Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (3) / Mahmut ÜSTÜN

Yöneten-yönetilen kavramı ve üç tarz-ı siyaset (3)

Yazı dizimizin önceki bölümlerinde genel olarak yöneten yönetilen ayrımı konusuna değindikten sonra bu konudaki elitist otoriter yaklaşımla liberal yaklaşımı ele almıştık. Bu bölümde ise benim de dahil olduğum üçüncü yaklaşımı ele alacağız. Bu yaklaşıma sınıf merkezli yaklaşım diyebiliriz.

Sınıf merkezli yaklaşım, olması gerekeni bugünde ve hemen bulmak isteyen ütopik yaklaşımla mevcut olana teslimiyeti öneren elitist otoriter yaklaşımın dışında konumlandırır kendisini…

**
Üçüncü anlayış: “Siyaset bugünü olması gerekenden referansla hemen kurmak değildir: Olandan kalkarak olması gerekene ulaşma sanatıdır” diye düşünür. Toplumun değişik katmanları arasındaki eşitsiz gelişme gerçekliğini gözeterek ama örgütlenme ve siyaset alanında bu eğilime teslim olmamayı temel bir yaklaşım sayarak yola çıkar. Örgütün ve siyasetin merkezinde -elitlerin değil- tüm üyelerin ağırlığının bulunmasını bir ilkesel sorun olarak görür. Bu bakış açısından hareketle siyasal örgütlenmesinde tüm üyelerinin karar ve eylem süreçlerine katılımını esas alır. Ve dahası bu konuda sınıfsal bir tercihe sahiptir. Örgütün ve siyasetin merkezinde işçi sınıfı ve emekçilerin ağırlığını belirleyici bir etken olarak değerlendirir. Sosyalist siyaset tüm temel eşitsizlikleri olduğu gibi yöneten yönetilen eşitsizliğini de kaldırmak amacıyla yapılır. Ama ne yazık ki bizlerin istediği koşullarda değil hazır bulduğu ve değiştirmek istediği koşullarda… Ve ne yazık ki bu durum sosyalist siyaset açısından politika ve örgütlenme alanında ciddi bir zorluğa, deformasyon riskine işaret etmektedir. Fakat deformasyon riski var diye harekete geçmemek mevcut statükoya teslimi getirecektir.

**
Mücadele için tertemiz ve pürüpak koşulların varlığını ön şart kabul etmek, fiilen mücadelenin dışında kalmak demektir. Mücadele toplumsal koşullar ve demokratik kültür açısından ne kadar geri koşullarda yapılıyorsa deformasyon riski de o kadar fazla olacaktır. Ama eşitsiz gelişme aynı zamanda bileşik gelişme gerçeğini de kapsadığı için giderek çoğalan sayıda alt sınıf üyesi düne göre entelektüel alana daha fazla yaklaşmakta ve kendisi için politika yapma olanaklarına kavuşmaktadır. Ayrıca bu aynı süreçte pek çok eğitimli insan da maddi üretim sürecine doğrudan dahil olmak, yani işçileşmek zorunda kalmaktadır. Dolayısıyla bu risk düne göre azalmaktadır ama hala vardır. Ve kapitalizm var oldukça da var olmaya devam edecektir. Dolayısıyla burada iki noktanın altını çizmek gerekir: Bir; deformasyonun riskinin varlığı bir örgütün dikey örgütlenmiş olması nedeniyle değil, dikey ve hiyerarşik örgütlenmeyi de zorunlu kılan eksik nesnel koşullar nedeniyledir. Dolayısıyla mücadele ne kadar gelişkin bir toplumsal ve kültürel zeminde ve demokrasi deneyiminin gelişkin olduğu bir toplumsal zeminde yürütülüyorsa yöneten yönetilen ilişkisinin eşitlik ve özgürlük amacını deformasyonu uğratması riski o kadar azalacaktır. Dikey örgütlenme – ki her örgütlenme biçimsel olarak yatay ve dikey işlevlerin toplamıdır- devrimin üzerinde bürokratik bir yozlaşma kaynağı olamayacak, kendisini yatay ve katılımcı halkaların belirleyiciliğiyle yeniden şekillendirmek zorunda kalacaktır.
**
Bilindiği gibi toplumsal devrimler, öncesinde ancak izleri olan ve devrim döneminde kendini iyice belli eden yeni topluma ait örgütsel- yönetsel formları da (komün, konsey, sovyet gibi) ortaya çıkarırlar. Koşullar bu toplumsal devrimin başarısı için yeterli düzeyde ise, bu yeni formlar galebe çalar, değilse eski formlar yeniden egemenlik sağlar ve devrim deforme olur. Eğer devrimler gelişkin bir toplumsal/kültürel coğrafyada hayat bulsaydı, partinin sovyetler/komünler üzerinde boğucu etkisi değil, bu örgütlerin parti üzerindeki demokratikleştirici etkisi daha başta olacaktı. Bugün bu açıdan sosyalist siyaset çok daha avantajlı koşullara sahiptir. Yani sosyalist deneyimlerin başarısızlığının nedeni devrimci-sosyalist örgütlenmelerin daha devrim öncesinden başlayarak yöneten-yönetilen ayrımını sürdüren tarzda örgütlenmeleri değildir. Devrimin ortaya çıkardığı yeni örgütsel biçimlerin –bilinç faktörü de içinde olmak üzere- yerel ve evrensel koşulların yeterli hale gelememesi nedeniyle galebe çalamaması ve bunun sonucunda da yöneten-yönetilen ayrımının devrimin ilk dönemlerine göre süreç içinde giderek daha da fazla derinleşmesidir.
**
Unutmamak gerekiyor ki, tarihte hiçbir sosyal devrim yeni toplumun eski toplum içinde adım adım bilinçli inşasıyla oluşmamıştır ve oluşamaz. Biz devrime nasıl olması ve nasıl örgütlenmesi gerektiğini öğretemeyiz; bilakis bize bunları devrim öğretir. Eğer kafanızdaki ideal demokrasi biçimlerine ve örgüt biçimlerine göre hayatın akmasını isterseniz, bir süre sonra akmadığını görürsünüz ve/ o zaman geriye yapılacak tek şey kalır… Mücadeleyi ve iktidarı ertelemek ya da politikayı -bu ideal biçimlerin geleceği o mutlu güne kadar- liberal demokrasiyi ilerleteceğine inandığınız kesimleri desteklemeye indirgemek ve giderek de emek/sermaye, sömüren-sömürülen ilişkisini talileştirerek liberal demokrasiyi kendi içinde amaçlaştırmak, politikanın en merkezi sorunu haline getirmek… Oysa üçüncü seçenek siyasi mücadeleyi ve siyasi iktidara ulaşmayı, ezen-ezilen, yöneten-yönetilen ayrımının, ekonomik, siyasal, sosyal ve entelektüel eşitsizliklerin sona ermesinin bir ürünü olarak görmez. Bilakis tüm bunların sona ermesini sağlama hedefi doğrultusunda kullanılacak çok önemli bir araç olarak düşünür. Örneğin Zonguldak’ta eyleme en önde katılan, o güne kadar evin ve gelenekselliğin dört duvarı içine sıkışmış bulunan erkek işçilerin eşleri, farkında olmasalar da bu eylem sürecindeki dönüşümlerle yalnızca ekmek mücadelesinin ilerlemesi açısından değil, aile içindeki tahakküm ilişkisinin parçalanması açısından da çok önemli bir birikimin oluşmasına hizmet etmişlerdir. Ya da bir grev çadırında gözcülük yapan, Kürt arkadaşları ile birlikte omuz omuza mücadele veren bir Türk kökenli işçi etnik temelli olanları da dahil tüm toplumsal otorite ilişkilerinin sorgulanması ve aşılması açısından çok önemli bir birikim sağlayacaktır. Ayrıca mücadele eden toplumsal kesimler bu mücadeleleri sırasında kendine has mücadele örgütlenmeleri ve deneyimleri yaratarak ve yaşayarak, seyreden ve nesneleşen olmaktan çıkıp müdahil bir özne olmaya doğru da önemli mesafeler kat etmektedirler vb.
**
Ezilenlerin böylesi mücadele deneyimleri sendika vb. gibi hiyerarşik örgütlenmelerin sınırlarının aşılmasına, bütün iktidar biçimlerine ilişkin itaatkar bakış açısında ciddi çatlamalar oluşmasına, ‘sıradan insan’ olarak siyasete aktif katılımın gerekliliğini görmesine ve hatta gelecek özgür toplumun müjdecisi olabilecek ilk örgütsel embriyonların oluşumuna katkı sunmasına ve bilinçsel ve deneyimsel bakımdan özne olmaya doğru sıçramalar yapabilmesine kaynaklık edebilmektedir. Yani başlangıçta ne tip bir örgütlenme ile yola çıkıldığı önemli olmakla birlikte belirleyici değildir. Belirleyici olan mücadelenin dinamikleridir ve bu dinamikler ne kadar olgun ve güçlü ise mevcut hiyerarşik örgütlenmelerin dışında, yeni topluma ait örgütlenme biçimleri kaçınılmazca ortaya çıkacak ve inisiyatifi ele geçirebilecektir.
**
Kısacası politika bizim idealize ettiğimiz ortamlarda değil, koşulların bize izin verdiği sınırlar içerisinde yapılan bir şeydir. Ama eğer bu politika sosyalist politika ise, ideal olanı yitirilmemesi gereken bir ilke, bir ufuk çizgisi olarak görür ve reel politika alanında attığı adımları, bu ufuk çizgisine, bu stratejiye uyumlu hale getirmeye çalışır. Bunu yaparken de bu ideal hedefi belirli örgütsel biçimlerle mutlak biçimde ilişkilendirmez. Ama kendisi ideal örgüt biçimlerini icat etme peşinde de koşmaz.
**
Örgüt biçimlerinin parti/sovyet, sendika vb. hiçbiri zihinlerde icat edilmemiştir, hepsi sosyal ve sınıfsal gelişmenin bir ürünü olarak ortaya çıkmışlardır. İktidar hedefinin başarıya ulaşması temel olarak nesnel-sınıfsal faktörlerle beslenen dinamiklere bağlıdır ve en uygun örgütlenme-yönetme biçimleri de bu dinamiklere bağlı olarak sürecin kendisince ortaya çıkarılacaktır. Bu asla işi kendiliğinden sürece bırakmak değildir.
**
Özellikle kitle örgütleri olarak tanımlanan esnek ve açık örgütlenmelerde, işyeri (meclisleri) komiteleri, mahalle (meclisleri) komiteleri gibi oluşumlarda demokratik katılımın en azami biçimde uygulanması ve parti okulu gibi uygulamalarla entelektüel düzeyin genel planda yükseltilmesi çabası bir kurmay örgütü olan partinin sektleşmesinin, bürokratikleşmesinin önüne geçilmesi ve öncülük görevini başarıyla yerine getirmesinin sağlanması açısında da belirleyici önemde olduğu gibi, kuruculuk döneminde de parti iktidarının katılımcı demokrasiyi boğarak bürokratik bir elit iktidarına dönüşmesinin de en temel sigortası olacaktır. Bu açıdan yaşanmış deneyimler önemli birikimler üretebilecek zenginliktedir ve bu deneyimi kuruculuk sürecinin en geniş demokrasiyle el ele yürütmesi açısından bir teorik mirasa dönüştürmek de kaçınılmaz bir zorunluluktur. İşin bu kısmı ise apayrı bir yazı dizisi olacak kapsamdadır.
**İleride vakit buldukça bu konuya yeniden gireceğiz.

Mahmut ÜSTÜN

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?

%d blogcu bunu beğendi: