Tezer Özlü “Aklın ve Deliliğin Sınırlarında”

Tezer Özlü “Aklın ve Deliliğin Sınırlarında”

18 Şubat 1986’da kaybettiğimiz Tezer Özlü’nün ölüm yıldönümü yaklaşırken yazarı yeniden tanıyalım. Tezer Özlü kimdi, geride nasıl bir iz bıraktı?

Aklın ve deliliğin sınırlarında geçen bir hayat: “Tezer Özlü”

Kendi içine sığamayan yazar: ‘Tezer Özlü’. Ömrü boyunca kimliği, burjuvalığı, kadınlığı ile hesaplaştı. Üstümüze biçilen rolleri sorguladı. Yalnızlığına sahip çıktı. Düzene kafa tuttu. ‘Gamlı prenses’ diye anılsa da o asi bir kadındı. Kadınlığına sahip çıkan bir kadın. O hep “kendini” aradı. Hiçbir yere ait  olmadı. Ne sahiplendi ne ait hissetti. Gamlı prenses değil ‘toynaklı bir dişi’ oldu.

O olabildiğince samimi bir yaşam sürdü. Nasıl hissettiyse onu yaşadı. Kalbinin sesini dinledi ve o nereye götürürse oraya gitti. Hayatında riyaya, yalana, rollere yer yoktu. Aklın ve deliliğin sınırlarında gezindi. Üzerine zorla giydirilmeye çalışılanları, rolleri, kimlikleri, tüm otoriteleri reddetti.

Tezer Özlü 10 Eylül 1943’te Kütahya Simav’da doğdu. Öğretmen bir anne,babanın çocuğuydu. Ailesinin işi gereği Simav, Ödemiş ve Gerede’de büyüdü.

On yaşındayken İstanbul’a gelen Özlü Avusturya Kız Lisesi’nde ortaöğretime başladı. Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. Özlü 1965’te babasını kırmamak için dışarıdan bitirme sınavlarına girdi. Ve İstanbul Erkek Lisesi’nden mezun oldu. Göğüs kanseri nedeniyle 18 Şubat 1986’da  vefat etti. Mezarı Aşiyan Mezarlığı’ndadır.

Özlü, çocukluk yıllarını “Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…” diyerek anlatır.

Paris

Çıktığı Avrupa seyahati Paris’te bitti. Burada Adalet Ağaoğlu’nun kardeşi, tiyatrocu ve yazar Güner Sümer’le tanıştı. Özlü, yağmurlu bir günde Monteparnesse’daki Cafe Select’e sığınmıştı ki Sümer kapıdan girdi ve üç aylık Paris macerası başladı. Birbirlerine âşık olan çitf 1964’te evlendi.

Evlendikten sonra Ankara’ya yerleşince Sümer Ankara Sanat Tiyatrosu’nda (AST) çalışırken Özlü çevirmenlik yaptı. O dönemde Ingmar Bergmann, Ossip Piatnizki, Heinrich Böll, Kafka, Hans Magnus Enzensberger gibi yazarları Türkçeye çevirdi.

Ankara yılları ve ‘manik-depresif ‘ teşhisi

Ankara yılları iyi başlamıştı. Burada Ankara Sanat Tiyatrosu (AST)’nun 1963-64 sezonunda Sümer’in yönettiği Brendan Behan’ın ‘Gizli Ordu’ oyununda rol aldı. Özlü’nün bu evlilikte aradığını bulamadığını fark ettiği dönemde ruh sağlığı da iyice bozulmuştu. Manik-depresif tanısıyla tedaviye alındı. 1968’de Sümer’den ayrılarak İstanbul’a yerleşti. Geçirdiği rahatsızlık yüzünden 1967 – 1972 yıllarında pek çok defa psikiyatri kliniklerinde kaldı. Elektroşok verildi. Birkaç defa intiharı denedi.

İstanbul ve Erden Kıral

1968’de yönetmen Erden Kıral ile evlendi. 1973’te bu evlilikten bir kızı oldu. Deniz Gezmiş’e olan sevgisi nedeniyle kızına Deniz ismini verdi. Kıral ve Özlü boşandıklarında Deniz 10 yaşındaydı. Deniz, annesi ve babasını aylarca konuşmayarak cezalandırdı.

Deniz Kıral’ın blog sitesinde Tezer Özlü’den kalanlar

Deniz Kıral, 1985 yılının Aralık ayında annesine bir dizi soru yöneltti. Tezer Özlü kızının sorduğu soruları samimiyetle yanıtladı. O soru-cevaplar yıllar sonra borgesdefteri isimli blog sayesinde gün yüzüne çıktı.

Babası gibi sinemacı olan Deniz Kıral’ın  “Aşk nedir?”, “Nelere gülersin?” gibi sorularına cevap vermişti Özlü. Kızının “Şimdiye kadar bir şey kazandın mı? (para hariç)” sorusuna “Seni ve yazdığım üç kitabı, bir de İsviçre pasaportu” demişti.

Özlü, “Başından inanılmayacak, garip ya da komik bir olay geçti mi? sorusuna ise şöyle yanıt veriyor: “Başımdan çok garip olaylar geçti. En garip olay, sevdiğim halde, Erden’den severek boşanmam.”

“Çocukluğun Soğuk Geceleri – Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum”

Özlü çocukluğunu ve klinikte kaldığı dönemi 1980’de yayımladığı  romanı “Çocukluğun Soğuk Geceleri”nde anlattı. Özlü, romanı için “Bu kitapta bir şoku anlatmak istedim. On bir yaşındaki, bir Türk küçük burjuva ailesinin çocuğunun, yirmi yaşına dek okumak için gönderildiği İstanbul kentindeki çeşitli yabancı okullardan biri olan Avusturya okulunda karşılaştığı Batı kültür ve eğitiminin yarattığı şoku” diyordu. Özlü, ölüme nasıl yakın durduğunu şu cümlelerle anlatıyordu:

“Gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum. Bunun belli bir nedeni yok. Yaşansa da olur yaşanmasa da. Bir kaygı yalnız. Beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı. Karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum. Herkes her geceki uykusunu uyuyor. Ev soğuk. Çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum. Günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum. Kusmamak için üzerine reçelli ekmek yiyorum. Genç bir kızım. Ölü gövdemin güzel gözükmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum. Sanki güzel ölü bir gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.”

Almanya yılları-Bir İntiharın İzinde (Yaşamın Ucuna Yolculuk)

Özlü, Kıral ile evliliğinin son yıllarında 1981’de bir burs alarak kızıyla birlikte Berlin’e gitti. Burada ikinci romanını 1983’te Auf den Spuren eines Selbstmords (Bir İntiharın İzinde) adıyla Almanca olarak yazdı. Bu roman o yıl Almanya’da yayımlanmamış eserlerin ödüllendirildiği Marburg Edebiyat Ödülü’nü kazandı. Daha sonra yazar, kitabını Türkçeye çevirerek ve Yaşamın Ucuna Yolculuk adını vererek 1984’te Türkiye’de yayımladı.

Bu kitap Berlin’den Svevo, Kafka ve Pavese’nin izinde çıktığı yolculuğu ve yazarın derinden etkilendiği üç yazarın peşine düşmesini anlatıyordu. Özlü 4 Temmuz-20 Temmuz 1982’de Berlin’den çıkıp Prag’da Kafka’yı, Trieste’de Svevo ve Torino’da Pavese’nin yaşadığı yerleri adım adım gezerken akıl, delilik; varlık ve yokluk arasında gezindi.

O kadar ki Kafka’nın, Svevo’nun mezarları başında onlarla konuştu. Pavese’nin intihar ettiği otelde, Otel Roma’nın 305 numaralı odasında oturdu ve o anları kalemine yansıttı.

(Pavese ‘yi  ”Bu kahrolası yeryüzünün o büyük yalnızını ne kadar çok seviyorum” diye anlatır.)

“Tüm ince duyguları, tüm bağlılıkları, kendini verme isteğini, bir tutukevinde gibi, ağır bir yük gibi yüreğinde hapsetmek zorunda bırakılmıştı.” (Pavese)

“Hiçbir zaman sakin olamamak belki de benim yazgım.” (Svevo)

İnsan, gerçeği kavradığı için utanıyor – işte gerçek önümüzde: Her ceset sen, ben ya da biz olabiliriz. Arada hiç fark yok. Eğer yaşıyorsak, bunu bir başkasının kirletilmiş cesedine borçluyuz. Bu nedenle her savaş bir iç savaştır. Her şehit, yaşayan canlıya benzer ve ondan ölümünün hesabını sorar. (Pavese )

İşte bu cümlelerin sahiplerinden etkilenmişti Özlü. Onlara değinmekten çekinmedi. Hatta kendini onlarda bulmaya çalıştı. Benzerlikler aradı.

