ZAMANI DEĞERLİ KULLANMAK / Maha MANU

ZAMANI DEĞERLİ KULLANMAK

Bilgisayar insan beyni gibi tasarlanmış, aynı anda iki işi birden gerçekleştiremez. Aklımız da aynı şekilde çalışır, iki işi bir arada yapamaz. Zihin çok çapkın-hovardadır, oradan oraya, daldan dala konar; kırk tilkinin kuyruklarını birbirine değdirmeden dolaştırmaya bayılır. Hatalarda da faturayı kendine pek kesmek istemez, egonun tabiatı böyledir.

Zaman, içinde beden geri bildirimde bulunmaya, acılar da kapımızı çalmaya başladığında- çözüm aramak zorunda kalırız. Nefesimize odaklanarak: nefesimizi, düzelterek, zihinsel düşüncelerimizi denetim altına alabiliriz.

Nefes ve düşünce birlikte hareket eder. Düşüncelerimizi nereye odaklarsak, zaman içerisinde otomatikleştiririz kendimizi. Biyolojik bedenimiz o duruma ayak uydurur; alışkanlığımız duygularımızı etkiler, böylece karakterimiz ortaya çıkar. Değerlerimizin kalitesi seçtiğimiz ortama göre, aldığımız eğitime, başarılarımıza göre değişir, şekillenir, dallanır, budaklanır.

Emek verdiğimiz alanın, ”toprağın” kalitesi, tohum, çok önemli; güneş, su, hava, sevgi, şefkat, çok önemli. Bir süre sonra bu alaka beraberliklerde azalma gösterdiği zaman, ilk önce kendi ritmini bozuyorsun. Sonra Evrenin ritmini bozuyorsun. Bu durum Psikosomatik, rahatsızlıklarla kendini belli eder, beden bizi uyarır çünkü bedenimiz asla yalan söylemez, ona yalan söyletmeyi öğretemedik.

Problem Öz’den- kalpten değil, zihinden kaynaklanır. Zihin yönetir bizi, oysa biz yönetmeliyiz zihnimizi, henüz yeteri kadar acı çekmemiş akılla!

O, değişecek; değiştirmediğin takdirde, bedeninin yansımaları uyarıları seni rahat bırakmayacak. Ta ki sen uyanıncaya kadar. Bu yasa; ya uygularsın ya da acıların kadını-erkeği olursun.

Nereden biliyorsun dersen? Aynı acıların içinde, ayrı yollardan geçerek öğreniyoruz hayatın anlamını. Mevlana der ya  “hamdım, yandım, piştim, oldum”. Şimdi biz de olmaya çalışıyoruz; aynı çocuklar gibi, yalansız, yeni baştan. Doğruları öğrenmeyi, uygulayarak, araştırarak, bilginin gerçekçiliğinde -sadece soyut düşüncelerde hayatı yaşayamayız, şimdi yaşanan o aşklar bile internette, “facebook”ta yaşanır oldu- yaşamalıyız. Yaptığımız işler kaliteli değilse bu kalitesizliğin enerjisini etrafımıza yansıtırız.

Araştırmacı, seçici bir akla sahip olmalı, ezberi bozmalıyız. Evrensel ilahi olanın, çıkar gözetmeden yaşamanın… Ortak değerlerimizi birlikte, paylaşarak, çoğaltarak, eşit koşullarda, eşit paylaşarak yaşamayı ilke edinmeliyiz. Çağın gereği bu; ‘ortak çalışma’… Takım ruhu ile birlikte “kazan&kazan”  düşüncesiyle yaşamanın bilincine varmak, farkındalık geliştirerek dönüşmek…

Akıl devamlı gelişmek ister ve bu gelişimi sürdürmek için, hayvanlar üzerinde acımasızca testler yapar bilim. Pavlov örneğinde olduğu gibi, köpekleri koşullandırmalarla eğitir. Filleri bir alanda tutmak, tek ayak üzerinde durdurmak için, onları küçücükken zincirlerle bağlarlar, böylece ileriki hayatlarında, bulundukları alandan çıkmayacaklarına inanırlar, artık iradeleri yok edilmiş olur. “Şartlı refleks”e ve artık o şekilde yaşayacaklarına inanmaya başlarlar.

İnsanları da aynı metotlarla eğitirler, bu durum bağımlı kalmalarını sağlar. Pireler ve balıklara da benzer deneyler yaparak, onlara öğrenilmiş çaresizliğin, nelere sebep olacağını vahşice öğretirler. Onlar hayvandır, biz insan öyle mi? ‘Düşünen hayvan’ der felsefe ‘insana’, lakin bizler okumadan düşünmeden insanlık komedyası oynuyoruz- oynatılıyoruz.

Sıkılmadan doğru zannederek, oyunu devam ettirmeye çalışıyoruz, lakin feleğin çarkı- değirmeni ağır dönermiş. Ama dosdoğru öğütürmüş. Geç de olsa, olması gereken bu. İlahi yasa görevini yapar. Yaşam bumerang gibidir, attığın, yaptığın, sana döner mutlaka. Karma yasasını öğrenmeliyiz. Ne ekersek eninde sonunda biçeceğimiz odur. İkinci dünya savaşında ülkemize kaçan Alman bilim adamları, felsefeciler, ‘işimize yaramaz’ diye aynı “Povaretti” gibi ülkelerine iade edildi. Oysa sahiplenseydik ta o zamandan özgür, bağımsız insanların ülkesi olacaktı Türkiye, ezber bozulacaktı.

İdeoloji- sistem- devlet çeşitli kumpaslar kurdu, bunlar günümüzde artık gizlenemiyor.

Üniversite, ordu, yargı, basın eliyle, bu klikler gücü elde etmek ve iktidarı kendi tekellerinde tutmak uğruna, halkı yanlış bilgilendirerek, eğitimin içini boşaltarak, insanların düşünmeden yaşamalarını sağladılar. İnsanları, sosyal, ekonomik, kültürel yönden zayıf bırakıp, öz güvensiz, güdük,”bodisatva” içe kapanık, korkak, yetersiz hale getirdiler. Bölerek, iç savaşlarla yönettiler.

İnsanlarla bu meseleleri konuşmaya kalktığımda duyarsızlıklarına şahit oluyorum. Halk ekmek peşinde; kalan zamanını da geyik yaparak, TV, internette çet ile geçiriyor. Okumak mı, hak getire.

On bin de yalnızca dört kişi kitap okuyormuş. Onun için de yetersiz ve yetersizliğine hiç oralı olmuyor. Suyun akışına kendini bırakmış, kaderci… Oysa bir araya gelerek, birleşerek, ortaklıklar kurarak birbirimi geliştirmeliyiz. “Çağın gereği- zamanın ruhu” bu. Ve zamanın ruhu bizlerden bunu istiyor. İlahi sistem, birleşmemizi istiyor, kıyametin anlamı bu.

Felsefe terbiyesinden geçmemiş aydınlanmamış zihinsel gelişimini tamamlamamış çoğunluğun oluşturduğu toplum- ülkeler, “duygusal” hasta, sağlıksız çoğunluklardır. Sürü psikolojisiyle yönetilirler. Küresel rekabete yenik düşerler.

Avrupa ülkeleri bu evrimi yaşadı, birleştiler güçlendiler. Türkiye 1950’de yaşaması gereken o değişimi başaramadı. Aydınlar çifte standartlı olduğu, kendi menfaatlerini ülkenin menfaatlerinden önce tuttukları için. Resmi ideolojinin çıkarlarına halk karşı gelemediğinden… Resmi ideoloji ‘demokrat’ değildir. Türkiye’nin dünya ile bütünleşmesine, Avrupa Birliği’ne karşıdır.

Gerçek otorite korku uyandırarak değil güven uyandırarak sağlanır. İnsan, değerli olduğunu bilmez ise öz güven gelişemeyeceğinden otoritenin emrine girer. Otorite emrinde devamlı inişler çıkışlar yaşar, psikolojik olarak stresten, depresyondan kurtulamaz. Hep kendini günü birlik motive ederek, puf puflayarak” negatif enerjilerin”, kişilerin tesirinde kalır. Yaşar ama başkalarına özenir; kendisinin değil bir başkalarının hayatını yaşar. Sonunda, ruh, zihin, beden isyan eder. Ve de imamın kayığına biner.

Türkiye’de bu durumlar bilinse inanıyorum ki yanlışlarımız en alt seviyelere iner. Bilgi aydınlatır, içsel gücümüzü açığa çıkarır, birleştirir, bütünleştirir, resmi bütün gösterir. Böylece akıl yükseldikçe, üst insan açığa çıkar, vicdan devreye girer. ‘Akıl olmazsa vicdan da yoktur’ demiştir Sokrat. Sistemin baldıran zehiriyle yok etmeye çalıştığı lakin ilahlaştırdığı yüce görevli bilge.

Oysa yaşam sınırsız, bizler de ihtiyaçlarımıza göre, en üst seviyelerde yararlanabiliriz dünya imkânlarından.

Aklımızın sınırlarını artık geliştirmenin zamanı geldi. Bedenin, zihnin, aklın, ruhun ayrı ayrı ihtiyaçları, zekâları vardır. Tüm organlarımız bütünün hayrına çalışır. Bizim yapacağımız, bedenimizin uyarılarından yararlanarak hayatın anlamını kavramak, kendimizin doktoru olmak. İşte o zaman ruhsal gücümüz açığa çıkar, zamanın ruhunu yakalayabiliriz.

Maha MANU

Sitemizi Sosyal Medyada takip etmek istermisiniz?