Son Dakika Haberler

Toplumsal çürüme, Gezi’nin açtığı yarık ve yenilenen insanlık umudu…/ Mahmut ÜSTÜN

Toplumsal çürüme, Gezi’nin açtığı yarık ve yenilenen insanlık umudu…/ Mahmut ÜSTÜN
Yorum Yap

Toplumsal çürüme, Gezi’nin açtığı yarık ve yenilenen insanlık umudu…

Tarihte insanlığın yüceldiği, umutlu olduğu, umut yaydığı dönemler olduğu gibi insanlığın en dibe battığı bireysel çıkar ve hazzın tek geçer akçe sayıldığı çürüme dönemleri de vardır. “Hiçbir şey insan kadar yükselemez ve alçalamaz.” demiş Hölderlin; ama bütün bunları yükselmeye ya da alçalmaya uygun zeminlerde ve sistemlerde yapabilir ancak, yani şartlar belirleyicidir. Toplumsal çürüme bir insani alçalış demektir aynı zamanda ve bu alçalışı besleyen çok özel koşullar mevcuttur.
Toplumsal çürüme dönemlerinin gerileme, çözülüş ve çöküş dönemlerinden çok önemli bir farkı vardır. Diğer dönemlerde toplumun diri sınıfsal ve siyaset özneleri de vardır. Dolayısıyla gerileme, çözülüş ve çöküş dönemleri “umutsuz” dönemler değildir. Daha iyiye, güzele doğru bir yenilenme ve sıçrama fırsatıdırlar. Oysa çürüme dönemleri tüm özneleri birlikte kapsar; toplumun bütününe yayılan salgın hastalık gibidir. Bu yüzden yenilenme inancı ve umudunu da kemirir. En tehlikelisi de budur zaten.

Eğer bir sistem tıkanmışsa, kendini yenileme potansiyeli/marjı iyiden iyiye azalmışsa ve karşısındaki toplumsal ve siyasal muarızları da şu ya da bu nedenle ideolojik ve örgütsel anlamda yeniye öncülük edebilecek dirilik ve takatlerini yitirmişse tüm bu koşullarda toplumsal çürüme kaçınılmaz bir sonuç haline gelir.

Tarihte ve bugün toplumsal çürüme dönemleri…
Bu tür çürüme dönemlerinin tarihte pek çok örneği vardır. Fransa’da özellikle işçi ayaklanmasının kanla bastırıldığı Haziran 1848 sonrasından başlayan ve Bonapartist darbe ile sonuçlanan süreç, Almanya’da Nazizm öncesi Weimar dönemi olarak bilinen süreç vb.

Bugün yaşadığımız çürüme dönemi de temelleri emperyalistleşme süreciyle bağlantılı olsa da asıl olarak 1990’lı yıllarda şekillenen ve 2008’de neo liberalizmin de tıkanmasına yol açan dünya ekonomik krizi ile doruk noktasına çıkan bir süreçtir. Dünya çapında solun/sosyalizmin varlık/yokluk çizgisine çekildiği bir dönemde yaşanıyor olması bu çürüme dönemini diğerlerinden çok daha ağır ve etkili hale getirmiştir. Weimar Cumhuriyeti’nden hiç olmazsa geleceğe eleştirel sanat birikimi kalmıştı. Bonapartist darbe öncesi hiç olmazsa kadınlar hariç olsa da tüm halk oy kullanma hakkı elde etmişti vb. Ama öte yandan tarihteki diğer çürüme dönemleri göstermektedir ki, çürüme dönemleri de eninde sonunda kendini sonlandıracak, yeni bir sıçramayı gerçekleştirecek dirilikte karşıt öznelerini de yaratmakta ve ilanihaye devam etmemektedir.

Toplumsal çürüme hastalığının belirtileri…

Toplumsal çürüme gelecek umudunun yok olduğu, bir çıkışsızlık ruh halinin beslediği nemelazım’cı ve “ben yalnızca kendi işime/çıkarıma bakarım”cı bir ruh halinin genelleşmesi durumudur. Çürüme “hiç kimseye güvenilmez” ve “hiçbir şey de değişmez” teslimiyetçi mantığının yaygınlaşmasıdır. Tam da bu mantık ve ruh hali nedeniyle çürüme dönemleri hem insanların bireysel çıkarı dışında hiçbir şey için kılını kıpırdatmadığı ve hem de yaşadığı bu çürümenin farkında olduğu için mistik inançlara sığındığı, kendi vicdanını böylece aklamaya çalıştığı bir dönemdir. Burada sadece klasik anlamdaki Sünni dindarlaşmanın artmasından söz etmiyoruz. Örneğin doğal din özelliklerini hala koruması nedeniyle tüm klasik dinlerden daha seküler ve özgürlükçü olan Alevi inancının içinde klasik din ve dindarlık emareleri görülmeye başlanması da dahildir buna. Ya da yaygınlaşan astroloji merakı; evrene birtakım enerjiler falan gönderip istediğini elde etme irrasyonel beklentileri vb. de.

Toplumsal çürüme bir bataklık halidir. Toplumun şu ya da bu bölümünü değil tümünü etkisi altına alır. Yalnızca sağı ve dincileri değil Alevileri ve solcuları da kapsar. Ama eni sonu bir noktadan sonra bu insandışılaşma bütün kesimlerde farklı düzeylerde de olsa rahatsızlık yaratmaya başlar. Zira ne de olsa bu kesimlerin de çoğu insanlığın umutlu yüceliş yaşadığı dönemleri görmüşlerdir ve iyi kötü o dönemden nasiplenmişlerdir. İslamcı ve sağcı kesimlerden gelen içe dönük yozlaşma/çürüme eleştirileri bu rahatsızlığın bir tür dışa vurumudur.
Toplumsal çürüme dönemi bütün insan ilişkilerini de çürütmüştür zira. Üretmeden tüketmek, emek vermeden kazanmak, her ne yolla olursa olsun diğer insanların senden daha aşağıda olmasını istemek, bundan mutlu olmak vb. her kesimin ortak bataklığına dönüşmüştür.

Çürüme döneminin sağı, solu, İslamcılığı, Aleviliği vb. dayanışmacı dönemlerdeki emsallerinden daha farklı ve yozdur. Peki siyasal ve insani duruşun yarattığı bir fark var mıdır? Vardır… Ama bu fark çürümeden tümüyle muaflık alanında değil, yaşanan çürümenin farkında olmak anlamındadır. Hani Oscar Wilde, “Akıp giden bir bataklığın içindeyiz hepimiz ama yıldızlara bakıyor bazılarımız” der ya; işte böylesi bir fark…. Bu fark hem bir avantajdır; zira değiştirme imkanıdır ama hem de dezavantajdır; değiştiremediğin ve değiştirmekten umudun azaldığı sürece çürümenin farkında olarak çürümeyi yaşamak, bundan kurtulamamak, hatta alıştığını fark etmek çok daha trajiktir. Bölünmüş bir kişilik hali üretir, çürüyen ama çürüdüğünü bir türlü kabullenemeyen bir varlık olarak kendinden alt alta nefret eder hale getirir; diğer (duyarsız) insanlara ve özde kendine karşı saldırganlaştırır. Bugün bu profil oldukça yaygındır ve sanırım çoğu kimseye hiç yabancı gelmemiştir.

İçinde yaşadığımız AKP dönemi bu çürümenin tek başına nedeni değildir ama şurası kesin ki en uç ve en arsız biçimde dışavurumudur.

Gezi direnişi ne tek başına çevre meselesi ne de AKP karşıtlığıdır…
6 yıl önceki Mayıs ayında başlayan ve milyonları kapsayarak aylarca süren Gezi Direnişi üzerine o günden bugüne çok değerlendirme yapıldı. “Gezi darbe girişimiydi” gibi akıl ve izandan yoksun olanları saymıyorum tabi. Örneğin Gezi bir sınıf hareketi miydi? Yoksa yeni orta sınıfın temelini oluşturduğu yeni bir toplumsal hareket türü müydü? Örgütsüz yapısı bir dezavantaj mıydı yoksa avantaj mıydı? İsyan mıydı yoksa bir direniş miydi? vb. başlıklar halinde süren tartışmalardan söz ediyorum.

Tartışmaların bir başka önemli başlığı da “Gezi direnişinin arkasındaki dinamikler nelerdi ve/ya Gezi neye karşıydı?” sorularından oluşmaktaydı.
Bence elbette böylesi bir açık bilinç yoktu ama özü itibariyle Gezi Direnişi “hiçbir şey değişmez” ve “ben kendi işime çıkarıma keyfime bakarım” biçimindeki umutsuz ve teslimiyetçi tutumuna, bu apolitik tutumun beslendiği ve beslediği yozlaşmaya “artık yeter” haykırışı idi.

Gezi, toplumsal çürümeye bir isyandır ve bu çürüyüşten çıkış için yeni ve diri bir özneleşmenin doğum sancısıdır…

Gezi’nin içinde yer alanlar yaşananların bir kader olmadığını, bir başka türden yaşam ve insan ilişkisinin mümkün olduğunu, eylemin koşulladığı dayanışma, fedakârlık, paylaşma, bir başka insan için kendini riske etme, bedel ödemekten sakınmama duygularnı yaşayarak gördüler, tattılar, öğrendiler. Katılmayanlar da bunu büyük ölçüde hissetti.
Gezi, bu yönüyle tarihe çürüme döneminin sona erdirecek yenilenmiş/arınmış bir öznenin inşasının başlangıcı olarak geçecektir.

Gezi’nin hatıraları bu yüzden hep taze ve hep özlemle anılıyor.
Gezi bize “başka ve çok güzel bir şeyin” mümkün ve yaşanabilir olduğunu gösterdi. Hepimizin yenilenmesi ve arınması ihtiyacına işaret etti ve bunun yönteminin ne ve nasıl olacağını ortaya koydu.
Robert Owen “İnsanın kötü olduğunu söylemek, onun koşullarının kötü olduğunu söylemek anlamına gelir. Kötü olan insanı iyileştirmek istiyorsanız, onun koşullarını iyi insanlar yetiştirecek şekilde değiştirirseniz, o kötü sandığınız insanın iyileşmeye başladığını göreceksiniz.” demişti.

İnsan bir sistem içinde iyi veya kötüdür. Bireyciliğe ve hurafeye dayanan bir sistem içinde doğal bir yaşama güdüsü olarak insanın kötü yanları öne çıkar. Dayanışmaya ve güvene dayalı bir sistemde ise tam tersi. İyi bir sistemi yaratacak bilince ve alışkanlığa ise kolektif eylemen yarattığı deneyim ve kültürü ne kadar içselleştirir, kalıcı bir kazanıma dönüştürebilirse ancak o kadar ulaşabilir.

Gezi uzun süredir içinde yaşadığımız, değiştirilebileceğine ilişkin umutlarımızı kaybettiğimiz toplumsal çürüme döneminde derin bir yarık açtı.

Ve bu yarıktan umut ve heyecanımızı besleyen bir ışık ve enerji hala bizlere ulaşmaya devam ediyor.
Artık çok daha umutluyuz. Değiştirebiliriz…

Mahmut ÜSTÜN

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

%d blogcu bunu beğendi: