Bir hatırlatma: İdlib’i ne bekliyor? / Ferhat AKTAŞ - Gazeteler, Haber Manşet, Son dakika Gelişmeleri

şişli escort

escort bayan

istanbul escort

avcilar escort

istanbul escort

istanbul escort

porno izle

porno izle

porno izle

porno izle

porno izle

bedava porno

bedava porno

hd pronolar

sexs hikaye

sexs hikaye

malatya escort escort malatya izmit escort kocaeli escort izmit escort sakarya escort avrupa yakası escort şişli escort ümraniye escort anadolu yakası escort '; } ?>
Son Dakika Haberler

Bir hatırlatma: İdlib’i ne bekliyor? / Ferhat AKTAŞ

Bir hatırlatma: İdlib’i ne bekliyor? / Ferhat AKTAŞ
Okunma : Yorum Yap

Bir hatırlatma: İdlib’i ne bekliyor?

Küresel ölçekli Covıd-19 salgını başat öncelik oluşturan sorun haline geldiği için herkesin ajandasında bu mesele var. Dünya genelinde çatışmalı durumların sürdüğü alanlarla ilgili gelişmeler kamuoylarının ilgisine mahzar olmuyor.

İdlib bahsinde Türkiye-Suriye geriliminin tırmanmasıyla birlikte yaşanan olağanüstü gelişmeler şimdilik geride kalsa da bölgede kümelenen selefi örgütlerin aldıkları dış desteğinde etkisiyle süreci sabote edici pratikleri sahada askeri seçeneği yeniden gündeme getiriyor. Düne kadar İdlib meselesine odaklı politikalar geliştiren, kendince alanı ‘varlık-yokluk’ sığlığında yorumlayan Türkiye’deki iktidar elitleri ile kendi toprağını terör örgütlerinden arındırarak özgürleştirmek isteyen Suriye iktidarının öncelikler sıralaması da Covıd-19 tehlikesine göre değişti. Ancak İdlib sahası her an yeniden ısınabilir. Moskova zirvesinden yola çıkarak olanları ve olacakları izah edelim.

Moskova’da Soçi mutabakatı çerçevesinde deklare edilen ek protokol öncelikle son süreçte tırmanan askeri gerilimin azaltılmasına hizmet etti. Türkiye ve Suriye ordularının sahada karşı karşıya geldiği çatışmalı durum sona erdirildi, olası savaş hali ötelenmiş oldu. İdlib geriliminin tarafların taahhütlerine rağmen yeniden tırmanma ihtimalini göz ardı etmeden verili bir süre soğumaya bırakılacağı görülüyor. RT Erdoğan-V. Putin görüşmesinden çıkan başlıca önemli karar bu oldu. Özellikle ‘denge siyaseti’ olarak ajite edilen AKP iktidarının tutarsız Suriye politikasına yeni koşullara özgü bir ayar verildi. Burada belirleyici aktörün Rusya olduğu aşikârdır. Moskova, müttefiki Şam’ı yalnız bırakmadan ve Ankara’yı da çekim alanından uzaklaştırmadan nükseden krize çözüm üreten adres oldu. Moskova’da Soçi mutabakatında geçen bağlayıcı maddelere ek olarak temas hattında tüm askeri faaliyetlerin durdurulması iradesi geçerlilik kazandı.

Peki 17 Eylül 2018 tarihinde, Soçi’de karar altına alınan mutabakat neleri içeriyordu ve şu an hangi aşamadayız? Hatırlayalım; Soçi’de ‘’İdlib’i çevreleyen alanlarda 20-25 km içeriye doğru ‘ağır silahlardan ve selefi teröristlerden arındırılacak bölgeler oluşturulacağı’’ açıklanmıştı. İlgili alanlarda kümelenen HTŞ ağırlıklı silahlı örgütlerin anılan karara yaklaşımı negatif olduğu için askeri çözüm tek seçenek haline geldi ve Rusya’nın desteğiyle Suriye ordusu aralarında Maaret el-Numan ve Serakib gibi stratejik ilçe ve beldelerin olduğu çok sayıda yerleşim yerini geri aldı. Yani Türkiye’nin yapmadığı şeyi, Ankara’nın engelleyici müdahalelerine rağmen, Suriye ordusu yapmış oldu. Bugün İdlib’in önemli bir bölümünün 2012’den sonra tekrardan Suriye yönetiminin kontrolü altına girmesiyle sonuçlanan önemli gelişmeler yaşanıyor.

Soçi’de ‘’M4 ve M5 otoyollarının diğer illerle karasal bağlantılarının sağlanacağı şekilde 2018 sonuna doğru ulaşıma açılması’’ öngörüldü. Ülkenin batısını doğuya, kuzeyini güneye bağlayan stratejik otoyolların geçtiği İdlib’in halihazırdaki fiili durumuna daha fazla seyirci kalınamazdı. Suriye ağır yaralar aldığı savaştan çıkış iradesi gösterirken yeniden toparlanma ve inşa sürecinin hızlanabilmesi için bu sorunlu alanı çözmesi gerekiyordu. Soçi sonrası otoyollarla ilgili sorun Türkiye’nin somut bir adım atmaması ve silahlı örgütlerin herhangi bir uzlaşmaya yanaşmaması üzerine Suriye ordusu tarafından askeri yolla çözüme kavuşturuldu. M5’in İdlib ve batı Halep’ten geçen bölümleri tamamen örgütlerden temizlendi. Moskova görüşmesinde de alınan ek kararlar arasında geçen M4 otoyolunun güney ve kuzeyden 6 km derinliğinde güvenli hale getirilmesi ve trafiğe açılması taahhüdü problemin çözüm sathına girmesine vesile oldu. M4, Rusya’nın garantörlüğünde kademeli olarak Şam’a bırakılacak. Burayla ilgili silahlı örgütler direnç göstermeyi sürdürür, Ankara’da yüklendiği sorumluluktan kaçarsa, kaçınılmaz şekilde operasyon sistematiği devreye girer. Son kertede bu otoyolun geçtiği noktalar HTŞ, Huraseddin, TİP, Feylak’uş Şam gibi örgütlerden temizlenir.

Ankara-Moskova arasında İdlib konusunda oluşan müşterek iletişim kanalı işlevsel bir muhtevaya bürünürse, Ankara kendisine ayak bağı olan bu örgütlerin bölgeden çıkartılmasına sessiz kalarak katkı da sunabilir. Sürecin nasıl olgunlaşacağı hususu sahadaki somut veriler ışığında netleşir. Moskova zirvesinin silahlı örgütleri içeren bir ‘ateşkes’ özelliği taşımadığı Dışişleri Bakanları tarafından okunan metinde bir kez daha vurgulandı. Orada TSK ile SAA arasında süren çatışmaları önleme ve askeri temastan kaçınma kararlılığı ortaya konuldu. Başta HTŞ olmak üzere ‘terör örgütü’ olarak tanımlanan gruplara yönelik operasyonlar devam eder. Zaten Moskova zirvesinden çıkan sonuç bildirgesinde, ‘’Terörizmin tüm tezahürleriyle mücadele ile BMGK tarafından terörist olarak tanımlanan tüm grupların ortadan kaldırılması yönündeki kararlılık’’ altı çizilerek bir kez daha ifade edildi.

Soçi’de ‘’Silahlı grupların saldırılarının Türkiye tarafından engellenmesi ve gerginliği azaltma bölgelerinde karşılıklı Türk-Rus devriyelerinin atılması’’ kararlaştırılmıştı. Bu yönde alınan kararın pratik uygulaması gecikmeli olarak M4 otoyolunda başladı. M4’ün Lazkiye doğu kırsalının girişinden Serakib yol ayrımına kadar olan uzantısı boyunca devriyelerin başlatılması hedefleniyor. Cisr-i Şuğur ve Ariha gibi radikal selefi grupların kümelendiği yerleşim yerlerinden geçen otoyolun güvenli hale getirilmesinde Rusya’yla birlikte sorumluluk yüklenen Türkiye buralarda kümelenen selefi grupların provokasyonlarına engel olabilecek mi bunu kısa süre içinde göreceğiz. Örgütlerin ortak devriyeye olumsuz yaklaştığını yolu bloke edici tavırlarından görebiliyoruz. Belirttiğimiz gibi, M4’ün trafiğe açılmasını geciktiren saldırılar devam ederse, M5’te gördüğümüz askerî harekât ile yolu açma pratiği, Neyrab’dan Cisr-i Şuğur’a uzanan bölgeyi kapsayan bir yayılım kazanır. 17 Eylül (2018) tarihinde, V. Putin ve RT Erdoğan tarafından duyurulan Soçi mutabakatı, İdlib sorununa askeri olmayan bir çözüm bulma girişimi başlığıyla öne çıkarılmıştı. 5 Mart (2020) tarihli ek protokolde aynı düzlemde tarafların kararlılığını teyit eden bir güncelleme özelliği taşıdı.

Moskova zirvesine geldiğimiz aşamada sahadaki olağanüstü hareketlilik gündemde öncelik oluşturuyordu. Adeta ilan edilmemiş bir ‘savaş hali’ söz konusuydu. TSK ile SAA, Serakib ve Cebel Zaviya bölgelerinde karşı karşıya geldi ve çok sayıda kaybın yaşandığı şiddetli çatışmalar cereyan etti. Hirbit savaş olarak tanımlayabileceğimiz cephesel durum vardı. Bir tarafta TSK ve desteklediği silahlı örgütler koordineli şekilde saldırılar gerçekleştirirken, diğer tarafta Rusya’nın hava desteğiyle SAA (Suriye Arap Ordusu) ve NDF (Ulusal Savunma Güçleri) bu saldırılara cevap veriyor, öngörülen hedef doğrultusunda ilerlemeler gösteriyordu. Düzenli orduların örgütlerle birlikte neredeyse ayırt edilemeyecek girift mevzilenme içine girdiği yeni durum caydırıcı denge hali oluşturmanın ifadesiydi.

AKP iktidarı, Suriye ordusunun kısa süre içinde İdlib’in güneyinde elde ettiği kazanımlara ihvancı kimliği gereği tepkisel tavır takındı. İdlib’in güneyinde bir dizi ‘gözlem noktasının’ Suriye ordusunun kontrol altına aldığı bölgelerin gerisinde kalması ve Halep’in batısına doğru aynı gelişmelerin devam etmesi Ankara’nın tutumunda bariz bir değişime gitmesinin gerekçesi oldu. Muhtemelen saflarında ciddi çözülmeler yaşayan lejyoner silahlı örgütlerin daha büyük bir çözülmeye uğramaması için sahadaki fiili durum saldırganlığa gerekçe yapıldı. Oysaki SAA ilerleme halinde olduğu eksenlerde TSK için bir tehdit unsuru değildi ve kuşattığı ‘gözlem noktalarına’ yönelik herhangi bir saldırı gerçekleştirmemişti. Hatırlanacağı gibi; Suriye ordusu (SAA) Han Şeyhun’dan Maaret el Numan’a ve oradan Serakib’e aşama aşama ilerlerken, TSK İdlib’e yönelik yoğun sevkiyat gerçekleştiriyor ve SAA’nın ilerleyişini durdurmak için derme çatma yeni askeri noktalar kuruyordu. Hem M5 üzerinde hem de hedef ilçe ve beldelerin etrafında SAA buralara girmesin- daha fazla ilerlemesin diye onlarca irili ufaklı nokta-mevzi hazırlandı. SAA çoğu durumda bu engelleme pratiğine ilerleyişini farklı daireler çizerek, yer yer TSK noktalarının etrafından dolanarak cevap verdi. Buradan da anlaşıldığı üzere Suriye ve Rusya askeri kurmaylığı TSK ile selefi silahlı örgütlerin fayda umacağı çatışmalı sürece girmek istemedi.

Tam da bu süreçte Türkiye-NATO ortaklığının yeniden ısıtılması girişimleri, AKP-MHP bloğunun Amerikancı kimyalarını senkronize hızla yeniden keşfetmesi dikkat çekiciydi. Bunlarla paralel ana akım medyanın 5. kol faaliyeti doğrultusunda hizalanması, sosyal medyanın aykırı seslerin linç kültürüyle susturulmak istendiği ‘ihbar’ platformuna dönüştürülmesi ve mezhebi tandanslı fitne söylenmelerinin yaygınlaştırılması sürecin ruhunu özetleyen parametrelerdi. İhvan getirimli retorikler Türk-İslamcı söylevlerle bulamaç halinde dayatıldı ve sanki İdlib Türkiye’nin parçası ve milli güvenlik sorunuymuş gibi sanal atmosfer yaratıldı. Oysa ne İdlib Türkiye’ye ait bir toprak parçası ne de orada kümelenen çokuluslu selefi örgütlerin oluşturduğu güvenlik sorunu haricinde Suriye ordusu Türkiye için bir milli güvenlik sorunuydu.

Gerçekliğin kısa ömürlü sahte algılarla yer değiştirdiği koşullarda aklıselim sesler pek duyulmaz. Öyle de oldu. Burjuva muhalefet partilerinin (CHP-İYİ Parti) bile dayatılan sahte algılar üzerinden rol çalmaya çalıştığı histerik ortamda kime neyi anlatabilirsiniz ki? Haftalarla sınırlı savaş yatırımı pes dedirten hayal mahsulü propagandalara konu edildi. Suriye ordusunun Suriye topraklarından geri çekilmesinin istendiği, ‘Şam’a girilmeli ve Esad iktidardan indirilmeli’ türünden temelsiz tehditlerin revaçta olduğu bir süreçten geçildi. Tek koro halinde dillendirilen gerekçelere rağmen kamuoyunu İdlib bağlamında istedikleri kıvama getiremedikleri de görüldü. Türkiye’de farklı aidiyetlere sahip halk kesimleri başka bir ülkenin sınırları içinde o ülkenin düzenli ordusuyla TSK’nin karşı karşıya getirilmesine razı gelmedi. Buna sahada işbirliği yapılan silahlı örgütlerin sicili, güven vermeyen varlıkları eklenince, baskın politik atmosfere rağmen tablo tamamlanamadı.

İdlib’de ordular arası çatışma halinin 27 Şubat saldırısıyla birlikte başladığı ifade edilse de şubat ayının başından itibaren süren karşılıklı top-obüs atışlarıyla gerginlik tırmanmıştı. 5 Şubat günü partisinin grup toplantısında konuşan RT Erdoğan, ‘’Rejim şubat sonuna kadar gözlem noktalarımızın gerisine çekilmezse gerekeni yapacağız’’ diyerek olacakların işaretini verdi. Bu açıklamayı takiben ÖKK, Mekanize ve Komando birliklerinin İdlib’e yoğun şekilde kaydırılması iki ordunun kaçınılmaz olarak karşı karşıya gelmesinin önünü açtı. AKP iktidarının ‘rejim değiştirme’ minvalli projeleri çökmüş olsa da dar ajandasında İdlib’i maket bir İhvanistan’a dönüştürme emeli hep olageldi. Batı devletlerinin ‘rejim değiştirme’ bağlamlı müdahale pratiğinde bir nevi ‘havlu attığı’ aşamada yalnızlaşan AKP iktidarı hedef küçültmek durumunda kaldı. Esasında Şam’ı fethetme motivasyonundan geriye sınır hattına sıkışan ve uzun erimli olmayan bir maket İhvanistan gayreti kaldı.

ABD’yle proje ortaklığı dönemlerinde ‘’Esed rejimi yıkıldı, yıkılıyor’’ çığırtkanlığı yapan siyasal İslamcıların yalnız bırakıldıkları günümüzde sığındıkları hamasi gerekçeleri ‘sığınmacı hareketliliği ve sivil hassasiyet’ oldu. Yıllarca operatif temelde sığınmacılara açık kapı politikası uygulayan Ankara’nın sınır hattına sıkışan gayretine dayanak yaptığı güncel gerekçelerin sürdürülebilirlik süresi de kısıtlı bir zaman dilimi için geçerli. Çok keskin çıkışların tavan yaptığı gelişmelerin sonrası çok geri temelde uzlaşmalar aradığı da bir sır değil. İdlib konusunda aynı şey karşılık buldu. Yetkililerin ağzından ‘Esed’e ültimatom’ verildi, ‘gövde üstünde baş bırakmayız’ denildi ve kâğıt üzerinde ‘rejim unsurlarına sınır çizildi.’ Sonuç nedir? Söylemlerin hepsi havada kaldı, sahada pratik bir ilerleme kaydedemedi. Yukarıda belirttiğimiz gibi ağırlıkla iç kamuoyuna dönük işletilen propaganda yapay algılar şişirilerek servis edildi.

Artık AKP iktidarının raf ömrü sona erdi. Suriye’de Genişletilmiş-BOP ekseninde üstlendiği rolü tüm ısrarına rağmen bir türlü yerine getiremedi. Türkiye sathında inşasına soyundukları ‘rejimi başkanlık sistemine göre dönüştürme’ adımları istikrar yerine kurumlar arası hiyerarşinin bozulduğu kaotik sorunlar doğurdu. Suriye meselesine bölgesel karakol rolüyle dahil olmanın da etkisiyle Türkiye’de rejim tıkandı ve ürettiği yapısal krizlerle boğuşuyor. 7/24 yaygın medya kampanyaları eşliğinde en güçlü gözüktükleri koşullarda nükseden sorunlara karşı gösterdikleri zayıflık artık sona gelindiğinin işaretidir.

Bu bağlamda medya sorununa kısaca değinmek gerekir. Türkiye’de medya kuruluşlarının teslim alınması hususu yeni bir olgu değil. Ana akım her zaman egemen güçlere hizmet etti. Bugün geçmişten daha beyhude vaziyet alarak onlarca TV, radyo, gazete ve web sitesi tek merkezden yönetiliyor. Gerçekleri halka ulaştırma kaygısıyla yayın hayatını sürdürmeye çalışan alternatif medya araçları üzerinde yoğun baskı, sindirme, ceza ve kapatma politikası devrede. Gazeteci, aydın, akademisyen ve politik aktivist çok sayıda kişi yargı kıskacı altında. Fikir beyan etmenin karşılığı ya soruşturma ya da sosyal medya linçleriyle cevap buluyor. Bu koşullarda manipülasyonun yaygın olmaması mümkün mü? Tek merkezden yönetilen medya araçları dış politika konusunda parti matbuatı çizgisinde yayın politikası gütmektedir. Eleştirel, sorgulayıcı ses duyamazsınız. Medyadaki yozlaşma derinleşirken toplumun hatırı sayılır kesimi sosyal medya platformlarında gerçeği öğrenme arayışı içinde. Yani iktidar medyasının algı operasyonları bekledikleri sonuçları üretmiyor. Suriye ve Libya konusunda da başından beri sistematik sansür, algı yönetimi ve tek seslilik söz konusu.

AKP iktidarının Moskova dolayısıyla Soçi’de verdiği sözleri yerine getirip-getirmemesi hususu genel tablo açısından tali bir problem gibi görülebilir. Onun çözüm üretme potansiyeli, güvenilirlik derecesi fazlasıyla sıkıntılı. Moskova’da altına imza attığı taahhütleri kendi haline bırakılırsa yerine getirmekten imtina edeceğini söyleyebiliriz. Bu defa Rusya’nın işi daha sıkı tutacağı, sorunun sürünceme de kalmasına sessiz kalmayacağı tutumlarından anlaşılıyor. M4’ü bloke etmeye çalışan silahlı örgütlere caydırıcı temelde dozajı sertleşecek müdahaleler kaçınılmaz hale gelir. Birkaç ay öncesine kadar AKP iktidarının Astana-Soçi sonrası savsakladığı yükümlülüklerini tartışırken, şu aşamada İdlib’in il merkezinden bile daha stratejik ilçe ve beldelerin yanı sıra M5’i tamamen, M4’ü kademeli olarak Suriye yönetiminin kontrolüne bırakmak durumda kaldığı saha gerçekliğini konuşuyoruz.

NATO üyesi devletlerin açık desteğini arkalaya bilseydi, AKP İktidarı, Moskova’yı adımlamaktan ziyade bir müddet daha savaşgir tutumunu devam ettirirdi. Batı rejimlerinin desteğiyle Rusya’ya karşı elini güçlendirmek istedi. Finale doğru kimsenin Suriye sahasında kontrol dışı etkenleri tetikleyecek, aynı zamanda Rusya’yı öfkelendirecek, beyhude bir maceraya prim vermemesi reel-politik açıdan olağan olan yaklaşımdı. Ankara dar ajandası gereği güçler dengesini doğru okuyamadı. Günlerce üst perdeden ifade edilen NATO ortaklığı, Batı güzellemeleri muhatapları nezdinde arzu edilen heyecanı yaratmadı. Yansıdığı kadarıyla ABD’den niteliği belirsiz ‘mühimmat verebiliriz’ açıklaması, ‘S-400’ü iade et, Patriot’u konuşuruz’ minvalli uyarılar dışında teklifleri kabul görmedi. Moskova öncesi Batının desteğini bir kez daha almayı hesaplayıp, ‘fetih ve cihat’ yanılsamasına oynadı, ama eli mahkûm, Moskova’da ‘Suriye Arap Cumhuriyeti’nin egemenliğini’ tanıyıp gerisin geri gündem değişikliğine gitti. Bir hafta öncesine kadar dini dar propagandayla ‘’Küffar’’ ilan edilen ‘’Esed rejim unsurlarına darbe üstüne darbe vurulduğu’’ ajite edilirken, Ankara’ya döndükten sonra, ‘’Müslümanın Müslümanla savaşını durdurduk’’ denildi.

Rusya medyasının yayımladığı görüntülerde RT Erdoğan ve Türkiye heyetinin 2 dakika kapıda bekletilmesini öne çıkartması da ilginçti. Bununla birlikte V. Putin’in farklı devlet temsilcileriyle görüşmelerinde benzer durumların yaşandığı biliniyor. Yine görüşmenin yapıldığı salonda sürekli bulunduğu belirtilen Çariçe II. Katerina’ya ait heykelin altında verilen pozlar rastlantısal olsa da ironikti. Kırım’ı Osmanlı’yı iki kere yenilgiye uğratarak Rusya’ya katan Çariçe II. Katerina heykeli AKP sözcülerinin Kırım ve Ukrayna konulu güncel açıklamaları nedeniyle tartışmalara konu edildi. Unutulmamalı ki, gerçekleşen Moskova zirvesi Ankara’nın yoğun temasları sonucu kotarıldı. İdlib hamlesi çıkmaza giren Ankara muhatap Rusya yönetiminin ağırdan almasına aldırış etmeden görüşme konusunda ısrarcı davrandı. Velhasıl Moskova acil görüşme taleplerini kulak ardı edip günler sonra ‘tamam’ dedi. Zirve bağlamında ayrıntılardan ziyade esasa odaklanmak isabetli olur. Hem açıklanan ek protokole yansıyan cümleler hem de zirve sonrası yapılan açıklamalara sinen pek ‘barışçıl’ beyanlar Ankara’nın geri adım attığının dolaysız ifadesiydi.

Ülkeler arası yapılan anlaşmalar uygulanma zemini bulduğu oranda anlam ifade eder. Tersi durumda caydırıcı güç dengesi devreye girer. Suriye ordusunun son İdlib harekâtını bu temelde okumak gerekir. SAA İdlib sahasına ağırlığını koyarak Soçi mutabakatının kadük hale getirilmesine izin vermedi. Moskova’da imzalanan ek protokol sonrası sahada neler oluyor? Yansıyan bilgi ve haberlere göre, ana omurgasını El Kaide’nin Suriye kolu El Nusra’nın oluşturduğu HTŞ (Heyet Tahriru’ş Şam) yazılı bir açıklama yaparak, ‘’Moskova protokolünü tanımayacakları ve saldırılarına devam edeceklerini’’ açıkladı. Şiddet yanlısı silahlı gruplar M4 otoyolunun bir bölümünde kurdukları barikat ve açtıkları çukurlarla kapattı. Aynı bölgede TSK’nin kimi birliklerini hedef alan silahlı ve bombalı saldırılarda oldu. Yine omurgasını Ahrar’uş Şam ve Feylak’uş Şam gibi örgütlerin oluşturduğu UKC’nin (Ulusal Kurtuluş Cephesi) benzer reddiyeci tutum aldığı görülüyor. Tasfiye olma korkusuyla birlikte otoyolları üzerinde elde ettikleri rantın biteceği histerisi ister istemez bunları öfkelendiriyor. Kendi medya kaynaklarından yansıyan tehditkâr açıklamaları provokasyonların süreceğinin göstergesi. Her şeye rağmen manevra alanları az. Ya askerî harekât ya da garantör ülke Türkiye’nin telkinleriyle belirlenen bölgeyi terk etmek dışında opsiyonları yok. Askerî harekât büyük ihtimalle Ankara’nın geciktirici ve imkân bulduğu koşulda engelleyici tavrının tartışılacağı koşullarda olur, diğeri ise onun yönlendirici rolüyle karşılık bulur. İdlib’in bir bölümünü işgal eden selefi-ihvancı örgütlerin tasfiyesi esasında herkes için faydalıdır. Bu terör örgütleri işletilen proje kapsamında üretilen fabrikasyon yapılardır. Çoğunlukla kör şiddetten beslenen, dini dar bağnazlıkla halklara yaklaşan ve kriminal karakterleri gereği uzlaşılması pek mümkün olmayan sorun odaklarıdır.

Peki İdlib’de yaşananlar üzerinden egemen güçlerin Ortadoğu politikalarını nasıl yorumlayabiliriz? Batılı emperyalistler ve bölgesel işbirlikçilerinin sıçrama tahtası olarak kullandığı “Arap baharı” esasında direnen-himaye edilemeyen yönetim ve halklara karşı gerçekleşen yıkıcı saldırganlığın adıydı. Zaten dayatılan komplike proje Libya müdahalesiyle asıl mecrasına akmaya başladı. Libya ile başlayan Suriye’de vekalet savaşına evrilen gelişmeler aynı hamurda yoğrulan puzzle taşlarıydı. Bölgesel düzlemde cereyan eden çatışmalı süreçler taraflar açısından bakıldığında gelecek on yılları derinden etkileme potansiyeli taşıyan hegemonik çıkarlar barındırıyordu ve bu çelişkilerin tezahürü olarak askeri müdahale ve savaşlar realitesi kaçınılmaz hale geldi. Nüfuz alanlarını genişletme, enerji koridorları üzerinde belirleyici olma, İsrail’in güvenliği, Filistin ve Lübnan direnişlerinin zayıflatılması, bölge halklarının mezhep-meşreplere göre birbirine düşmanlaştırılması, yeni işgal ve ilhakların meşrulaştırılması, Kuzey Afrika’dan ön Asya’ya kadar işletilen G-Büyük Ortadoğu Projesi ile egemenlik ilişkilerinin değiştirilmesi gibi sıralayabileceğimiz stratejik hedeflerle örülü kaotik gelişmeler yaşandı. Eğer öngördükleri gibi, kullanışlı araç işlevi gören siyasal İslamcı örgütlere dayalı şekilde, ‘Suriye’yi düşürebilselerdi’ küresel denklemli savaş gerçeği farklı ülkeleri de içine alan ‘rejim değişikliği’ başlıklı askeri-politik müdahalelerle zincirleme devam edecekti.

2011’den itibaren Suriye’de olanlar 11 Eylül (2001) saldırısının akabinde ABD’nin bu ülkeyi ‘şer ekseninin parçası’ olarak kategorize etmesiyle sacayakları oluşturulan projenin kendisine uygulama zemini bulmasıydı. Suriye yönetimin tasfiyesini kendilerince değişmez kırmızıçizgi olarak gören küresel ortaklı (başlangıçta ‘’Suriye’nin Dostları’’ ve sonrasında ‘’Uluslararası Koalisyon’’.) saldırganlık, Pentagon menşeli çokuluslu selefi-ihvancı örgütleri tahkim ederek ve El Kaide varyantlarının şemsiyesi altına toplayarak hedefine ulaşmak istedi. Sahte ‘özgürlük, demokrasi, devrim’ şablonlarıyla makyajlanan lakin yaşam gıdalarını Vehabbi bağnazlıktan alan silahlı örgütlere ‘’devrimci, muhalif, özgür ordu’’ gibi sırıtan gömlekler giydirildi. İslamist etiketlerle sahaya sürülen bu örgütler Batı ve işbirlikçilerinin tetikçiliğine soyundurulan çokuluslu lejyoner terör şebekelerinden başka bir şey değildi.

İdlib’de güncel gelişmeleri ifade ettiğimiz bu genel çıkarımdan bağımsız değerlendiremeyiz. İdlib, 2011 Mart’ından sonra sözde devrimin Şam’a doğru açılmasının kapısıydı. Bugün ülkenin merkezlerinden atılan, yenilgi girdabında çırpınan ve çıkış kapısının etrafında ayak diretenlerin kümelendiği dramatik bir veda sahnesine dönüştü.

İdlib’de daha doğru bir ifadeyle mezhepçi fanatizmin vücut bulduğu alanlarda çözüm hem askeri yol ve kazanımları geliştirme hem de Astana ve Cenevre süreçlerinin seyriyle paralel şekilde olacaktır. Halihazırda İdlib selefi-ihvancı örgütler için nefes aldıkları son kara parçası işlevi görüyor. Burada izlenecek aşamalı çözüm sistematiği şöyle olur; silah bırakan Suriye vatandaşlarına kapsamı genişletilen genel af, lokalize silahlı grupların Suriye ordusu bünyesinde eritilmesi, yeniden yapılandırma bağlamlı entegrasyon politikalarıyla yerel yönetimlerde söz sahibi olunması ve yabancı uyruklu unsurların farklı ülkelere transferi o da olmazsa konsensüs temelinde fiziki tasfiyeleri. Önümüzdeki birkaç yıl içinde İdlib problemi problem olmaktan çıkar. Şimdiden vilayetin yarıya yakını bu örgütlerden geri alındı. Suriye genelinde de çözüm ülkenin egemenliği, siyasi birliği ve toprak bütünlüğüne saygı temelinde anayasal reformlarla geçerlilik kazanır. 2011’den sonra savaş koşulları altında bile bir dizi reform yapıldı. Bunu ileriye doğru götürecek, hak ve özgürlüklerin alanını büyütecek ve yeniden yapılanma sürecinde siyasi katılımların çerçevesini belirleyecek olan iradeyi Suriyeliler kendi aralarında geliştirir. BM’nin 2254 sayılı kararında da belirtildiği üzere çözüm siyasi yollarla ve ‘terörist’ olarak görülen El Kaide menşeli örgütlerin dışında tutulacağı zeminde olacaktır.

Ferhat AKTAŞ

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)