Tıkladıkça eksiliyorsun, eksildikçe tıklıyorsun / Edip YEŞİL

Tıkladıkça eksiliyorsun, eksildikçe tıklıyorsun

Yazdıkların insanın yüreğine dokunmuyor be kardeşim. Hep eksik kalan bir şeyler oluyor. “Eksik bir şey mi var hayatında” mırıldanan ezgiler gibi hep eksiktir yazdıkların. Her tarafa yetişmeye çalışır gibi yazıyor, üstelik yazdıklarını yapmıyor, başkalarına sitem ediyorsun. İşin kötüsü de bu olsa gerek. Yazdıkların ve yaptıklarınla örtüşmüyorsun! Yazılan başka, sen başkasın. Yazdıklarınla söylediklerinle adeta “akıl küpüsün”. Ama örtüşemiyor söylediklerin. Hani diyor ya şair “… / Ona bir kitap vereceğim / Rahatını kaçırmak için / Bir öğrene görsün aşkı / Ağacı o vakit seyredin.” bilincin ağaca bile rahatsızlık verdiği bir vakitte, bilincin(!) seni neden rahatsız etmiyor, sana neden rahatsızlık vermiyor? Asıl bunu sorgulamalısın. “1948’de Dostoyevskiyi okudum o gündür bu gündür rahatım yok” diyor Cemal Süreyya. “Eskidendi o” demek mi lazım bilmiyorum. “Bilincin insanı rahatsız ettiği zamanlar geri de kaldı” demek mi lazım onu da bilmiyorum.

Sabahtan akşama kadar internetin başında her şeyi biliyor edasıyla yazıyor çiziyorsun. Kafa patlatıyorsun. Çılgınca online alışverişler yapıyorsun. Bilgisayarda fal açıp oyunlar oynuyorsun. Sosyal medyada beğendiğini kopyalayıp sayfana yapıştırıveriyorsun. Güzel özlü sözler falan filan… Sende olmayan meziyetleri, duyguları, insani değerleri afişe eder gibi beğenilmesini istiyorsun bir de. Çok beğenildiğini görünce mutluluktan uçuyorsun. Haklı bir noktada durduğuna inanıyorsun bir an. İnandırmaya çalışıyorsun kendini. Tıpkı piyasa ekonomisi gibi…

Kapitalizmin pazar için ürettiği malları satabilmesi için yaptığı reklam gibi sen de reklam yapıyorsun kardeşim. “Çok satıyorsan, yok satıyorsun”. Beğenin, lütfen beğenin. Fotoğraflarını etiketliyorsun. Bazen de katledilen bebelerin, çocukların fotoğraflarını beğeniyorsun (nasıl oluyorsa). Belki bir iki küfür yorum yazıp rahatlıyorsun. “Aşağılıktır bunları yapan” diyorsundur. Daha da ötelere gidiyorsundur kim bilir. Cehalet örgütlü bir şekilde eyleme geçmiş bilmiyorsun! Tuşların çalışıyor, dilin susuyor, gözlerin görmüyor, kör olmuşsun. Üstelik konuşmuyorsun konuşman gereken yerde.

İnternet, sosyal medya, paylaşım siteleri seni öyle bir alıp götürüyor ki, yanı başındaki insanları göremeyecek kadar uzaklaşıyor ruhun bedeninden. Günün sadece bir vakti değil, her vakitte kopmuşsun reel yaşamdan. Kaç zamandır eline bir kitap alıp okumamışsındır kim bilir. Aynı evde, aynı odada çok yabancı gibi duruyorsun etrafındakilerle. Görmüyorsun, göremiyorsun yanındaki yürek serzenişlerini. Çektiği çileleri, acılarını paylaşmaktan uzak duruyorsun hep. Sen sadece beğeniyorsun. Kesiyorsun, kopyalıyorsun, yapıştırıyorsun, yazıyor ve beğenilmesini bekliyorsun. Yaşam alanındaki sorumlulukları başkalarına yüklemekte üstüne yoktur. Olmayınca da kaskatı “erk-ek” kesilip bağırıp çağırıyorsun. Eleştiriyorsun yerli yersiz. Bilmeden etmeden. Okumaktan çok eleştiriyorsun durmadan. Kendi gerçekliğin dışında bir gerçekliğe âşık olmuşsun haberin yok. Ama bu aşkın hakkını da veremiyorsun ya! Öfkeleniyorsun. Bağırıp çağırıyorsun. Sanal ortamda atıp tutuyorsun.

Mevlana’ya sormuşlar, “’o kadar yazarsın, o kadar okursun ne bilirsin?’, ‘Haddimi bilirim’” demesi kadar değildir senin bildiklerin. Ama bunu da bilmiyorsun ya.

Kaldırıp başını baksan yeryüzünde ne çok şey göreceksin. Ama yok yok Nazım’ı her fırsatta haklı çıkarmakta üstüne yoktur. “Koyun gibisin kardeşim, gocuklu celep kaldırınca sopasını sürüye katılıverirsin hemen ve âdeta mağrur, koşarsın salhaneye. ”

Memleket tarumar, “dindar” ve kindar bir nesil yaratmak adına her şey mubah sayılıyor. İşçiler, memurlar, emekçiler can çekişen kapitalizme karşı direniyor. Çocukların ve kadınların başına gelenleri hiç konuşmuyorum. Anlayacağın yaşam hakkı elden alınıyor, sen susuyorsun. İnternette sabahlıyor sonra işin varsa belki de işine gidiyorsun gergin bir şekilde. Uyumadım diyorsun oysa ayakta uyuyorsun! Ha unutmadan söyleyeyim hastalığına derman arıyorsan onu da buldular sonunda. Bunun için özel klinikler açıldı bilesin. Birkaç seansla seni yeniden sağlığına(!) kavuşturuyorlar. Anlayacağın kaldığın yerden seni yeniden hayata bağlıyorlar. Geçen bir gazete de okumuştum. Haber şöyleydi: “Bakırköy Prof. Dr. Mazhar Osman Ruh Sağlığı ve Sinir Hastalıkları E.A. Hastanesi (BRSHH) bünyesinde açılan İnternet Bağımlığı Polikliniği hizmet vermeye başladı. Poliklinikte, chat ve sosyal medya bağımlılarından, online alışveriş meraklılarına, cinsel içerikli site tutkunlarından, saatlerce bilgisayar oyunu oynayanlara kadar yetişkin, kadın/erkek, ergen, çocuk birçok kişi tedavi görüyor.” Nasıl!

Geldiğimiz noktanın geri dönüşünün olmadığını bilmeyen yoktur sanırım. O kadar hızlı bir döngü ki yetişmeye imkân yoktur neredeyse. Her gün yeni bir şey çıkıyor. Yeni bir şey pazarlanıyor. Yeni bir tüketim icadı çıkıyor pazarlara… Avcılar av arıyor. Böylelikle avcı kapitalizmin kurduğu tuzaklara kolayca düşüyorsun. Sonra üşüyorsun madenci çocuğu gibi… Çok hızlı bir şekilde zaman tüketiliyor. Zamanla birlikte tüketilen koca bir hayat. Gün boyunca bir yerlere yetişme telaşında olanları görüyorum. Hızlı hızlı geçiyor önümden. Sen de geçiyorsun önümden. Yetiştikleri yerde de durduklarını sanmıyorum. Oradan da hızlıca uzaklaşıyorlar. “Nereye gidiyorsun” dediklerinde “acil bir işim var” deyip sen de uzaklaşıyorsun. Okumaya gelince üstünden ortasından ve altından birkaç cümleyle bitiriyorsun okumanı. Belki bu yazıyı da aynen bu şekilde tüketirsin; biraz üstten, ortadan biraz, sondan birazcık… Sonra sayfalar dolusu yorumlar yapıyorsun kendince. Hayatın orta yerinde, yangın yerinde olanlara laf konduruyorsun sonrasında. Bunu da hızlı hızlı tüketiyorsun. Bir tüketim çılgınlığı almış başını gidiyor. Öyle ki bazı şeyler idrak edilemediği için dostu düşmandan ayırt edemiyorsun. İyiyi kötüden. Birbirine giriyor her şey.

Oysaki güneş usulcana uyanıyor sabaha. Zamanı geldiğinde de usulcana ufuk çizgisinden kayboluveriyor. Gökkuşağı, toprak, deniz, dalgalar, şehirler usulcana uyanıyor… Yağmur desen usulcana yağıyor. Ağacın köküne, toprağın dibine usulca düşüyor. Ağacın yaprakları yeşilleniyor ağırdan ağıra sen uyurken. Her şey büyük bir ustalık ve titizlikle işliyor. Ayakları yere sağlam basanların o kocaman yüreği tedirgin olmadan aynı ritimle atıyor. Afrika’da açlıktan kırılan, Filistin’de taş atan çocukların düşlerini taşıyarak atıyor. Öfkesine yenilmeden ranza diplerinden topluyor şiirlerini. Çoğalıyor. Çoğalıyorlar. Karanlıklara inat gün içinde açıyor başaklar, çiçekler, bademler… Demem odur ki; sen hızlı hızlı bir yerlere yetişmeye çalışırken, hayat usulcana akıp gidiyor yanı başından. Ellerinin arasından usulca kayıyor. Sen hızlıca kayıp gidiyorsun, bilinmez sokaklarda yitiriyorsun her şeyini ve kaybediyorsun. Kazandığını sandığın her şey eriyip gidiyor kardeşim. Tıkladıkça eksiliyorsun, eksildikçe tıklıyorsun farkında değilsin!

Edip YEŞİL

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?