Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (1) / Mahmut ÜSTÜN

Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (1)

Üç bölümden oluşacak bu yazımızda sosyalist siyaset açısından yöneten/yönetilen ilişkisine ilişkin, yani politikanın elit işi olmaktan çıkarılıp, ‘sıradan insanın’ özne haline getirilmesi meselesiyle ilgili yaklaşımları ele alacağız.

Gerçekten de bu sorun sosyalist siyasal mücadelenin esaslı meselelerinden birini oluşturmaktadır. Zira sosyalizm eğer doğası gereği eşitlikçi ve özgürlükçü bir dünya tasavvuru ise, ki tartışılmaz biçimde öyledir, nihayetinde kurumsallaşmış yöneten-yönetilen ilişkisini ve bu ilişkinin kültürel/ideolojik izdüşümü olan kulluk, biat, itaat gibi unsurları da sona erdirmeyi mutlak biçimde hedeflemelidir. Biliniyor ki bütün bunlar yalnızca kapitalizmin değil, binlerce yıllık sınıflı toplum pratiğinin ürünüdürler. Bütün bir sınıflı toplum pratiğinde eğitimde, siyasette, ailede, iş süreçlerinde katı bir hiyerarşi oluşmuş; emredenler ve itaat edenler ayrımı bütün toplumsal alanları sıkıca kuşatarak varlığını sürdürmüştür. Kökleri bu kadar gerilerde ve derinlerde olan yöneten-yönetilen ilişkisinin yarattığı kültür ve davranışsal alışkanlıklar sömürülenler başta olmak üzere bütün toplumun neredeyse genlerine kadar işlemiştir.

Sömürü temeli üzerine oturan kapitalizmde, yöneten-yönetilen ilişkisinin varlığını çok daha katmanlı, kuşatıcı ve siyasal yabancılaşmayı derinleştirici biçimde sürdürmekte olduğunu görüyoruz. Kapitalizmin eşitsiz gelişme dinamiği tüm alanlarda olduğu gibi, entelektüel olanaklara kavuşma alanında da işlemekte, toplumun emekçi ve ezilen kesimleri toplumun düşünsel üretim alanından büyük ölçüde uzak kalmakta ve siyasetin öznesi olmaktan ziyade, bir seyircisine ve hatta nesnesine dönüşmektedir. Meselenin bir yanı eğitim olanaklarından uzaklıktır ama esas yanı eğitimin niteliği ile ilgilidir…

Mevcut eğitim sistemi insana iyi kötü yönetici vasfı kazandırsa da, bu eğitimin esas amacı ve sonucu, ezen/ezilen ilişkisiyle birlikte yöneten/yönetilen ilişkisini meşrulaştırmak ve yeniden üretmektir. Birinci soru ve sorun bu alana ilişkindir…

Kapitalizm koşullarında yaşanan uzmanlaşma ve profesyonelleşme süreçleri de yöneten-yönetilen ayrımının kaynaklarına dönüşmüştür. Taylorizm, fordizm, post-fordizm gibi iş süreçleri sömürü ile birlikte bu otorite ilişkilerinin yeniden üretimine de hizmet etmiştir. Eğitimde “Ezilenlerin Pedegojisi”nin yazarı Paulo Friere ve “Özgür Eğitim”in yazarı Joel Spiring, iş süreçlerinde Braverman, Carchedi, Wright gibi düşünürler işin bu yanına da dikkat çeken önemli çalışmalar yapmışlardır. Dahrendorf gibiler ise Weber ile Marks’ı birleştirmeye çalışarak sınıf ilişkilerinin temelinde sömürünün değil denetim ya da otorite ilişkilerinin bulunduğunu öne sürmüşlerdir.

Düşünsel ve maddi üretim süreçlerinin gerektirdiği bir iş bölümü muhakkak ki vardır. Peki işin üretiminin gerekleri bu iş bölümünü, uzmanlaşmayı zorunlu kılacak katılıkta olmak zorunda mı bırakmaktadır? Ve yine bu iş bölümü esnek ve eşitlikçi değil de katı ve hiyerarşik temelde, yani yöneten-yönetilen ilişkisinin kurumsal nitelik kazanmasını sağlayacak bir kaçınılmazlığı içsel olarak mı taşımakta mıdır? Bu iş bölümünün işin gerektirdiği teknik boyutun yanı sıra sistemin yeniden üretimiyle ilgili siyasal (tercihlerle ilgili) boyutu da var mıdır? Soru ve sorunun ikinci boyutu da budur? Bu soruların yanıtları bize daha henüz bugünden yapılabilir olanlar hakkında da bir fikir verecek ve alan açacaktır. Hemen en başta şu kadarıyla söyleyelim ki, işin bir teknik zorunluluk kısmı bir de kapitalizmin kendine has sistematik tercihleriyle ilgili sınıfsal/siyasal kısmı vardır. Yöneten yönetilen ilişkilerinin katı ve hiyerarşik kurumsallığı ise ilkinden ziyade ikincisiyle ilgilidir.

Kapitalizm “politika”, “bilim” ve “maddi üretim” alanlarını birbirinden kopuk ayrı ayrı uzmanlaşmış-profesyonel alanlar haline getirdi… Bütün bu alanlar birbirinden yalıtıldığı gibi her alanda kendi içine doğru bir uzmanlaşma bizzat kapitalizm tarafından dayatıldı. Bu durum yöneten-yönetilen ayrımının yeni ve modern biçimler altında daha da derinleşmesini sağladı. Öte yandan eşitsiz de olsa eni sonu önemli gelişme dinamikleri üzerinde yükselen bir sistem olması nedeniyle kapitalizm, alttan alta yöneten-yönetilen ilişkisinin ortadan kaldırılmasının sosyal, ekonomik ve siyasi altyapısını da hazırlamaktadır. Ve fakat, at ve araba ilişkisi ters kurulursa, yani sömürü ve kapitalist uzmanlaşma anlayışını ortadan kaldırmadan yöneten-yönetilen ilişkisinin ortadan kalkacağı savlanırsa ve bin yılların sömürü ilişkilerinin yarattığı yönetsel kültür ve alışkanlıkların -değil sömürü kaldırılmadan önce- sömürü ilişkilerine son verilir verilmez hemen ortadan kalkacağı düşünülürse bu, büyük bir teorik, siyasal ve tarihsel yanılgı olur.

O vakit yöneten yönetilen ayrımını kaldırmayı çok önemli ve belirleyici görerek çıktığımız bu yolda, elimizde geriye yalnızca bir hayal kırıklığı, bir atalet ve -ironik biçimde- yöneten-yönetilen ayrımının temel kaynağı olan sistemin, yani kapitalizmin kendisi kalır.

Biz bu yazıda yöneten-yönetilen ayrımına ilişkin sosyalizm iddialı yaklaşım farklarını bu anlayış temelinde özetlemeye çalışacağız.

Mahmut ÜSTÜN

görsel: dmy.info

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?