Son Dakika Haberler

AB, “hukuk devleti önceliğimiz” diye efelenme lüksünü kaybetti / Özgür ÇOBAN

AB, “hukuk devleti önceliğimiz” diye efelenme lüksünü kaybetti / Özgür ÇOBAN
Okunma : Yorum Yap

AB, “hukuk devleti önceliğimiz” diye efelenme lüksünü kaybetti

Özgür ÇOBAN yazdı:

Avrupa Birliği (AB) üyesi devletlerin liderleri geçen hafta bir araya gelerek, koronavirüs salgını sırasında hasar gören ekonominin onarılmasına yönelik yardım paketinin detaylarını görüştü.

Bu yazıda konumuz, “şu devlet bu kadar aldı, ötekine şu kadar verildi” değil. Çok daha önemli olan ve gözden kaçırılmaya çalışılan başka bir meseleye temas edeceğiz.

Hollanda’nın başını çektiği bir grup ülke, “hibe olmasın, borç verelim” söylemine asılırken, Macaristan ve Polonya’nın başını çektiği diğer grup ise “mali yardımların verilmesini ‘hukuk devleti olma’ ilkesine bağlayan kararı” tabiri caizse yuttu. Yanlış anlamadınız, bundan sonra AB’nin üye ülkelere yapacağı yardımlarda köşeli belirleyicilerden olan “hukuk devleti olma” zorunluluğu yontularak daire haline getirildi, iyice yumuşatıldı.

Bizzat AB üyesi devletler eliyle “Avrupa Projesi”nin imhası yolunda aşırı sağcıların değirmenine su taşınmış oldu. AB Konseyi, ülkesini soyup soğana çeviren, nepotizm ve oklokrasiyi otokraside kaynaştırarak demokrasiyi iğdiş eden yeni faşist Macaristan Başbakanı Viktor Orban’ı engelleyemedi. Orban ve beraberindeki diğer yeni faşist Polonya Başbakanı Mateusz Morawiecki, Hollanda Başbakanı Mark Rutte diğer liderleri oyalarken, AB’nin hukukun üstünlüğü ile ilgili ilkelerinin bir temel dayanağını koparttılar. Tabii ki bunda zirveye açgözlü tüccar mantığıyla katılan Hollanda Başbakanı Rutte ve beraberindekilerin de büyük payı var.

Bu kararla birlikte, Orban ve Morawiecki gibi yeni faşistler için geniş bir hareket alanı açıldığını görüyoruz. Örneğin Orban, ülkesinde muhalif medyaya yönelik saldırıların dozunu artırırken, tamamen kontrolü altına giren yargıya talimat verirken ya da yargı kararlarını hiçe sayarken artık, “acaba AB parayı keser mi” diye endişelenmeyecek.

Polonya’daki yeni faşist Morawiecki de örneğin, LGBT+ bireylerin haklarına saldırırken, muhaliflere hakaret ederken güdümündeki yargı kendisini “yargılamaya” cesaret edemeyince hiç korkmayacak; AB’den para tıkır tıkır akmaya devam edecek. AB, bu şekilde bizzat kendi yok oluşunu hazırlayacak süreci tahkim etmiş oldu.

Bu durum, AB’nin artık bir değerler birlikteliğinden öte parasal çıkarlara dayalı bir yapı olarak görüldüğünü de somutlaması açısından oldukça acı verici bana göre. Ülkemiz medyasında yer alan çok sayıda konuya ilişkin yorum yazısında iddia edildiği gibi yardımın dağıtılmasıyla birlikte “AB’nin daha da güçlendiği” falan yok. AB, değerler bağlamında zaten dağılmış durumda. Ancak orta vadede –ekonomik faaliyetler ve dünya politik vaziyetleri ekseninde- bir bütün olma niteliğini yitilrmeyeceğini düşünüyorum. Bu da AB üyesi devletlere “demokrasi”, “özgürlük” gibi kurucu fikirlerden istedikleri ölçüde feragat edebilme özgürlüğünü tanıyor doğal olarak. Yazı konumuz olan “hukuk devleti olma ilkesinin budanması” meselesi de bununla ilgili. Bakın, daha AB zirvesinin dumanı dağılmamışken Polonya’nın yeni faşist Cumhurbaşkanı Andrzej Duda, kadına karşı erkek şiddetini önlemeyi amaçlayan İstanbul Sözleşmesi’nden, “Katolik değerlere aykırı olduğu” gerekçesiyle çekileceklerini söyledi. Bu kararın liderler zirvesinde, “hukuk devleti” ilkesinin kötürüm edilmesinin hemen arkasından açıklanması ne kadar da ilginç!

ŞANSI HEBA ETTİLER

Koronavirüs fonu, yeni faşistler karşısında demokrasi yanlıları için somut bir üstünlük inşa etme fırsatıydı aynı zamanda ya da önemli bir şanstı; bu kaybedildi. Bırakın üstünlük inşa edilmesini zirvede alınan kararlar neredeyse yeni faşistlerin istekleri doğrultusunda şekillendi diyebiliriz. Açıkça görülüyor ki “hukuk devleti” ilkesi bencilliğe ve küçük çıkarlara kurban edildi.

Yeni faşistler ile “Burada yaşayacağız. Bize bakmak zorundasınız” diyerek entegrasyona direnç gösteren İslamcı faşistler arasında sıkışıp kalan yaşlı kıta, her geçen gün giderek daha fazla uygarlık dışına çıkıyor ve medeniyetten kopuyor. Avrupa’da 2. Dünya Savaşı’nın ardından gelişen demokratik yaklaşımlar, şimdi kıtayı savaşa sürükleyen faşist idelerle değiştiriliyor. Orban gibi yeni faşist hırsızlara direnemeyen, sinen, kurucu ilkelerine dahi sahip çıkamayan AB ise bir çaresizlik sembolü olarak yavaşça eriyor.

Bazı Avrupalı yorumcular, Avrupa Komisyonu’nun elinin altında yolsuzluk ve antidemokratik tavırlarla mücadele etmek için hâlâ etkili silahları olduğunu savunuyor ancak züğürt tesellisinden ileri gidemeyen bu savununun daha ilk anda çökeceğinden hiç şüpheniz olmasın. Son Avrupa Parlamentosu seçimlerinde çok sayıda yeni faşistin milletvekili koltuğu kaptığını unutuyorlar sanırım. Bunun yanı sıra muhafazakâr grupta yer alan milletvekilleri içerisinde sayıları azımsanmayacak ölçüde faşizm sempatizanı bulunduğunu da eklemek gerekiyor. Hal böyle olunca, örneğin Orban’a bir kararnameyle müdahale etmek isteyecek komisyonda çoğunluğun sağlanabileceğinin garantisini kim veriyor?

PİRUS ZAFERİNDE MUTLULUK ARIYORLAR

AB’nin “demokrasi yanlısı liderleri!!”, “Yaşasın parayı ne güzel dağıttık, ne başarılıyız” diye sevinedursun, hukuk devleti ilkesini feda ederek kazandıkları bu “Pirus zaferi”nin yaşattığı sarhoşluktan kısa bir süre sonra acılar içerisinde uyanacaklar.

Yazıyı bağlayalım artık yavaşça. Bundan sonraki süreçte AB örneğin, Türkiye gibi kapıda beklettiği ülkelere, “hukuk devletini yok ettiniz, nerede bağımsız yargı” diye efelenme lüksünü kaybetti.

Kıtanın tam orta yerinde Macaristan ve Polonya’da yaşanan hukuk katliamlarına sesini çıkar(a)mayan, hatta “demokrasiyi daha fazla katletsin” diye alan açan Birlik’e yönelik her açıdan samimiyet sorgulaması yapılması bu bağlamda haktır.

Ezcümle, AB’nin, “sırf Birlik dağılmasın” diye hukuksuzluğa müsamaha ederek, yeni faşistler önünde eğilip bükülerek ayakta kalma şansı yok. Macaristan ve Polonya’daki yeni faşistlere verilen tavizler, kuşkusuz diğer ülkelerdeki faşistlere de doping olacaktır. Örneğin, faşistlerin güçlü olduğu Almanya, Fransa ya da Hollanda gibi ülkelerin bunun üzerinde daha fazla düşünmesi gerekiyor.

Belki de artık sol siyasete/sosyalistlere daha fazla kulak vermenin zamanı gelmiştir. Uygarlığı korumanın yegâne yolu, ahlâkı dışlamış, salt modası geçmiş değerler üzerinden muhafazakârlık dayatan, yüzü ilkelliğe, faşizme dönük sağ politikalardan değil, medeniyetten beslenen sol/sosyalist politikalardan geçiyor.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri