Tertele'38 Roza: Şaê (Kara Gün) / Tülay Yıldırım EDE - Gazeteler, Haber Manşet, Gündem
Son Dakika Haberler

Tertele’38 Roza: Şaê (Kara Gün) / Tülay Yıldırım EDE

Tertele’38 Roza: Şaê (Kara Gün) / Tülay Yıldırım EDE
Yorum Yap

Tertele’38 Roza: Şaê (Kara Gün)

Bir kez, daha tarihin kara lekesi olan Dersim Katliamı, aklı/mantığı/vicdanı zorluyor. Olaydan 82 yıl geçmesine rağmen, ne katliama dair akli verilere ulaşılabiliyor, ne de vicdan yapılanları hazmedebiliyor. Peki neden ve nasıl oldu katliam?

Dersim, bölge yapısı ve merkeze uzaklığı nedeniyle devlet otoritesinin hükümsüz olduğu, sözde feodal yapıların güçlü olduğu bir bölgedir. Askeriye çok kez müdahale etme teşebbüsünde bulunsa da, teşebbüsler başarısızlıkla sonuçlanmıştır. Dersim, etnik köken olarak da tehlike arz eden bölgelerden biri olarak görülmektedir. 2 Şubat 1926 tarihli raporda “Dersim gittikçe Kürtleşiyor, mefkureleşiyor, tehlike büyüyor. Dersim, hükümeti Cumhuriyet için bir çıbandır. Bu çıban üzerinde kati bir ameliye ihtimalatı elimeyi önlemek, selameti memleket namına farzı ayindir” sözleri geçmekte ve Dersim’in ne denli tehlike olarak görüldüğü gözler önüne serilmektedir.

Otoriteyi sağlamak amacıyla, dinî ve etnik azınlıkların Türkleştirilmesi sürecine karar verilmiş ve 6 Haziran 1936’da tarihî Dersim bölgesini kapsayan ve merkezi Elazığ’da bulunan Dördüncü Umumi Müffetişlik kurulmuş ve Korgeneral Abdullah Alpdoğan atanmıştır (ki katliamın alt mimarlarındandır kendisi). Dersim’e 4 kez harekat düzenlenmiş, ilk üçü başarısızlıkla sonuçlanırken dördüncü harekat, kendisini tarihe katliam olarak yazdırmıştır.

Hukukçu yazar Hüseyin Aygün, “Dersim 1938 ve Zorunlu İskân” adlı kitabında, sivillere yönelik eziyetin ve kıyımın en şiddetlisinin olduğu, ardından da isyancılarla beraber aileleri ve hatta isyana iştirak etmeyenlerin eziyete ve kıyıma maruz kaldığını, binlerce sivil vatandaşın öldürülmüş ve kalan on binlercesinin de sürgün edilmiş olduğunu belirtmiştir. Bölgeden Ankara’ya giden raporlarda, kadın ve çocuklar dahil birçok kişinin zehirli gaz ve yangın bombaları kullanarak imha edildiği yazmaktadır. Harekatta yer alan Atatürk’ün manevi kızı Sabiha Gökçen (ki kendisi de katliamın alt mimarlarından), Halit Kıvanç’a verdiği bir röportajda şöyle demektedir: “’Canlı ne görürseniz ateş edin’ emri aldık. Asilerin gıdası olan keçileri bile ateşe tutuyorduk.” Sözde operasyon (aslen katliam) sonucu, 13.160 ila 40.000 sivil öldürülmüş, 2248 hane, 11.818 kişi sürgün edilmiştir.

Katliamın tanıklarından olan er Eskeri Akyol’un aktardıkları, kanı dondururcasına vahşeti gözler önüne sermektedir: “Biz Diyarbakır’dan yedi gün, yedi gece yürüyerek gittik, Dersim’e gittikten sonra bizi Ali Boğazı’na verdiler. Gittiğimizde evler yakılıyordu. Askerler ulaştıkları evleri içindekilerle birlikte gazyağı döküp yakıyorlardı. Dersimliler çok öldürüldüler! Kutu deresinden ceset kokusundan durulamıyordu. İnsanları öldürüp atmışlardı. Öylesine felaket görülmemiştir. Maalesef kötü askerler çoktu. Onlar kadın, çoluk-çocuk ayrımı yapmazlardı. Kadınları götürüp kötülükler yapıyorlardı. Allah, Muhammed’in ümmetini bu hale düşürmesin. Aynı bizim gibi Zazaydılar. Kurmançlar da vardı. Dersim köylülerinden de askerler vardı yanımızda. Biz aynı milletin çocukları idik ve birbirimizle savaşıyorduk.” Emekli Albay Hulusi Yahyagil’in sözleri de dehşetin derecesini göstermektedir: “Askerler emir gereği, masum çoluk-çocuk, ihtiyar demeden katletmeye başlamışlar. Hatta hınçlarını alamayarak, bazı taburlar topladıkları çoluk-çocuk, kadın ihtiyar, bigünah masumları büyük avlulu surlu bir evin içine doldurmuşlar ve birçok teneke gazyağı döküp bunları ateşe vermişlerdi. Bu ateş içinde yükselen feryatlar ve çığlıklar ortasından, bir kadın kucağındaki bebeğini ateşte yanmaması için surun üstünden dışarıya fırlatmış. Fakat bir yüzbaşı o bebeği süngüleyerek, süngü ile tekrar surun üstünden ateşin ortasına atmıştı. Gözümle gördüm.”

Peki bu katliamın mimarları kimler? Atatürk, Fevzi Çakmak, İsmet İnönü ve Celal Bayar.

Dersim halkının büyük kısmı katledildi, acımasızca öldürüldü, canlı canlı yakıldı, kadınlara tecavüz edilip öldürüldü, kayıtlara göre ölen kadınların altınlarına bile göz dikilip alındı, hayatta kalanları çoğu da yurtlarından sürüldü. Olan her zamanki gibi, masum halka oldu. Aradan 82 yıl geçti ve kendisini tarihe kara bir leke olarak geçiren katliamın izleri hala unutulmadı, unutulmayacak da. Devlet otoritesinin sözde feodal yapılara yönelik harekatı, devletin bir utancı, kara bir lekesidir. Otorite, yıllar sonra bu olaydan ötürü Dersim halkında özür dilenmiş olsa da, bir özürle üstü örtülemeyecek kadar büyük bir katliamdır mevzu bahis olan.

Dersim Katliamı sonucu vefat eden tüm insanlara bir kez daha rahmet diliyor, bu tarz katliamlara benliklerin tarih boyunca tekrar şahitlik yapmamasını ümit ediyorum. Katliamların olmadığı, özgürlüklerin çalınmadığı, haksızlığın/adaletsizliğin ayyuka çıkmadığı, insan’a gereken değerin verildiği daha güzel bir dünya hayali ile…

Sözlerimi Dersim’in kayıp kızlarından biriyle noktalayacağım.

“Dersim’in Kayıp Kızları” ve Dersim’e dair Kazım Gündoğan ile yaptığımız söyleşide Kazım, kayıp kızlarla ilgili anlatımlarda bulunmuş ve bizzat onların dilinden yaşadıklarını anlatmıştı. Hepsi birbirinden acı. Ancak Emoş Teyze var ki, çıkmıyor bir türlü aklımdan.

“Kardeşim vardı. Annem hep onu severdi. Sonra askerler geldi, bizi götürdü. Biz 4-5 aileydik, sonra sayı gittikçe çoğaldı. 200-300 olduk bir anda. Biz çocuklar oynuyorduk. Kadınları ayrı bir yere, erkekleri ayrı bir yere koydular. Ben yaramaz bir çocuktum. Bi gidiyordum annemin yanında oynuyordum, bi gidiyordum babamın yanında oynuyordum. Sonra oraya bir makineli kurdular. Akşam oldu ve makineliden ateşler çıktı. Ben çalıların arasından çıktım, babamın yanına gittim. 11 yaşlarında bir abim vardı, babamın yanındaydı. Küçük kardeşim de annemin yanındaydı. Babam ve abim yaralıydı. Babam burasından para çıkardı. Bir genç vardı, ona dedi ki ‘Çocuklarım sana emanet’. Babam ‘Gidin siz, kurtarın kendinizi’ dedi. Abim de yaralı, elini tuttum ve gitmeye başladık. Evimize gidecektik ama gidiyoruz gidiyoruz, evimizi bulamıyoruz. Çok sıcaktı. Abimden kan kokusu yayılıyordu. O kan kokusunu unutamıyorum. Gittik gittik, abim de kayboldu. Şimdi anlıyorum ki kan kaybından ölmüş abim”

Emoş Teyze ailesinden kimsenin yüzünü hatırlamıyor ama kan kokusunu hiç unutmamış.
Bir insanın annesinin, babasının, kardeşlerinin yüzünü hatırlamaması ama kan kokusunu hiç unutmaması nasıl bir şeydir bilir misiniz?…

Tülay Yıldırım EDE

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: