Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (2) / Mahmut ÜSTÜN

Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (2)

Üç bölümden oluşacak bu yazımızda sosyalist siyaset açısından yöneten/yönetilen ilişkisine ilişkin, yani politikanın elit işi olmaktan çıkarılıp, ‘sıradan insanın’ özne haline getirilmesi meselesiyle ilgili yaklaşımları ele alacağız.

Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (1)

Son bölümde kendi yaklaşımımızı ortaya koymadan önce sosyalist solda yaygın iki anlayışın yaklaşımını eleştirel biçimde aktarmaya çalışacağız. Bu iki yaklaşımı “elitist” ve “liberal” olarak niteleyebiliriz. Elitist anlayış ve ‘yöneten-yönetilen’ ayrımı…

Birinci eğilim, entelektüel alana ve siyaset alanına ulaşabilen sosyalist elitlerin siyasal ve örgütsel marifeti ile iktidarın alınacağını ve böylece işçi ve ezilenlerin kurtarılabileceğini düşünmektedir. Bu yaklaşımda sınıf hareketinin kendisi, örgütün sınıfsal kimliği vb. gibi unsurlar ikincil önemde görülerek, iyi örgütlenmiş bir profesyonel devrimci çekirdek, devrimci sürecin ve sosyalizmin kuruluşunun adım adım örülmesinde en belirleyici faktör olarak görülmektedir. Dolayısıyla bu yaklaşım, işçi sınıfının çeşitli alt sınıf ittifakları ile bütün bir devrim-değişim sürecinde belirleyici özne olması gerektiği yönündeki sosyalist siyaset ve örgütsel önermesini ilkesel bir önerme olmaktan çıkararak, pragmatist bir saptamaya indirger. Sınıfın öncü olması, bu koşullarda teorik bir kurgu olmaktan öteye gitmeyecek ve pratikte de bu öncülük, ‘entelektüel birikim ve yetenekleri vesilesiyle sınıfın bilincini ve misyonunu en billur haliyle kendi varlıklarında temsil eden’ devrimci elitlerin öncülüğü anlamını taşıyacaktır.

Sosyalist dünya görüşünün alt sınıfların kendilerinin ve bütün toplumun kurtuluşu için aktif mücadeleye geçtiklerinde kendisi için siyasetin merkezine yerleşecekleri, ‘özneleşecekleri’ ve ancak bu temel koşulla sosyalizm mücadelesinin ilkesel ve stratejik, siyasal ve toplumsal anlamda başarılı olabileceği tezi, bu çevrelere göre ‘teorik olarak doğru ama pratik olarak imkânsız’ bir tezdir. Bir zamanların çok bilinen sosyalizm muhaliflerinden Milovan Djilas’ın, yine bir zamanlar çok bilinen ve okunan “Yeni Sınıf” isimli kitabındaki “işçi sınıfı öncülüğü edebiyatının sosyalist aydınların iktidarı almasını ve kullanmasını sağlayan bir argüman olmaktan öte reel bir değeri olmadığı” şeklinde özetlenebilecek tezi, bu kesimler düşünüldüğünde çok büyük isabet taşımaktadır.

Liberal anlayış ve ‘o güzel güne kadar burjuvaziyi destekleyelim”!

İkinci eğilim ise işçilerin ve tüm ezilenlerin bilinçlenerek ve yatay biçimde- hiyerarşik olmayan tarzda- örgütlenerek harekete geçene kadar sosyalist siyasetin ancak örgüt ve iktidar alanının dışında varlık alanı bulabileceğini düşünmektedir. Peki ya işçilerle-aydınlar arasındaki eşitsiz gelişim, peki ya siyasetin iyi örgütlenmiş uzmanlık alanı haline dönüştüğü kapitalizm koşulları, peki ya siyasal ve ekonomik iktidar gibi, entelektüel iktidarı da elinde tutan egemen sınıfların etkisiyle ve işçi sınıfının kendi içindeki konum farklılıklarından kaynaklanan farklı bilinçlenme düzeyleri vb. vb. Bunlar nereden kaynaklanıyor ve bunların varlığı koşullarında pürü pak bir sosyalist örgütlenme modeli aramak ve önermek, hem bataklıktan söz edip hem de bataklıktaki gülü tertemiz değil diye beğenmemeye, reddetmemeye benzemez mi?

