın, siyasetin içinde olan insanlardı. Eğitimci insanlardı. Sabahlara kadar babamın yazdığı şiirleri dinlerdim. Yaptığı karikatürleri, çizimleri, hikayeleri, kitapları ile haşır neşirdim. Fazlaca sosyaldim. Babamın siyaset bilimci olması nedeniyle partilerle de alakalıydım. Mesela Cumhuriyet Halk Partisi’nin en küçük üyesi geldi derlerdi. Tiyatro, mankenlik, oyunculuk vs. yaptığım her proje birbirini destekledi.

*Dikkatimi ödülleriniz çekti. Sayamayacağım kadar çok ödül gözüme çarpıyor.

500’ü aşkın ödül aldım birçok alanda. Ben şöhreti hep hazmettim. Hiçbir zaman şöhretli bir insan gibi yaşamadım. Hep doğaldım. En büyük kazancım da doğal olmaktı. Şöhret olmamak nedir bilmiyorum. O yüzden de o konudaki “Ben şöhretliyim, şöyle davranmam gerekir” vs. cehaleti gibi bir duruma girmedim. Örneğin şuanki arabamdan önce daha vasat bir arabam vardı. Toplum “Tuğba Özay nasıl böyle bir araba kullanır” diyordu ama ben bunu umursamıyor ve bana dayatılanları yapmıyordum. Benim için tek önemli olan doğallık ve saygı.

*İnsanlar tarafından bu denli seviliyor olmanızın nedeni sanırım doğallığınız.

Kesinlikle öyle. Kim ne derse desin, insanlar doğal olanı daha çok benimsiyor, ki benim yapım da doğala dönük. Medya istediği kadar bir şeyleri dayatsın, bu benim umurumda değil. İstanbul’un ötesinde tanınmayan kişi benim için şöhret değildir. Şöhretin de nasıl şöhret olduğu önemli. Anadolu’da herhangi bir kahvede oturan insanlar gittiğimde “Aaa Tuğba Özay gelmiş” diyorsa, burada hiç kimsenin, sınırını aşacak sözler söylemeye hakkı olmaz. O kıskançlık olur, hasetlik olur, çekememezliktir vs. Kötü bir yürektir yani.

*Siz sosyal projelerde de fazlaca yer alıyorsunuz. Bize bu sosyal projelerden bahseder misiniz?

Ödül köşesine baktığınız zaman benim özellikle eğitim alanında yapmış olduğum birçok çalışmayı görebilirsiniz. Ben, eğitimci bir aileden olmamdan sebep, eğitimle ilgili çalışmalara özellikle kendimce destek olmaya gayret ettim. Bunlardan biri, 22 yaşımda yaptırdığım bir köy okuluydu örneğin. Festivale gitmiştim ve özellikle belediye başkanına demiştim ki “Bana Alevisi, Sünnisi, osu busu, herkesin iç içe barış/kardeşlik içinde yaşadığı bir köy gösterin. Okula her ne gerekiyorsa ben o okulun tüm masraflarını karşılayacağım”. Birkaç ay içerisinde belediyeden aradılar beni ve ben Sivas’ta Mancınık adlı bir köy okulunun tüm masraflarını üstlendim. Bana o kadar güzel bir tören hazırladılar ki, kar kış demeyip gittim ve benden önce de zaten oranın ihtiyaçları gitmişti. Muhteşem bir törendi. Bütün köylüler beni yolda karşıladı.

Ardından, Ankara’da Çubuk’ta hortum felaketi olmuştu. Orada bir köy okulu yıkılmıştı. O zaman da festivale gittiğimde belediye başkanından aynı ricada bulunmuştum. Metin Uca ile beraber oradaki köy okulunu yaptırdık. Halam ve amcam adına. Ki bu tip çalışmalarımı hep halamla amcam adına yaptırıyorum. Çünkü ikisini de 32 yaşında kaybettik. İkisini de çok seviyorum. Onların adını kendimce yaşatmaya çalışıyorum. Van’daki köy okullarına da bizzat gidip yardımda bulundum. Bunlar gibi benzer birçok çalışmalarımız oldu ve olacak da. Türkiye’nin birçok iline, köyüne gittim, dağlarına gittim, kahvelerinde oturdum. Bizzat hikayenin içerisinde yer aldım.

*Ünlüler camiasında zaman zaman farklı kriterler oluyor. Örneğin bazı ünlüler halka karışmak, halkla olmak gibi bir duruma girmiyor. Tabiri caizse, onları alt tabaka olarak görüyor. Ancak sizde bu yok. Aksine iç içesiniz insanlarla ve küçümsemiyorsunuz.

Küçümsemek haddim olamaz. Güneydoğu’yu bilmeyen, Doğu’yu bilmeyen, Karadeniz’e gitmeyen benim için fazla şey ifade etmez. Ha gitmezsin de konjektörünü bilirsin, tarihini bilirsin, insanların yaşam şeklini gerçek anlamda bilirsin. Ancak hiçbir bilgi sahibi olmadan sadece dayatılanla hareket edersen, benim için vatan sevdalısı olamazsın. Ben bugün bir siyasetçinin dahi giremediği yerlere başım dik, korkusuz, alnım ak bir şekilde girebiliyorum. Örneğin Diyarbakır’a gittiğimde “Aman gitme, başına bir iş gelir” diyorlar. Ancak ben korkmuyorum ve başıma bir şey geleceğini düşünmüyorum. Çünkü herkesi Kürt’üyle, Laz’ıyla, Çerkez’iyle sevip barış içerisinde kardeşçe yaşanılacağına inandığım için, halk da beni kucaklıyor. Neden korkayım ki? Ülkemi çok seviyorum. Her yeri farklı ve birbirinden güzellik bir ülkede, müthiş bir coğrafyada yaşıyoruz ama ülkem üzerinde oynanan oyunları da biliyorum.

*2007 yılında bir tutukluluk süreciniz oldu. Bu süreç hakkında konuşalım ve süreci sizden dinleyelim.

Burası Türkiye ve her an her şey olabilir. İnsanın üzerine bir şeyin kılıfı uydurulmak istenirse uydurulur. Benim de o dönemde yapmış olduğum bazı çıkışlar vardı, bazı söylemlerim vardı orman yangınlarından sebep. Biraz sivri konuşmalarım oldu. Özel hayatımla ilgili de bir takım sıkıntılar yaşıyordum. Hiç olmadığım, düşünmediğim bir şekilde bir anda kendimi dört duvar arasında buldum. Yaklaşık 6 ay süren özgürlük mahrumiyetimin ardından özgürlüğüme kavuştum. Yargılandığım davadan beraat ettim. Evet tamamen insanlık dışıydı ama iyi ki de yaşamışım o dönemi diyorum. Bugün geçmişimi sorguladığımda, kendi ipimi çekmiyorum açıkçası. Ben orada birçok insana ışık, güç oldum. Belki de o misyonumu tamamlamam gerekiyordu. Babamın güzel bir sözü vardır “Hayatta en trajik olaylar bile zamanla komediye dönüşür” diye, evet o süreç acılı geçmiş olsa da, güzel anılar bıraktı bana. Acısıyla tatlısıyla birçok şey kattı. Orada günlük tuttum, yazılar, şiirler yazdım. Ki oradaki şiirlerimi albüme taşıdım. “Bedel” adında bir kitap yazdım. Daha doğrusu o süreçte tuttuğum günlüklerden oluşan bir kitaptı. Zaten halk da biliyordu anlamsızca, haksızca tutuklandığımı. Ki bir gün öncesi jandarmayla birlikte organizasyonlardaydım. Sonra bir anda kendimi dört duvar arasında buldum. Geldi geçti ama olsun. Ben kendime oradan güzel şeyler kattığımı düşünüyorum. Sabretmeyi öğrendim orada. Müthiş hikayeler öğrendim. İnsanların aç, çaresiz, kimsesiz, zorda kaldığında neler yapabileceğini o kadar iyi gördüm, gözlemledim ki. Başka bir cumhuriyetti orası. O dört duvarın kendine ait bir hiyerarşik yapısı var ve orası başka bir cumhuriyet. Oranın kuralları, kanunları farklı.

