Son Dakika Haberler

Ben Anayasaya uymuyorum, Anayasa bana uysun! / Veli BEYSÜLEN

Ben Anayasaya uymuyorum, Anayasa bana uysun! / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

BEN ANAYASAYA UYMUYORUM, ANAYASA BANA UYSUN!


Veli BEYSÜLEN yazdı:



Türkiye de, 12 Eylül 1980 darbesinin ardından, cuntanın oluşturduğu Danışma Meclisine yaptırdığı darbe anayasası, 1982 yılında halk oyuna sunuldu ve %92 evet oyuyla kabul edildi. Anayasa, darbenin yasakçı mantığı ve topluma dayatılan tekçi zihniyet nedeniyle, demokratik hak ve özgürlüklere dair birçok yasağı içinde barındırıyordu.

Darbe Anayasası’nın kabulünden 17 yıl sonra 1999 yılında, Türkiye Helsinki’de yapılan Avrupa Birliği zirvesinde aday ülke kabul edildi. 2003 yılında ise üyelik müzakereleri resmen başladı. AB görüşmelerinde ilerleme sağlanması adına, anayasada demokrasi, hukuk ile temel hak ve özgürlüklerin kullanılmasının kolaylaştırılması gibi birçok alanda iyileştirmeler yapılması gerekiyordu.  Bunun için, 2004 yılında iktidar ile muhalefetin üzerinde mutabık kaldıkları bir değişiklik paketi, Türkiye Büyük Millet Meclisi’nde (TBMM) kabul edildi. Bu değişiklik dahil 2002 yılında iktidar olan AKP döneminde, paket halinde üç değişiklik yapıldı. Bunlardan ilki yukarıda değindiğim 2004 değişikliğiydi. Sonraki iki paketten 2010 değişikliği, iktidarın yargıyı ele geçirme; 2017 değişiklik paketi ise, Türkiye’nin yönetim şekli olan demokratik parlamenter sistemi ortadan kaldırarak, her şeye tek kişinin karar verdiği, baskıcı, antidemokratik yönetime geçişi sağlamak içindi. Bu nedenle iktidarın tek taraflı dayatma ile getirdiği her iki değişiklik paketi de, muhalefetin desteğini alamadı ve TBMM’de gerekli 2/3 milletvekili desteğine ulaşamayarak referanduma götürüldü.

Maalesef iktidar bu iki değişiklikte de, parlamentoda uzlaşı aramak yerine o günün konjonktüründen faydalanmayı tercih etti. Zira iktidarın asıl hedefi, hayalindeki antidemokratik yönetime geçiş için uygun zemin sağlamaktı.

Peki, neydi bu değişiklikleri yapmasında iktidarın elini rahatlatan koşullar? İktidarın 2010 değişikliğinde sığındığı konjonktür, 2007 yılında TBMM’de Cumhurbaşkanını seçememesinin yol açtığı gerginlikle başlayan, 2008 yılında başlattığı Ergenekon ve Balyoz Darbe Planı soruşturmaları ile devam eden, kendisine devletin içinde kümelenmiş vesayet odakları ile hesaplaşıyormuş algısı oluşturma şansı tanıyan konjonktürdü. Nitekim vesayetle hesaplaşma söylemiyle yola çıkan o zamanki iktidar ortakları AKP ile paralel yapı, özellikle yargıyı ele geçirmeyi hedeflediklerinden, hazırladıkları değişiklik paketinin ana omurgasını yargı alanındaki değişiklikler oluşturdu. TBMM’de uzlaşı aramayan iktidar bloku, paketin referandumda kabulünü sağlamak amacıyla, 12 Eylül darbecilerinin yargılanmasının önünü açan madde ile kırıntı birkaç iyileştirmeyi içeren düzenlemeyi pakete eklemeyi ihmal etmedi ve paket 12 Eylül 2010 tarihinde yapılan referandumda kabul edildi.

Bence asıl üzerinde durulması gereken, Türkiye’nin yönetim şeklini kökten değiştiren 2017 değişiklik paketine giden süreçtir.

2010 Anayasa değişikliğinin ardından, iktidar ortakları AKP ile paralel yapı arasında ciddi bir paylaşım kavgası başladı. Aslında birkaç yıldır alttan alta süren bu kavga su yüzüne çıkmış oldu. Nitekim emniyetteki gücünün yanı sıra yargıda da güçlenen paralel yapı, önceden bildiği ve sessiz kaldığı yolsuzlukları, 17-25 Aralık 2013 yolsuzluk operasyonlarına malzeme yaptı. Bu operasyonların sarstığı iktidar, 7 Haziran 2015 seçimlerinde meclis çoğunluğunu kaybetti ise de anayasaya aykırı bir şekilde seçim sonuçlarını tanımadı ve tırmanan şiddet ortamında, seçimleri 1 Kasım tarihinde yenileterek yeniden tek başına iktidar oldu. Ardından bu ülke, 15 Temmuz 2016 tarihinde, iktidar bloku içindeki kavganın yol açtığı darbe girişimine maruz kaldı. Bu girişim başarılı olmadı görünse de, iktidar bunu fırsata dönüştürdü ve kendi darbesini yaparak 20 Temmuz 2016 tarihinde Olağanüstü Hal (OHAL) ilan etti. 3 ay süreli olan OHAL, sonraki aylarda tekrar tekrar uzatıldı ve ülkenin olağan yönetim biçimi haline getirildi. Bu arada donulmazlıkları kaldırılmış olan HDP Eşgenel Başkanları ile milletvekilleri tutuklandılar.

Tüm bunlar yaşanırken, paralelin desteğini kaybeden iktidar onun boşluğunu doldurmak için MHP’yi yanına çekti. Kafa kafaya veren iki ortak, birçok eksiği bulunan demokratik parlamenter sistemi bu ülke insanına fazla bulmuş olmalılar ki, her şeye tek kişinin karar verdiği tek adam yönetimine geçiş için Anayasa değişikliğini gündeme taşıdılar. Meclisteki milletvekili sayıları değişikliği direkt yapmalarına yetmediği için değişikliği, OHAL koşullarında, parlamento içi ve dışı muhalefeti baskı altına alıp seslerinin duyulmasını engelledikleri bir ortamda, 16 Nisan 2017 tarihinde referanduma sundular. Asıl ilginç olan ise, sandıkların açılmasına 1 saat kala, Yüksek Seçim Kurulunun, (YSK) Sandık Kurulu mührünü taşımayan mühürsüz oy pusulalarının geçerli sayılacağını ilan etmesiydi. Bu tartışmalı kararla değişiklik paketi, şaibeli bir şekilde kabul edilmiş oldu.

Darbe Anayasası’nda yapılan son iki değişiklikle kuvvetler ayrılığı ilkesi terk edildi. Yargı bağımsızlığı ortadan kaldırıldı. Temel hak ve özgürlüklerin kullanımı, düşünmek, düşünceyi açıklamak, yaymak ciddi baskı altına alındı. Basın özgürlüğü yok edildi. Birçok değişiklikle değişiklikle yamalı bohçaya çevrilmiş olsa da, bu haklar hâlâ anayasa güvencesi altında. Yani bu bir anayasa ihlalidir.

Türkiye Cumhuriyeti artık, Cumhuriyetin temel nitelikleri olan, “Demokratik, Laik, Sosyal Hukuk Devleti” değil. “Egemenlik Kayıtsız Şartsız Milletindir.” sözünün altı bomboş, çünkü AKP döneminde milletin seçtikleri görevden alınıyor, cezaevlerine atılıyor, yerlerine kayyum atanıyor. Anayasa’nın eşitlik ilkesi de, asla hayat bulmadı. Zira bu ülke yurttaşları, etnik kökeni, cinsiyeti, din ve mezhep inanışları, sınıfsal konumları ve siyasi düşünceleri nedeniyle hep farklı muameleye tabi tutuldular. Kişi dokunulmaz değil, örgütlü olarak varlığını geliştirme hakkı bulunmuyor. Özel hayat gizli olmadığı gibi konut dokunulmazlığı da yok. Zira ben devletim diyen görevlilerin, yerine göre kapıları kırarak konutlara daldıklarına ve özel hayatı deşifre ettiklerine bu ülke insanı şahittir. Örgütlenme özgürlüğü, haberleşme hakkı, basın özgürlüğü, düşünce, düşünceyi yazma ve uygun araçlarla yayma özgürlüğü, serbest haberleşme hakkı yok.

Elbette yukarıdaki listeye eklenecek birçok bireysel hak ihlali var. Ancak ben, biraz daha somut örneklerle, iktidarın söylem ve eylemleriyle uymadığı, uygulamadığı anayasa maddelerine dikkat çekmek istiyorum.

Son günlerde Boğaziçi Üniversitesi öğretim üyeleri ile öğrencilerinin eylemleri ile bir kez daha gündem olan, Toplantı ve Gösteri Hakkının düzenlendiği anayasanın 34. maddesinde, “Herkes, önceden izin almadan, silahsız ve saldırısız toplantı ve gösteri yürüyüşü düzenleme hakkına sahiptir.” denmektedir. Ancak 2013 yılı Gezi Direnişi’nden bu yana bu anayasal hakkını kullanmak isteyenler, polis şiddetiyle engelleniyor, gözaltına alınıyor. Başta partili Cumhurbaşkanı olmak üzere, iktidar sözcüleri, anayasanın güvencesi altındaki bu hakkı kullananları, evrensel hukuk kuralı olan masumiyet karinesini yok sayarak terörist, darbeci, hain ilan ediyorlar. Daha açık bir ifade ile iktidar sözcüleri, yargının alanına müdahale ederek yargılanmamış ve mahkum olmamış insanları peşin suçlu ilan ediyorlar. Yani anayasanın birçok maddesini bir arada ihlal ediyorlar.

Türkiye, Avrupa Konseyi üyesi olup onun ana sözleşmesini imzalamış bir devlettir. Dolayısıyla, konseyin yargı kurumu olan Avrupa İnsan Hakları Mahkemesini, iç yargı mekanizmasını denetleyen en üst yargı kurumu olarak kabul etmiştir. Yine Anayasanın 90. maddesi gereğince, temel hak ve özgürlüklere ilişkin uluslararası sözleşmeler kanun hükmündedir. İç kanunlarla çelişmeleri durumunda ise öncelikle uygulanırlar. Bu nedenle, Türkiye’nin AİHM kararlarına uyma zorunluluğu vardır. Ancak Türkiye, AİHM’in, “Selahattin Demirtaş derhal serbest bırakılsın” kararını tanımadığını ve uygulamayacağını, Cumhurbaşkanı’nın ağzından ilan etmek suretiyle Anayasayı bir kez daha ihlal etmektedir.

Anayasanın 138. maddesi, yargı bağımsızlığı ile hiçbir kişi ve kurumun yargıya talimat veremeyeceğini hüküm altına almış ise de, iktidar sözcüleri açıklamalarıyla her gün yargıya talimat vermektedirler.

Aynı şekilde anayasanın 153. maddesi, Anayasa Mahkemesi kararlarının kesin olduğunu ve yürütme ile idari organlarının, kararlara uyma zorunluluğu bulunduğunu hüküm altına almış ise de, iktidar Yüksek Mahkeme’nin, Osman Kavala ile Enis Berberoğlu için verdiği kararları uygulamamaktadır.

Tüm bu örnekler, Anayasanın, onu korumak ve uygulamakla yükümlü olan yürütme tarafından uygulanmadığını, daha açık bir ifade ile ülkeyi yönetenlerin Anayasaya uymadıklarını gösteriyor.

İlginç değil mi? 12 Eylül cuntasının hazırlattığı darbe Anayasasında bulunan birçok hakkın kullanımına izin vermeyen, hatta 90. maddesine kendisinin eklediği fıkraya uymayan iktidar, birden bire yeni anayasa yapmaktan bahsetmeye başladı. Doğrusu hiç kimsenin, mevcut anayasada bulunan demokratik hak ve özgürlükleri kullandırmayan, üst yargı organlarının kararlarını uygulamayarak anayasa ihlali yapan bir iktidardan, daha özgürlükçü, evrensel hukuk kurallarına bağlı, kuvvetler ayrılığı ilkesinin hayata geçtiği, yasama ile yargının yürütmeyi denetleyebildikleri bir anayasa yapacağını beklediğini düşünmüyorum. Zaten iktidar kanadı herhangi bir öneride de bulunmuyor. Ancak, tüm uygulama ve söylemleri aslında ne yapmak istediğine dair ipuçlarını veriyor. Zira bu açıklamanın ardından, gerek televizyon ekranlarında konuşan iktidar destekçisi yorumcular, gerekse gazeteler de yazan yandaşlar, Cumhurbaşkanlığı hükümet sisteminin tartışılmayacağına dair ipuçları veriyorlar. Başlı başına bu bile iktidar blokunun hedefinin demokratik parlamenter sisteme dönüş olmadığını göstermeye yeter.

Asıl vahim olanı, iktidar yandaşı yorumcuların, muhalefettin iktidarı önce mevcut anayasaya uymaya çağıran açıklamaları ve karşılarında oturan uzmanların bu yöndeki eleştirilerine, bu durumda yapılacak en doğru şeyin  uyulacak bir anayasa yapılması olduğu şeklinde cevap vermesidir. Bence bu üzerinde uzun uzadıya düşünülmesi gereken tehlikeli bir yaklaşımdır. Zira bununla söylenmek istenen gayet açık. İktidar, “Ben mevcut anayasanın demokratik haklara dair düzenlemelerini uygulamayacağım. Yani anayasaya uymuyorum. O zaman gelin benim uyacağım bir anayasa yapalım” diyor. Halbuki kim olursa olsun, Cumhurbaşkanı’ndan en sade vatandaşına kadar ülke de yaşayan herkes, beğensin ya da beğenmesin, yürürlükte anayasaya uymakla yükümlüdür. Hiç kimse, “Ben anayasaya uymuyorum, anayasa bana uysun.” deme hakkına sahip değildir.

Görünen o ki, iktidar bloku, muhalefetin yeni anayasa yapma ve güçlendirilmiş demokratik sisteme dönme vaadini manipüle etmeyi ve tartışmaya yön verme inisiyatifini elinde tutmayı hedeflemektedir. Asıl amacı, oldu bittiyle bu ülkeye dayattığı tek adam yönetimini meşrulaştırmak ve onu kalıcı hale getirmektir. Bu nedenle, Türkiye’nin, hukuka saygılı, özgürlükçü ve barışını tesisi etmiş bir ülke olması yolunda, emin ve cesur adımlar atarak, iktidarın gündemi belirleme kozunu elinden alması muhalefetin kaçınılmaz görevidir. 

Çünkü bu ülkenin en acil ihtiyacı, cumhuriyetin, ülkede yaşayan tüm insanların eşit yurttaşlar olarak barış içinde yaşadıkları bir demokrasi ile taçlandırılmasıdır!                                                                    

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)