Bu iddialarının pratik politikaya tercüme edilme değeri açısından bize şu soruları da yanıtlayabilmesi gereklidir: Kapitalizm koşullarında böyle bir örgütlenme anlayışı doğrultusunda gerçek başarılı modeller üretilmiş midir ve buna karşın birileri de ısrarla kusurlu örgütlenme modelleri ile mi yola devam etmişlerdir? Bu soruların yanıtı bulunmamaktadır. Bu gerçeğe karşın biz mi bu ideal modellere çağırılmamızın kaçınılmaz siyasi sonucu, en olumlu anlamda bireysel ahlaki muhalefet düzeyinde bir siyaset, en olumsuz ve en yaygın anlamda ise ne zaman ve nasıl geleceği belli olmayan bir kendiliğindenci sürecin ürünü olarak hiyerarşik ve dikey biçimde örgütlenmeyen yatay bir kitlesel ezilen muhalefeti gelişene kadar burjuva demokrasisini geliştireceğine inandığımız hamleleri desteklemekle sınırlı bir siyasal mesaidir.

Böyle olduğu içindir ki bu anlayış iktidarı odağına almayan –bunu pekala devrim diye de okuyabiliriz- bir siyaset tarzının savunuculuğunu yapmakta ve bu nedenle de kendi devrim anlayışını, mevcut (burjuva) demokrasinin ilerletilmesi doğrultusunda ‘yapılan işlerin çapı, yarattığı etki alanı, biriktirdiği enerji’ olarak tanımlamaktadır.

Kısacası bu eğilim için başat olan sömüren-sömürülen, ezen-ezilen, emek-sermaye gibi ayrımlar değil, otoriterlik ve demokrasi ikilemidir. Bunun örgütsel siyaset bazındaki versiyonu da yöneten-yönetilen ikilemidir. Bu ikilemin varlığını sürdürdüğü her akım siyaset anlayışı olarak aynıdır. Yani alt sınıfların haklarını eylemli ve örgütlü biçimde alma bilinci ile aktif siyasetin içine çekilmesini; enternasyonalist bir bakış ve örgütlenmenin yerleştirilmesini; etnik, dinsel, mezhepsel, cinsel vb. tüm ezme ve ezilme ilişkilerine karşı çıkılmasını savunan ve en geniş kitlelerin bu talepler doğrultusunda alanlara, sokaklara, ekonomik ve siyasi grevlere vb. seferberliğini -ve bu anlamda toplumun siyaset alanı dışında bırakılmış en geniş kitlelerin siyasette özneleşmeleri doğrultusunda en etkili eğitimini- sağlayan sosyalist örgütlenmelerle; örneğin ırkçı, şeriatçı, burjuva örgütlenmeler arasında öze ilişkin hiçbir fark yoktur, bunlara göre. Zira hepsi de “dikey biçimde” örgütlenmektedir ve hepsinde “yöneten-yönetilen” ayrımı vardır.

Bu yaklaşım da tıpkı elitist devrimci anlayış gibi, bir devrim sürecinde örgütlenme biçimini bütün bir sürecin en temel belirleyicisi olarak görür. Ama bu kez olumsuz anlamda. Türkiye’de en bilinen ifadesini M.Ali Aybar’ın Leninist parti modeli eleştirisinde bulduğu gibi, yöneten ve yönetilen ayrımına sahip örgütlenme, devrimin yozlaşmasının ve toplumun sosyalist amaçlara yürüyememesinin temel suçlusu ilan edilir.

Mahmut ÜSTÜN

Görsel: Arka Güverte

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?