Son Dakika Haberler

Bak hele şu çöpçüye, verileni beğenmiyor! / Veli BEYSÜLEN

Bak hele şu çöpçüye, verileni beğenmiyor! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

Bak hele şu çöpçüye, verileni beğenmiyor!

Veli BEYSÜLEN yazdı:



Doğrusu bu başlığı, bir hayli sıkılarak attım. Zira “çöpçü” kelimesi son günlerde, İstanbul’un bazı ilçe belediyelerinde DİSK’e bağlı Genel-İş Sendikası’nın üyeleri adına işveren belediyelerle sürdürdüğü Toplu İş Sözleşmesi görüşmelerinin anlaşma ile sonuçlanmaması nedeniyle yasal prosedür gereği grev kararı alması ve bunu uygulamaya koyması üzerine, sözüm ona bazı eğitimli kişilerin temizlik işçilerinin yaptıkları işi aşağılamak için kullandıkları bir kelimedir. Öncelikle şunu belirteyim, eğitimli / eğitimsizlerin çöpçülük dediği temizlik işçiliği, yapanların kendileri ile ailelerinin yaşamını idame ettirmek için alın teriyle kazandıkları ekmek parasının adıdır. Bu işi yapanlar, sabahın alacakaranlığında sokakları süpürmenin adının ekmek parası olduğunu gayet iyi biliyorlar.

Adına Toplu Sözleşme görüşmeleri sürdürülen işçiler, belediyelerin kadrolu işçileri değil, önceki yıllarda aynı belediyelerden iş alan taşeron şirketlerde çalışırlarken, 2017 yılında çıkarılan 696 sayılı Kanun Hükmünde Kararname ile belediye şirketlerine geçirilmiş işçilerdir. Üstüne üstlük bu işçilerin Toplu İş Sözleşmesi yapma hakları, belediye şirketlerine geçirildikleri KHK ile 2020 yılının Temmuz ayına kadar gasp edilmiş ve %4+4 altışar aylık dilimler halinde artışlarla yetinmek zorunda bırakılmışlardı. Yani işçilerin maaşları enflasyon kadar bile arttırılmadı.

Bu toplu iş sözleşmelerinin başlangıç tarihi 1 Temmuz 2020’dir. Yani sözleşmelerin başlangıç tarihinin üzerinden 7 ay gibi bir zaman geçmiş bulunuyor. Tüm bu nedenlerle grevleri, işçilerin geçmiş yıllardaki kayıplarından ayrı değerlendirmek ve bugün verilen yoksulluk sınırının çok altındaki ücret üzerinden işçilere yüklenmek bu ülkenin gerçeklerini okuyamamaktır.

Doğrusu sosyal medyada o kadar çok ipe sapa gelmez paylaşım var ki, insan okudukça bu toplumun birçok konuda ne kadar bilgisiz olduğunu ve kendisine sunulanın üzerinden insanları kategorize ettiğini görüyor ve üzülüyor. Öyle ki birçoğu, “Sendika nedir? Toplu İş Sözleşmesi nedir? Toplu İş Sözleşmesi ne zaman başlar, ne zaman biter? Grev nedir? İşçiler ne zaman greve gidebilirler? Süresi içinde greve gitmezlerse ne olur? Bir sendika hangi işçiler adına ne zaman grev kararı alır? Ne zaman uygulamaya koyar?” bunların hiçbirini bilmeden, “DİSK neden asgari ücret belirlenirken greve gitmedi? DİSK neden AKP’li belediyelerde greve gitmiyor?” gibi sorular sorabiliyor.

Yani eleştirenlerin büyük çoğunluğunun, DİSK’in konfederasyon olduğunu, Toplu İş Sözleşmesi’nin konfederasyon tarafından değil, bağlı işkolu sendikası tarafından yapıldığından bile haberi yok. Halbuki 6356 sayılı Sendika ve Toplu Sözleşme Kanununu açsalar, hepsini görecekler. Ama açıp okumadan, başkalarından aldıkları eksik bilgilerle yazıyorlar.

Gelelim “Yüksek okul mezunları, asgari ücretle çalışıyorlar ya da işsizler ama çöpçüler kendilerine verileni beğenmiyorlar.” eleştirilerine.

Bunu İş Hukukçusu Dr. Murat Özveri’nin paylaştığı bir anekdotla açıklamak yerinde olur sanıyorum:

“Yıl 1997 İktisat Fakültesinde Prof. Dr. Metin Kutal hocanın doktora dersindeydik. İstanbul Belediyesi işçileri grevdeydi. Bugün belediyelerde grev yapan işçiler için söylenenler birebir o gün de İstanbul Belediyesi işçileri için söyleniyordu. Belediye de memur olarak çalışan ve doktora yapan bir öğrenci, belediye işçileri ile kendi ücretini kıyaslayıp, çöp toplayan işçiler benden yüksek ücret alıyor yine de grev yapıyorlar demişti. Prof. Dr. Metin Kutal hocamız bu arkadaşa dönerek, ‘İktisatta işin net cazibesi diye bir kural vardır. İşin net cazibesi ne kadar düşükse ücret de o oran da yüksek olmalıdır. Sizin dönüp bakmak istemediğiniz çöpleri toplayan işçinin ücreti elbette yüksek olmalı’ demişti.”

Nasıl, yeterince açık değil mi, iş ücret ilişkisiyle ilgili bu açıklama?

Türkiye’nin sayılı iktisatçılarından değerli bir bilim adamının akademik dille yaptığı kıymetli açıklamaya katılmamak mümkün mü? Evet, temizlik gibi, insan sağlığını yakından ilgilendiren çok önemli bir işi yapma sanatı olan temizlik işçiliği, çok az insanın yapabileceği bir iştir. O zaman yapılacak olan, hayati öneme sahip bu işi cazip hale getirecek bir ücretlendirme sistemini hayata geçirmektir. Değerli bilim insanı Prof. Dr. Metin Kutal Hoca’nın açıklık getirdiği bilimin bu sarsılmaz ilkesini görmezden gelenler, kendilerinin dönüp bakmadıkları bir işi yapan işçilere minnet duymalıdırlar. Bunu yapmayıp işçiler ile onların örgütlü oldukları sendikayı eleştirmeleri ve bir ülkede görülmesi gereken toplam işin bir parçası olan temizlik işini aşağılamaya çalışmaları ancak bu ülke insanının birbirine olan saygı ve sevgisinin olmaması ile açıklanabilir.

Neymiş efendim, çöp dağları oluyormuş! Bilmiyorsanız açıklayayım, grev; işçinin yaptığı işi yapmaması ve insanların işin yapılmamasının rahatsızlığını hissederek o işin öneminin farkına varmasıdır. Grev bu özelliği ile işçinin işverenden hakkını almasının aracıdır. Yani o çöp dağları toplumu rahatsız etmeli ki, grevde olan temizlik işçisi, insanca yaşamasına yetecek ekonomik ve sosyal haklara ulaşabilsin. Tüm bunları bilmeyen bazıları, “Çıkarın hepsini, dışarıda bunların istedikleri ücretin yarısına çalışacak milyonlarca insan var” diyecek kadar ileri gidiyorlar. Bu söylem, 1980’li yıllardan bu yana uygulanan yeni liberal ekonomik sitemin, çalışanların hak taleplerini bastırmak için işsizleri ahlaksızca kullanmasının kutsanmasıdır. Bunun adına, yeni liberal sistemle bu topluma dayatılan kuralsız, esnek, uzun süre ve daha yoğun çalışmanın yanı sıra, dışarıda iş bekleyen işsizleri kullanmak ve hakkını arayan işçileri işten çıkarmak suretiyle, emeğin alabildiğine sömürülmesi üzerine inşa ettiği sistemi savunmak denir.  

Sendika neden AKP’li belediyelerde grev yapmıyor?

