Son Dakika Haberler

16 Mart’ın unutulmayan iki acı olayı! / Veli BEYSÜLEN

16 Mart’ın unutulmayan iki acı olayı! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

16 Mart’ın unutulmayan iki acı olayı!

Veli BEYSÜLEN yazdı:

Bugün, Türkiye’de devlet arşivinin tozlu raflarında unutturulan bir öğrenci katliamı olan Beyazıt Katliamı ile diktatör Saddam’ın bütün dünyanın gözü önünde Kürtleri kimyasal silahla katlettiği Halepçe Katliamı‘nın yıldönümü.

Daha önceki birçok yazımda dile getirdiğim gibi, Türkiye 1970’li yılların ortasından itibaren hızla darbeye doğru sürüklendi. Ancak önce darbeye zemin hazırlanması gerekiyordu. Bunun için, ilki 1 Mayıs 1977’de DİSK’in çağrısıyla, İşçi Sınıfı’nın Uluslararası Birlik, Mücadele ve Dayanışma Günü’nü kutlamak üzere, İstanbul Taksim’de toplanmış 500 bin insanın üzerine açılan ateş sonucu 34 kişinin katledilmesi olan toplu katliamlar ile suikast ve cinayetler serisi başlatıldı. Bu süreçte, üniversitelerde okuyan devrimci ve yurtsever öğrenciler sürekli saldırı altındaydılar. Bu nedenle üniversitelere toplu girip toplu çıkıyorlardı. 16 Mart 1978 tarihinde, İstanbul Üniversitesi Beyazıt Kampüs’ünden toplu halde çıkan sol görüşlü öğrencilerin üzerine Eczacılık Fakültesi önünde bomba atılması ve ateş edilmesi sonucu; Hatice Özen, Cemil Sönmez, Baki Ekiz, Turan Ören, Abdullah Şimşek, Hamit Akıl ve Murat Kurt isimli 7 öğrenci hayatını kaybederken, 41 öğrenci ise yaralandı. Bu katliamın üzerinden tam 43 yıl geçti. Saldırıyı protesto eden öğrenciler üniversiteyi işgal ettiler. Bunun üzerine, İstanbul Üniversitesi Senatosu okulu süresiz kapattı. Devrimci öğrencilere yönelik bu faşist çete saldırısı geniş kesimlerin tepkisiyle karşılaştı ve hayatını kaybeden devrimci öğrencilerin cenaze törenine büyük bir kitle katıldı. DİSK 2 gün süreyle 2 saat iş bırakarak “Faşizme İhtar” eylemleri düzenledi.

Ne yazık ki, ilk günden itibaren bu katliamı yaptıranlar, yataklık eden devlet görevlileri ve yapanlar bilindiği halde bu katliamın sorumluları cezalandırılmadılar, hep korundular. Zira 16 Mart 1978 tarihinde, saldırı tehdidine karşı tedbir olarak İstanbul Üniversitesi Merkez Binası’ndan toplu çıkan Hukuk ve İktisat Fakültesi öğrencilerinin üzerine, “Kahrolsun komünistler!” diye bağırarak bomba atan kişinin Zülküf İsot olduğu sonradan öğrenildi. Ancak Zülküf İsot, daha sonra konuşmasın diye saldırıyı planlayanlar tarafından öldürüldü. Yine pusuya yatan ve bombanın patlamasının hemen ardından öğrencilerin üzerine yaylım ateşi açanların peşine düşen polisleri, “Takip etmeyin!” diye durduran komiser Reşat Altay, sonraki yıllarda emniyet içinde çeşitli görevlerde bulundu. Susurluk’ta ortaya çıkan siyaset, mafya, devlet görevlileri işbirliği üçgeninde de adı geçen Altay’ı, daha sonra Türkiye, Hrant Dink cinayeti işlendiği dönemde, Trabzon İl Emniyet Müdürlüğünde üst düzey görevde görecekti.

1978 yılında İstanbul Cumhuriyet Başsavcılığı olayla ilgili soruşturma başlattı. Soruşturma kapsamında savcılık 17 kişi hakkında takipsizlik kararı verirken, diğer sanıklar hakkında ‘idam’ istemiyle İstanbul 1 No’lu Sıkıyönetim Mahkemesi’nde dava açtı. Yargılama sonunda, bir kişi 11 yıl hapis cezasına mahkûm edilirken, diğer sanıklar delil yetersizliğinden beraat etti. Dosyayı inceleyen Askeri Yargıtay’ın 5 Ekim 1982 tarihli kararından sonra, 11 yıl ceza almış olan kişi de beraat etti. Yani devletin gözü önünde, bombaların bile ordudan temin edildiği bilinen, bizzat devlet görevlilerinin katılımları ve korumaları ile gerçekleşen ve 7 genç insanın hayatını kaybettiği, onlarcasının yararlandığı katliamın hiçbir sorumlusu ceza almadan, dosya devletin tozlu raflarında unutulmaya bırakıldı.

İtiraflar ve delilerin ortaya çıkması ile dava yeniden açıldı ise de İstanbul 6. Ceza Mahkemesi 20 Ekim 2008’de, yani katliamın üzerinden 30 yıl geçtikten sonra zaman aşımı kararı verdi. Mahkemenin kararı, Mart 2010’da Yargıtay 1. Ceza Dairesi tarafından onandı. Böylece, yedi kişinin ölümü, onlarca kişinin yaralanmasına yol açan, örgütlü ve planlı bir biçimde gerçekleştirildiğine dair çok sayıda kanıt bulunan 16 Mart katliamı tarihin tozlu raflarına terk edildi. Asıl ilginç olan ise, tek kontrgerilla davası olma özelliği taşıyan bu davayla ilgili verilen zamanaşımı kararının, AKP’nin derin devletle hesaplaşmak için açtığını ileri sürdüğü Ergenekon Davası’nın başlamasıyla aynı güne gelmesiydi.

Elma kokusu

Günün diğer bir acı olayı ise; bundan 33 yıl önce, 16 Mart 1988′ insanlık tarihine kara puntolarla yazılan Halepçe Katliamı‘dır.

Irak diktatörü Arap ırkçısı Saddam Hüseyin, 1980 yılında başlayan ve 8 yıl sürdükten sonra galibi olmadan 1988 yılında sona eren İran-Irak savaşının sonuna doğru, savaştaki başarısızlığının acısını Irak’ın kuzeyinde yaşayan Kürt halkından çıkarmak için, Kürt halkına yönelik saldırılar başlattı. Bu saldırıların sürdüğü süreçte, 16 Mart 1988 günü, günlük yaşamlarına devam eden yoksul Halepçe’liler elma kokusuyla uyandılar. Elma kokusunun nereden geldiğini öğrenmek için evlerinden çıkanlar kentte genel bir elma kokusuyla karşılaştılar. Çoluk çocuk ayrımsız dışarı çıkmış ve kokunun kaynağını aramaya başlamışlardı. Onlar kokunun nedenini ararken koku gittikçe şiddetlendi ve derilerinde yanma başladı. Bir süre sonra gittikçe artan bir şiddetle vücutları yanmaya başladı. Yanmanın çekilmez hale gelmesi karşısında, tek çareyi buldukları su birikintilerine atlamakta buldularsa da, su yanmayı durdurmak yerine onları kavurdu ve can havliyle girdikleri suda can verdiler. Yani o gün binlerce Halepçeli, kadın, çocuk, yaşlı ölümün nereden geldiğini anlayamadan yanarak öldü. Binlerce insanın her biri ne olduğunu bile anlayamadan bağırış, çağırış arasında, yanıp kavruldu.

Tıpkı büyük Şair Nazım Hikmet‘in, Hiroşima için yazdığı şiirde dediği gibi,

“Saçlarım tutuştu önce
Gözlerim yandı, kavruldu
Bir avuç kül oluverdim
Külüm havaya savruldu.”

O gün Halepçe’de, çoğunluğu kadın ve çocuk, 5000 Kürt, diktatör Saddam rejiminin uçaklarından atılan kimyasal gazlarla katledildi. On binlercesi ise yerini yurdunu terk ederek, başta Türkiye komşu ülkelerde mülteci olarak, yaşamaya mahkum edildi. Saddam’a kimyasal silahları veren sözde medeni dünya ise, bu katliamı seyretti ve uzun süre katliama sessiz kaldı.

Sinsice planlanan katliamın hedefinde çocuklar vardı. Çünkü diktatör ve şurekası, bir halkın geleceğini yok etmeyi hedeflemişlerdi. Onun için, en çok da çocuklar öldü Halepçe’de. Kendi beslemeleri diktatör Saddam’ın yaptığı Kürt katliamını seyreden ABD ve müttefikleri, yıllar sonra “demokrasi” getirme gerekçesiyle Irak’ı işgal ettiler ve Saddam’ı sözde yargılayıp idam ettiler. Ancak, paravan mahkeme, Saddam’a Halepçe katliamına ilişkin tek soru sormadı. Yani Saddam, Halepçe katliamının hesabını vermedi. Çünkü demokrasi ve özgürlük getireceğiz vaadi ile Irak’ı işgal edenler, kimyasal silahları kullanması için Saddam’a verenlerdi.

Zaten onlar değil miydi, Hiroşima’da onlarca küçük çocuğu yakanlar. Vietnam’da yüzlercesini, binlercesini katleden. Ruanda’da 100 gün içinde 800 bin kişinin katledilmesini sessizce destekleyenler. Onlar daha öncekilerde ve sonrakilerde olduğu gibi, Halepçe’de de çığlıkları duymadılar. Şimdi binlerce Halepçeli çocuk el ele tutuşmuş Hiroşimalı, Ruandalı, Vietnamlı kardeşleriyle dünyaya barış mesajı veriyorlar, insanlığa sesleniyorlar:

“Çalıyorum kapınızı
Teyze, amca bir imza ver
Çocuklar ölmesin
Şeker de yiyebilsinler.”

16 Mart tarihinde Halepçe’de katledilenlerin tek suçu, faşist Saddam’ın milliyetinden olmamalarıydı. Bu olay bir kez daha gösterdi ki, ırk ve din üzerinden yapılan ayrıştırma, tamiri mümkün olmayan acılar yaşanmasına yol açmaktadır. Kuşkusuz bu tür ayrıştırmalar, en çok yönetmeye talip oldukları topluma verecekleri bir şeyleri olmayan siyasetçiler tarafından yapılmaktadır. Dolayısıyla, ırkçı siyasetlere dur denmedikçe insanlık bu utançları yaşamaya devam edecektir.

16 Mart Beyazıt ve Halepçe katliamlarını unutmadık, unutturmayacağız!

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)