Erden Kıral, Özlü’nün Almanya’da bulunduğu yıllarda onun da çabalarıyla, Ferit Edgü’nün Hakkari’de Bir Mevsim adlı romanını sinemaya uyarlamış ve bu film ile 1983’te Berlin Film Festivali’nde yarışarak Gümüş Ayı kazanmıştı.

Geriye bir ödül ve isyan kaldı: “içimi kemirttiniz”

“Yaşamım boyunca içimi kemirttiniz. Evlerinizle. Okullarınızla. İş yerlerinizle. Özel ya da resmi kuruluşlarınızla içimi kemirttiniz. Ölmek istedim, dirilttiniz. Yazı yazmak istedim, aç kalırsın, dediniz. Aç kalmayı denedim, serum verdiniz. Delirdim, kafama elektrik verdiniz. Hiç aile olmayacak insanla bir araya geldim, gene aile olduk. Ben bütün bunların dışındayım. Şimdi tek konuğu olduğum bu otelden ayrılırken, hangi otobüs ya da tren istasyonuna, hangi havaalanı ya da hangi limana doğru gideceğimi bilmediğim bu sabahta, iyi, başarılı, düzenli bir insandan başka her şey olduğumu duyuyorum.”

“Beni yalnız bırakma” dedi ama yalnız öldü

Özlü, Berlin’den aşkla döndü. Kendinden on yaş genç İsviçre asıllı sanatçı Hans Peter Marti ile birbirlerine âşık oldular. Çift evlenmeye çalıştığında ise Türkiye’de önüne pek çok bürokratik engel çıktı. Sonunda 1984’te İsviçre’de evlendiler. Ama aşkları kısa sürecek, Özlü’nün hastalığı çifti ayıracaktı.

Kocası evden birkaç parça eşya almak için yanından ayrılırken gitmesini istemeyen Özlü’nün ona son sözleri “Beni yalnız bırakma”ydı. Ama olmadı, ünlü yazar göğüs kanseri yüzünden 18 Şubat 1986’da Zürih’te gözlerini yumduğunda yalnızdı.

Henüz 43 yaşındayken vefat etti Özlü. İstanbul Aşiyan Mezarlığı’na defnedildi. Geride ‘Eski Bahçe’ ve ‘Eski Sevgi’ isimli iki öykü kitabı; ‘Çocukluğun Soğuk Geceleri’ ve ‘Yaşamın Ucuna Yolculuk’ isimli iki roman; denemelerinin toplandığı ‘Kalanlar’ ve ‘Zaman Dışı Yaşam’ isimli bir senaryo ile Tezer Özlü’den Leyla Erbil’e Mektuplar kalacaktı.

Hiçbir yere ait olamayan kadın

Özlü, uçurumun kenarında durup hayata, düzene, kurallara, topluma korkusuzca seslenir. O, hiçbir yere, kimseye ait olmadı. Kimseye sahip de olmak istemedi. Belki de bu yüzden Beyoğlu’nun mülkiyetsiz kahramanı Hayalet Oğuz en yakın dostları arasındadır. Nereli olduğunu soranlara “Hiçbir yerliyim” diyen Hayalet Oğuz.

Henüz çocukken içine gitme arzusu düşenlerdendir o. Ablası Sezer ile dünyayı keşfetmek için yaşadığı kentin sonuna kadar yürürdü.  Henüz lisedeyken okul kampıyla Viyana’ya gitti. Son sınıfta okulu bıraktı ve 1962 – 1963 yıllarında otostopla Avrupa’yı gezdi. O gitmelerin insanıydı. Bunu “Kalıplardan kaçmak için gidiyorum. Gitmekten yılmayacağım. Kentlere gitmek, kocalara gitmek, geri dönmek, ülkelere gitmek, tımarhaneye gitmek, gene gitmek, gene gelmek, hiçbir şey yıldırmayacak beni…” diye anlattı sonraları.

Canlı, dişi, toynaklı bir yazar: “Tezer Özlü”

Özlü yıllarca Türkiye edebiyatında “mahzun, gamlı prenses”, “Türk edebiyatının lirik prensesi” diye anıldı. Öykücü ve romancı Hatice Meryem Seyyar Özlü’yü bambaşka bir bakışla irdeledi ve onu yakıştırılan bu klişelerden kurtardı .

Ocak 2012’de  “Canlı, dişi, toynaklı bir yazar: Tezer Özlü” yazısında Meryem Seyyar, “mahzun, gamlı prenses”, “Türk edebiyatının lirik prensesi” diye anılan ünlü yazarın üslubunu irdelerken onun bu cinsiyetçi ve klişe yaftaları nasıl hak etmediğini de ortaya koyuyordu.

Edebiyatımızın önemli isimlerinden öykücü ve romancı Hatice Meryem’in Varlık’ta kaleme aldığı yazı Tezer Özlü hakkında oluşturulan ‘prenses’ kalıplarını yıkmaya yöneliktir. Bu çalışma ile Tezer’in eserlerine bambaşka bir kapı aralanır. Tezer’i yeniden okumak ve yeniden anlamak üzerine. İşte o yazı:

“…Önce Tezer Özlü ve onun metinlerinin hâlihazırdaki imgesine bakalım; ki yazarın kitaplarının halen yayıncısı olan yayınevi tarafından da kitap arkalarına basılan ve pek çok okurun hafızasına sarsılmaz şekilde yerleşmiş bir imgedir bu:

“Türk edebiyatının lirik prensesi”

“Türk edebiyatının nostaljik prensesi”

“Hüzünlü, mahzun, gamlı prenses”

“Yaşamdan uzak, ölüme yakın, intihara meyyal”

“Kırılgan, çocuksu, hasta”

“Kurban, sistem kurbanı”

Bu imgenin üzerine gitmeden önce edineceğimiz anlayışı da belirtelim hemen: Yazar ile yazarın metinlerindeki anlatıcı-karakter birbirinden kati çizgilerle ayrılmalı. Bana kalırsa Tezer Özlü örneğinde temel hata bu. Metninden kopartılmamış bir yazardır Tezer Özlü. Oysa yazarın biyografisinden yola çıkıp da metinlerini okumaya çalışmak çoktan bırakılmış bir yöntemdir. Sonuçta elimizde metinler var.

Şunu da soralım:

Elimizdeki mevcut Tezer Özlü imgesi, gerçekten yazarın metinlerinden yola çıkarak varılmış bir imge midir?…

Sorularımın yanıtları geçmişte olabilir miydi?

19. yüzyıl Osmanlısında da Batı edebiyatında da –bilhassa romanda- kadın karakterler çoğunlukla histerik, güçsüz, aşırı duygusal, çocuksu, kendini reddeden karakterler olarak çizildi malumunuz. Veremli, kan kusup aşkı için ölen, çocukları için hayatını feda eden, cefakâr, cinselliksiz… Kadın duyguyla, erkek ise akılla özdeşleştirildi. Gerçekten de 17. ve 18. yüzyıllara kadar kadının yeri eviydi. Sanayileşme sonrasında ev ve iş hayatı birbirinden tümüyle koparıldı; erkekler ev dışında fabrikalarda çalışırken kadın evde kaldı. Elbette bu sosyolojik gelişmenin edebiyattaki kadın imajına yansıması da paralel şekilde oldu. Önceki yüzyıllarda “melek” ve “cadı” kutuplarında gerilimli bir gelgit yaşayan kadın karakterler, daha sonraki zamanlarda “kutsal anne, sadık eş” ile “nevrotik, histerik, düşkün” kutupları arasında gidip gelmeye başladı. “Melek anne, kutsal eş” rollerini benimsemeyen kadınlara artık cadı gözüyle bakılmasa da “yarı deli” gözüyle bakıldı.

Derhal dönelim Tezer Özlü metinlerine…

Şunu net bir biçimde ortaya koymak gerek. Bilhassa Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki anlatıcı karakterde müthiş bir yaşamı kucaklama isteği çarpar göze; bir sporcunun hayranlık uyandıran hırsıyla ileriye atılma cesareti.

Kendini bulmak, sınırlarını zorlamak ve bunu yaparken yaşamı ve ölümü sorgulamak isteyen bir anlatıcı karakterdir metindeki. Bitmeyen diş ve baş ağrılarına rağmen çıktığı on dört günlük tutkulu seyahatini yarıda kesmemesiyle kanıtlar bunu.

“Bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum. Korkunç diş ağrısına karşın. Arayışım içinde. Kendi sınırlarımın sonuna doğru çıktığım bu yolculuğun herhangi bir anında nasıl bağımsızım. Bir başımalığımı nasıl derinden duyabiliyorum.”

Anlatıcı karakterin hayranlık uyandırıcı bir coşkuyla hayatı kavrayışının klinik bir bulgu olarak değerlendirilmesine şiddetle karşı çıkıyorum ben ve bunu kesinlikle haksızlık olarak değerlendiriyorum. Boş bir coşku hali değil bu; entelektüel bir altyapıyla beslendiği gayet ortada.

Okuyup sindirdiği, hayatına yön veren kitapların yazarlarının soluduğu havayı solumak için kilometrelerce yol kat eden, hayatı ve ölümü sorgulayan bir karakterin gücünden, müthiş enerjisinden bahsetmek yerine onu “narin bir prenses” olarak tanımlamak mümkün olabilir mi hiç?

Sorarım size: Hangi prenses, beyaz atlı prensini beklemek veya bulduğu ilk prensle evlenip sıcak yuvasında ayna karşısında ipekten yumuşak saçlarını fırçalamak yerine baş ve diş ağrılarına, ruh sancılarına rağmen okuyup sevdiği yazarların yaşayıp öldükleri yerleri kan ter içinde dolaşır?

Büyük bir güç var bu anlatıcı-karakterde; asla güçsüzlük değil. Şu da var ki anlatıcı-karakter “sevişme”yi yaşamın özü olarak aktarıyor bize.

Çocukluğun Soğuk Geceleri’nden genellikle bir büyüme romanı olarak bahsolunur ve bu kitapta okula, eve, aileye, orduya, babaya yani modern toplum aygıtlarına yazarın saldırısından sözedilir. Bana kalırsa saldırıdan ziyade itirazdır söz konusu olan; eğer büyük bir saldırıdan bahsedeceksek, Tezer Özlü hem bu kitabında hem de Yaşamın Ucuna Yolculuk’ta en çok toplumun ikiyüzlü cinsellik anlayışına saldırmıştır. Çocukluğun Soğuk Geceleri’ndeki anlatıcı-karakter çocukluktan ergenliğe ve yetişkinliğe geçerken, yani büyürken sık sık “erkek gövdelerine, erkek organlarına yabancılık duyarak büyümek”ten, “erkek gövdesinin özlemiyle geçen geceler”den bahseder ve “erkeği öğrenmek için, çok erkek tanımak gerektiğini bilmiyordum” der. Erkek gövdesine yabancı büyümenin yarattığı sıkıntılardan bahseder. Anlatıcı-karakterin çok çok önemsediği bir olgudur bu.

Kitabın şu satırlarla bittiği malumunuz: “İki insanın sarılarak geçirdiği bu sarsıntı özü olmalı evrenin. Sonsuza dek varan, var eden, yaşatan, yaşamı ileri çağlara doğru devreden bu birleşme…”

Ne müthiş bir “prenses”(!)

Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki satırlardan anne olduğunu çıkardığımız anlatıcı-karakter de kitap boyunca “sayısız sevişmeler”den bahseder. Yatağında uyuyan uzun boylu, ince, güzel delikanlıdan, tren yolculuğunda tanıştığı genç bir delikanlıyla kompartımanda birlikte oluşundan, ona sarılıp güneş altında kendi kendini tatmin ettiğinden… “S.Stefano Belbo Temmuz güneşi altında güzel bir bitiş.”

Bulunduğu kentten ayrılmadan önceki son gece, genç sevgilisiyle bir otel odasında sevişir ve dil hızla ikinci tekil şahısa dönerek “bedeninin tüm geçitlerinden ve kapılarından geçirmeye çalıştın onu” der kendi kendine.

Bir kadın uyanışı aşikar bu metinlerde.

“Prenses” kılıfı yavaş yavaş anlaşılır hale gelmeye başlıyor…

Şimdi… Eğer metinler böyle de okunabiliyorsa, ortada bir yanlışlık olduğunu söyleyebilir ve şu soruyu sorabiliriz.

Acaba bu çok değerli yazarımızı nefes alamayacağı bir kırılganlık hapishanesine kapatanlar bu metinleri mi iyi okumadılar yoksa bilinçli bir bakış mı söz konusu?

Cinselliğini yaşamakta bu denli sakınımsız bu anlatıcı-karakterlerden yola çıkıp da bir prensese varılabilir mi?

Edebiyatımızda bu denli sakınımsız başka bir anlatıcı karakter var mı?

Cinsellik mevzu elbette kadın yazarlarımızın eserlerinde çok kereler ele aldıkları bir mesele; ancak sorgulamasız, hesapsız kitapsız olanına pek rastlanmaz bizde. Erkekle yatmak için onunla mecburiyetten evlenen, bekaret meselesine aylar yıllar boyu kafa yoran, toplumun namus anlayışından yırtmak için çırpınan, tüm bu sorgulamalardan sonra yatan ya da yatamayan karakterler ağır basar edebiyatımızda.

Oysa Yaşamın Ucuna Yolculuk’un anlatıcı-karakterinin sorgulaması neredeyse hiç yoktur. Doğallıkla birlikte olur erkeklerle. Kırlarda, kompartımanlarda, otellerde, istediği anda, istediği yerde. Bu doğallık saflığı çağrıştırıyor elbet ancak asla bir prenses saflığını değil. Bir örnekle açayım. Bir arkadaşım yazlık evlerinin bahçesinde teyzesiyle oturmuş çay içiyormuş. Kadın dönüp az ötedeki arkadaşımın kedisine bakmış ve “Ne kadar masum görünüyor değil mi?” demiş. Arkadaşım da “Sineği öldürmek üzere farkında mısın?!” deyince ürperip titremiş kadın.

Gerçekten de her canlının en saf göründüğü an içgüdüsüyle en birleşik, en barışık olduğu andır.

Varoluşun parladığı andır saflık; bir cinayet anı öncesinde de parlayabilir varoluşunuz, bir sevişme anında da.

Tezer Özlü’nün metinlerindeki anlatıcı-karakterler içgüdüleriyle tamamen bütünleştikleri anı kutsarlar ve bu saflık asla bir prenses saflığı değildir.

Of şu bitmeyen delilik meselesi

Delilik toplumun çağlar boyunca köşeye sıkıştırdığı ‘insanın kadınlık hali’ için bir özgürleşme, bir direnme, bir iletişim, bir ayakta durma formu olmuş. Tezer Özlü’nün her iki kitabındaki anlatıcı karakterler de açıkça deliliği olumlu bir boyut olarak gördüğünün altını defalarca çizerler. Hatta bunu bağımsızlığın bir şartı olarak algılayıp savunurlar. Aklın boyutlarına mahkum olanları ise basbayağı küçümserler. “Yaşamımda elde edebildiğim bir tek başka boyut var. Kimsenin sahip olamadığı bir boyut. Cesaretleri yetmediği için sahip olamadıkları bir boyut. Kendi kendilerine kıyamadıkları için, yaşam boyunca sürüklenip çıkamadıkları aklın boyutları”

Pırıl pırıl ve dünyaya keskin gözlerle bakan bir bakış bu; asla bir prensesin hülyalı bakışı değil.

Ahlakçı olmayan yeni Tezer Özlü okumaları şart

“Sınırlar kadar hiçbir kısıtlamadan sıkılmadım ve kendi sınırlarım içinde sınırsızlığımı kurdum.”

Bakınız; “Kurmaya çalıştım” veya “sizin sisteminize isyan ediyorum” demiyor. “Kurdum” diyor yekten. Daha ne olsun.

Kafalarınızda bir şüphe uyandırmak isterim. Tezer Özlü’nün metinlerini bir kez daha ama dikkatlice okumanızı rica ederim. Çünkü bizim gerçek kaynağımız bu metinlerdir; yazarın hayatı değil. Metinlerin üstü gayet açık. Anlatıcı-karakterin niyeti, bakışı ayan beyan ortada. Hülase Tezer Özlü toynaklı bir yazardır ve doğrusu bu ne eserlerinin yayınlandığı yıllarda ne de şimdilerde hazmı o kadar da kolay bir şeydir. Hayatı boyunca kalıplardan kaçmaya çalışmış, bu kaçışın bedellerini ödemiş bir yazardır karşımızdaki. Doğru okumaları hak eden bir yazar.

Şöyle muzip bir fikir de geldi aklıma. Belki de gülün diyedir. Bence Yusuf Atılgan’ın Anayurt Oteli’nde gecikmeli trenlerden biriyle otele gelen ve sadece bir gece kalıp ayrılan ve Zebercet için tutkulu bir arzuya dönüşen ince burunlu esmer kadın var ya… Tezer Özlü’nün Yaşamın Ucuna Yolculuk’taki anlatıcı karakterinin yolu o otele düşseydi eğer, Zebercet’le müthiş bir karşılaşma yaşayabilirlerdi ve kitabın bahsettiği hür dünyada, bu gayet hoş ve doğal karşılanırdı.

Son söz… “Düzen ve güven kadar ürkütücü şey yoktur” der anlatıcı-karakter bir yerde. Bir prensesin edeceği laf mıdır bu?

Son soru: Yaşamın Ucuna Yolculuk acaba Türk edebiyatının Yolda’sı olarak da okunamaz mı?

Yaşamın Ucuna Yolculuk’tan şu nefis satırlarla bitirelim:

“Değişecek. Dünya küresinin dağları, denizleri, okyanusları, gölleri, ovaları, bozkır ve çölleri, nehir yatakları, buzulları, kent ve köyleri nasıl değişiyorsa, insan ilişkileri de değişecek. İnsandan, içgüdüleri ile bağdaşmayan uğraşların beklenmediği bir dönem de olacak.”

Tezer Özlü’ye dair…

Ece Ayhan: “Vallahi tallahi! Evet! İçtenlikle ve özdenlikle yazıyorum ki, Tezer Özlü’yü de, onun çok insanda bulunmaz Doğrucu Davutluğunu her yerde, her kentte ve her sokakta arıyorum. Hayalet Oğuz’a olağanüstü ve eşsiz bir “hayır” işleyen bir insan-insanı ben nasıl özlemem. Tezer Özlü artık benim yakın akrabamdır.”

Can Yücel:  onu şu sözlerle anıyor:

Aşağıda yatıyorum
Sokağa bakan pencerenin yanındaki divanda
Bir ses birden bir olay oluyor
Kulağımın dibinde
Bir dal cama vuruyor
Tezer

TEZER ÖZLÜ’DEN:

”İnsan ne denli derin düşünebiliyorsa, sevgisi o denli derindir. O denli doyumsuzdur. Ve acısı da o denli büyük.”

”Aşk acısı çekmedim hiç, çünkü dünyanın verdiği acı her zaman güçlüydü.”

”Onu sevmeyi bir tutku haline dönüştürüyorum. Bu sevgide tüm sevgilerim, sevebilme gücüm var. Gelecekteki sevgileri de yaşar gibiyim. Geçmiştekileri de.”

”Dünyanın acısı olmasaydı taze yeşil yapraklar üzerindeki güneş ışınlarının anlamı olmazdı.”

”Hiç kimseyle birlikte yaşlanmak istemiyorum. Kendimle bile…”  

”Yaşamdan geç. Kentlerden geç. Sınırları aş. Gülüşlerden geç. Anlamsız konuşmaları dinle. Galerileri gez, kahvelere otur. Artık hiçbir yerdesin.”

”Güzel olan, gerçek olan dış dünya ve o dünyanın insanın kulaklarına varan uğultusudur. Ve yaşam, yalnızca sokaklardadır.”

”Dört bin nüfuslu bir Anadolu kasabasında dünyaya bakmayı öğrendim. Altı yaşındaydım. Dünyanın sonsuz büyüklüğünü hissettim ve gitmem, çok uzaklara gitmem gerektiğine inandım…”

“Bir yüksekliğin, bir başıma olduğum bir yüksekliğin en ucundayım. İnemiyorum. Yaşayamıyorum. Ölemiyorum.”

“ölüm düşüncesi izliyor beni.
gece gündüz kendimi öldürmeyi düşünüyorum.
bunun …
belli bir nedeni yok.
yaşansa da olur, yaşanmasa da.
bir kaygı yalnız.
beni, kendimi öldürmeye iten bir kaygı.
karanlık bir gecenin geç vaktinde kalkıyorum.
herkes her geceki uykusunu uyuyor.
ev soğuk.
çok sessiz davranmaya özen gösteriyorum.
günlerdir biriktirdiğim ilaçları avuç avuç yutuyorum.
kusmamak için üstüne reçelli ekmek yiyiyorum.
genç bir kızım.
ölü gövdemin güzel görünmesi için gün boyu hazırlık yapıyorum.
sanki güzel bir ölü gövdeyle öç almak istediğim insanlar var.
karşı çıkmak istediğim evler, koltuklar, halılar, müzikler, öğretmenler var.
karşı çıkmak istediğim kurallar var.
bir haykırış!
küçük dünyanız sizin olsun.
bir haykırış!
sessizce yatağa dönüyorum.
ölümü ve yokluğu üzerine uzun süre düşünmeye zaman kalmıyor.
şimdi gözümün önündeki görüntüler renkli kırları andırıyor.
korkacak birşey yok.
kırlarda koşuyorum.
sanki bir deniz kentinde yaşamıyorum.
hep kırlar.
esintiyle birlikte eğilen otlar arasında bir başımayım.
birazdan ölüm beni alacak.”

“O kentte kimse mutlu olmadı, ama kimse de mutsuz değildi. Çünkü kimse inanmaz mutluluğa. O kenttesin. Bana kış mevsiminin ve ölümlerin şarkılarını bırakıyorsun.”

“O zamanlar, İstanbul’un dayanılmaz kargaşası içinde Svevo’yu okurken, Trieste bulvarlarında dolaşan roman kahramanlarına ne denli özenmiştin. Bombaların patladığı, her gün, her gece silah seslerinin duyulduğu, her an, ölümün insanları bulduğu İstanbul kentinde dayanılmaz yaşamdan kaçılacak tek köşe gene kitaplardı.”

“Oysa bugünkü yalnızlığım içinde ne denli güçlü ve mutluyum.”

“Yaşamımın en mutlu anlarında da aynı güçle acıyı duymadım mı. Ve acıların ötesinde bir beklenti vardı: Kendi dünyamın beklentisi. Kendi odamda içebileceğim sabah çayının beklentisi. Sinir hastanelerinin kantinlerinde, teneke çayı, kendi odamda içmek istiyordum. Kimse senin kadar güzel, hiç kimse senin kadar canlı gitmedi ölüme.”

“Yeryüzünün intiharları sonsuzdur. Biri, bir yerde intihar ettiğinde, bir başkası intihar etmeye hazırlanıyordur. Biri ölmeye başladığında, bir başka yerde yaşama başlıyordur diğeri.”

Çoğu tutucu insanlar. Tüm düşünceleri para. Ev. Araba. Ve çocuklarının güzel geleceği. Gizli sevgililer edinmeye çalışan, ama kendilerini mutlu aile babaları, ileri bilim adamları göstermek isteyen, insanın özünü anlamaktan yoksun kişiler.”

Yaşam, mutlak tutkularla dolu. Yaşamı sevmekle birlikte ölüme alışmak da büyüyor, gelişiyor. Güzellikler kazanıyor. Bu sevgiyi nasıl rahatlıkla uğurluyorsam, yaşamı da o denli rahat, o denli güzel uğurlamalı. Sevgilerimi doyumla devretmeliyim.”

“– Sana ne oldu? Sensiz yaşayamam.
– Yaşarsın. Herkes herkessiz yaşayabilir.”

“Kimse yaşadığımız mevsimin, günlerin ve gecelerin yaşamın kendisi olduğundan söz etmiyor.”

Dünyanın bize yaşatılandan öğretilenden daha başka olduğunu seziyorum.”

Havin HİVDA


*Yardımcı kaynaklar: listelist, Emel Gülcan, Varlık/Hatice Meryem

 

 

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?