*Peki tutuklular arasındaki dayanışma nasıldı?

Bazısı çok canavardı. Örneğin; kadın uyuşturucu satıcılığından, insanları/gençleri/çocukları zehirlemekten yatıyor ama orada bebeğini öldüren bir anneye saldırmayı hak görüyor ve “Sen bebeği nasıl katledersin” diyerek kendisini insanları zehirlemesine rağmen daha insancıl bir mertebeye koyuyor. Bazıları da dayanışma içerisinde. Evet bana güzellikler kattı ama asla bir daha aynı şeyleri yaşamak istemem. Kimse yaşasın da istemem. Çünkü hayata bir kez geliyoruz. Hepimizin gideceği yer aynı. Öleceğiz, gideceğiz. Hepimizin gideceği yer 2 metrelik bir çukur. Ölmek için de yaşamak lazım. Benim dileğim de, herkesin mutlu, adil, huzurlu, güzel, insanca bir şekilde yaşaması.

*Madem adil yaşamdan bahsettiniz, o zaman şunu sorayım. Türkiye’deki gelir dağılımı hakkında ne düşünüyorsunuz? Adil bir gelir eşitliği var mı?

Öyle bir eşitlik yok. Emperyalizmin olduğu bir dünyada, böyle bir sistemde, zaten böyle bir eşitlikten bahsetmemiz çok zor. Güçlü bir devletin yapması gereken şey, eğitim ve sağlık alanında her şeyin ücretsiz olması. Refah düzeyini masaya yatırırsak, maalesef hiçbir şey adil değil.

*Ülkedeki olaylar, ülkenin barış içinde yaşaması hususunda görüşleriniz neler?

Hayata bulunduğum coğrafya açısından bakmıyorum. Benim bulunduğum coğrafya dünya. İnsan odaklı bakıyorum hayata ve dünyayı da ada olarak yorumluyorum. Keşke tüm sınırlar kalksa, insanoğlu bu kadar canavar olmasa da o sınırlara gerek kalmasa. Türk’üyle, Kürt’üyle, Alevi’siyle, Sünni’siyle, Yahudi’siyle, Ermeni’siyle vs. keşke herkes kardeşçe yaşayabilse. Başka bir ülkede, başka bir ırkta doğmuş olabilirdim. Peki ne değişirdi? Neyi paylaşamıyor ki bu insanlar? Elbette paylaşamadıkları para ve güç. Benim için ırkların hiçbir önemi yok. Tabi ki değerlerime sahip çıkarım ama başka bir coğrafyanın acısına da içlenip onun için acı çekerim.

Halk için önce eğitim ve sağlık adına bir şeyler yapılmalı. Tamamen ücretsiz olmalı. Artı, acil ihtiyaçlar giderilmeli. İnsanların eğitim, sağlık veya acil ihtiyaçlardan dolayı boynu bükülmemeli. Paranın bu kadar hakim olduğu bir sistemde haktan/hukuktan bahsetmek mümkün değil.

Diğer bir konu, Avrupa Birliği meselesi. Avrupa Birliği, bir Hıristiyan lobisidir.  Avrupa Birliği’ne bizim hiçbir zaman ihtiyacımız olmadı. Kendi içimizdeki birliğe ihtiyacımız oldu. Ülke olarak güçlü olmamız, üretimimizle orantılı. Türkiye ne üretiyor, buna bakmak lazım. Ülkenin birçok doğal kaynağı var. Örneğin bor kaynağı ama bir borumuzu öttüremiyoruz. Dünyanın ilk 5 ülkesi arasındayız bor kaynağı konusunda. Ancak maalesef bu kaynağı harekete geçiremiyoruz. Biz kendi iç dinamiklerimizi harekete geçirmediğimiz sürece, emperyalizmin baskısı altında olduğumuz müddetçe, maalesef güçten bahsedemeyiz. Kendi içimizde birliği sağlarsak, iç dinamikleri harekete geçirirsek, inançlar konusunda saygılı olursak, farklı etnik kökenlerin/kimliklerin kardeşliğini sağlarsak, ancak o zaman emperyalizmin pençesinden kurtuluruz ve evet, o zaman güçlü bir ülke haline geliriz.

*Size birkaç kelime söyleyeceğim ve bana bu kelimelerin size çağrıştırdığı ilk kelimeyi söylemenizi rica ediyorum.

*Kadın – Güç

*Barış – Huzur

*Kaos –  İstenilen

*Hayvan – Sevgi

*Irk – İki çeşit. İnsan ve hayvan

*Ötekileştirme – O benim literatürümde yok

*Faşizm – Baskı, diktatörlük

*Sevgi – Yaşam kaynağı

*Başarı – Hedef

*’Keşke’leriniz var mı?

Keşke’lerimden ziyade, iyi’kilerim var.

*Sohbetimizi noktalamadan önce, son olarak neler söylemek istersiniz?

Ben çok erken yaşta çok sevdiğim insanları kaybettim. Yaşamlarını yitirdiler. Bu hayata bir kez geliyoruz. Hırslardan, hasetlikten, o içimizdeki canavar duygulardan kurtulalım. İnsanlık daha evrimini tamamlamış değil. Hatta zaman zaman kendimi de sorguluyorum. Ben acaba iyi bir insan mıyım diye. İyi bir insan olmak için olsun mücadelemiz. Barışçıl olalım. İçimizdeki yaşama sevinci hiç bitmesin. Dirençli olalım. Korkmayalım ve yılmayalım. Ama ötekileştirmeden. İnsanı, hayvanı, doğayı, her şeyi kabullenerek ve içimize sindirerek yaşayalım.

Ben Survivor’a “Tabiatın Kızı” olarak gittim. Tabiatla ne kadar buluşursan, ne kadar barışırsan ve içselleşirsen, o kadar özünü keşfedersin. En büyük güç o. Mutsuz olmak için çok zamanımız yok. Hayat kısa. Evet yaşadığımız dünya acılarla dolu ama mutluluk da bulaşıcıdır. İnsanlara güzel enerji vermeye gayret edelim. Ve tabi ki aile. Aile çok önemli. Onların yaşarken kıymetini bilelim. Sevgimizi, saygımızı eksik etmeyelim ailelerimizden.

*Buu güzel sohbet için teşekkür ederim.

Ben teşekkür ederim.


Tülay Yıldırım EDE Kimdir?

Selçuk üniversitesi Fen Edebiyat Fakültesi Kimya Bölümü mezunu.

Medya ve İletişim bölümünde eğitimine devam etmektedir.

2008 yılından bu yana gazetecilik yapıyor.

Yeni Marmara Gazetesi, Bölgede Değişim Gazetesi, Yerel Gaste’de köşe yazarlığı ve araştırmacı gazeteci konumunda görev aldı.

Yazıları yerli/yabancı dergi ve sitelerde yayımlandı.

Basılmış bir kitabı ile biri şiir kitabı olmak üzere basıma hazır iki kitabı bulunmaktadır.

Ab-ı Hayat, İştiraki, Devrim, Sosyal Adalet dergilerinde çalışmaları yer almıştır.

Birçok sitede editörlük yaptı.

Uzun yıllardır aktif olarak din, dil, ırk ayırt etmeksizin gerek maddi gerekse manevi olarak ezilenler, mazlumlar, ihtiyaç sahipleri için mücadele etmektedir; Türkiye’deki Afrikalılar, sokak çocukları, evsizler, Suriyeli göçmenler, Ezidiler, translar, zorla fuhuş yaptırılan seks işçileri vs ile adalet ve özgürlük noktasında haksızlığa uğrayan tüm insanlar için.

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?