 

Türkiye Cumhuriyeti Anayasası Madde 54 “Toplu iş sözleşmesinin yapılması sırasında, uyuşmazlık çıkması halinde işçiler grev hakkına sahiptirler………………Bu hakkın kullanılması kanunla düzenlenir.” denmektedir. Nitekim madde de belirtildiği üzere, hakların kullanımına dair esaslar 6356 sayılı Sendikalar ve Toplu İş Sözleşmesi Kanunu ile düzenlenmiştir. Gerek Anayasa’nın bu maddesinde, gerekse 6356 sayılı kanunda, sendikanın bir işyerinde grev yapabilmesi için önce o işyerinde yetkili olması gerekiyor. 

Peki, yetki nasıl alınıyor?


Uzun olan prosedürü mümkün olduğunca kısaltarak açıklamaya çalışayım. Kanuna göre bir sendikanın bir işyeri veya işletmede yetki alabilmesi, o işyerinde veya işletmede çalışan toplam işçinin yarıdan bir fazlasını, yani %50+1’ni sendikaya üye yapması, bunun Aile, Çalışma ve Sosyal Hizmetler Bakanlığı tarafından tespit edilmesi, tespite işveren ile varsa aynı işkolunda faaliyet gösteren başka sendikalardan itiraz olmazsa ilgili sendikaya yetki belgesi vermesi ile mümkündür. Yetki belgesi eline ulaşan sendika işvereni toplu sözleşmeye çağırır, taraflar görüşmelere başlarlar. 60 gün içinde anlaşamazlarsa, arabulucu devreye girer. Arabulucu da anlaştıramazsa, sendika grev kararı alır, işyerinde ilan eder ve ilandan sonra 60 gün içinde, işverene önceden bildirmek suretiyle herhangi bir zamanda greve çıkar. Tüm bu işlemlerin hepsi sürelidir, bu sürelerden herhangi birini kaçıran sendikanın yetkisi düşer. Bu nedenle, bundan 7 ay önce başlamış olan bir sürecin geldiği aşamada, belediyelerin ya da onların yetki verdikleri Sosyal Demokrat Kamu İşverenleri Sendikası’nın (SODEMSEN) anlaşmaya yanaşmamalarından dolayı, sendikanın greve çıkmaktan başka çaresi kalmamıştır.

Görüldüğü gibi her sendika, her istediği işyerinde, istediğinde greve çıkamıyor. Yani Genel-İş Sendikası, yetkili olmadığı herhangi bir belediyede greve gidemez.

AKP’li belediyelerde grev olmuyorsa, bu o belediyelerde yetkili olmayan Genel-İş’in değil, yetkili olup işçilerin haklarını savunmayan sendikanın eksiğidir. Tüm bu gerçekleri görmezden gelip, işçiler ile sendikalarına cephe alanlara bir hatırlatma: Yukarıda da kısmen açıkladığım gibi, grev amaç değil, hak almanın aracıdır. Greve çıkan işçi ücret ve sosyal haklarını alamaz, SGK primi yatmaz, grevde geçen süre kıdemine sayılmaz, emeklilik hesaplamasında dikkate alınmaz. Ayrıca, sendika grevdeki işçiye mali destek vermek durumunda kalır. Yani greve çıkmak birçok kaybı göze almaktır. Bu kadar kaybı göze alan işçi, sizce güle oynaya mı greve gitmiştir? Yoksa gitmek zorunda mı kalmıştır? Bunu hiç düşünüp, sorguladınız mı? 

Hiç kuşku yok ki her işçi ve her sendika, toplu sözleşmenin masada anlaşmayla sonuçlanmasını amaçlar, bunun için pozisyon alır ve sonuna kadar çaba sarf eder. Unutmamalısınız ki, çalışanların demokratik haklarını kullanmaları, ülkede temel hak ve özgürlük bilincinin yerleşmesini, gelirin adil paylaşımını sağlar ve bundan herkes yararlanır.

“Çöpçüler verileni beğenmiyor” gibi söylemlerle mücadele eden insanları hedef göstermek yerine, gelin herkesin adil ve insan onuruna yaraşır bir yaşam sürmesi için mücadele edelim.                                                                                     

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)