Son Dakika Haberler

Çocukluğum beyaz perdeye taşınıyor.. Bir kişilik daha yerin var mı İstanbul? / Murat ÖZPOLAT

Çocukluğum beyaz perdeye taşınıyor.. Bir kişilik daha yerin var mı İstanbul? / Murat ÖZPOLAT
Okunma : Yorum Yap

Çocukluğum beyaz perdeye taşınıyor.. Bir kişilik daha yerin var mı İstanbul?

Murat ÖZPOLAT yazdı:

Veee pandemi nedeniyle askıya alınan anlaşma telif hakkı karşılığında nihayet sağlanır. Çocukluğum beyaz perdeye taşınıyor..
Bir kişilik daha yerin var mı İstanbul?

Sürgün 1: Mardin /Cizre

Annemin sesiyle uyandım; “çocukları tut, çocukları tut” diyordu. Çığlıklar, sivrisinek ölüleriyle dolu beyaz badanalı duvarlarımızda yankılanıyordu. Ne olduğunu anlayamadan kendimi yerde buldum, annem üzerime kapanmış, babam ablalarımı sakinleştirmeye çalışıyordu. Bir süre sonra sesler kesildi. Onlarca helikopter evimizin hemen üzerinden geçmiş çatımızı uçurmuştu. Dört yaşımda açtım hayata gözlerimi ve ilk tattığım duygu korku oldu.

Bekçi düdüğü sesini kaçırılan bir çocuğun çığlığı sandığım geceler yorganın altında fark edilmemek için sustum. Anlamam çok fazla sürmedi peşpeşe gelen patlamalı seslerin aslında çocukların patlattığı mantar olmadığını. Cüneyt’in babasını götürenler de arkadaşları değildi.

Gündüzleri güzeldi ama. Aynı bahçede üç aileydik, bir sürü çocuk vardı. Babam dut silkeler, anneler ekmek ve salça yapardı. En büyük eğlencem Dicle’ye köprüden ip salmaktı; hiç balık tutamasam da saatlerce baş aşağı yatar beklerdim, bir balığın ipi ısırmasını. Hiç ısırmadı…

Kimse söylemedi ki bir kanca bir de yemin lazım olduğunu.

Ah o Arap kızı gofreti! O gofret için azmı şirinlik yaptım bakkal Abdo’ya.

Sonra bir kardeşim daha oldu. Adını Nalan koydular. Suratı ve elleri küçücüktü, hiçbirimizi yaklaştırmıyorlardı; pudra kokuyor, ağzı ve gözleri birlikte hareket ediyordu, hayran hayran onu izliyordum. Bir gün bahçede oynarken ev kalabalıklaştı, bizi içeri almıyorlardı. Bir boşluk buldum ve daldım eve. Annem Nalan’ı koynuna almış sıkı sıkı sarılmış ağlıyordu ve Nalan’ın yüzü kapalıydı. Beni alıp dışarı çıkardılar, bir süre sonra da babam ve bir adam küçük tahta bir şeyin içinde götürdüler onu. Ölümün soğuk yüzünü ilk görüşüm oldu.

Sonra aramıza bir abi katıldı, o da bizim gibi sürgün gelmiş. 26 yaşında bir öğretmendi, bizim oralıymış, babam bulup getirmiş; ona sahip çıktı. Kimsesi yoktu ama birçok kitabı vardı. Bıyıkları ve elleri kocamandı. Beni omzuna alıyor, bize tahtadan arabalar yapıyordu.

Arap kızı gofreti mi? Onu her gün alıyordu.

Köprüye balık tutmaya gittik, balıklar onun ipini ısırdı; “tut” diye kucağıma attığındaki korkumu da unutmuyorum.

Evi bize yakınmış, her akşam bizde yemek yeyip gidiyordu. Bizim evde yemekler hep sıcaktı, ben hep üflerdim.

Babam anneme söylerken duydum, o da korkuyormuş ve bizde kalacakmış. Çok sevindim ama anlam verememiştim; büyükler de korkar mıydı bekçi düdüğünden?

Gelince söyleyecektim o sesin kaçırılan çocuk sesi değil bir düdük olduğunu.

Oturup avluda onu bekledim ama gelmedi! Ertesi gün de gelmedi. Hatta hiç gelmedi!

Babamı sürekli ağlarken görüyordum, babam ağladıkça annem de ağlıyordu. Yemekler de sıcak değildi artık, üflemiyordum. Bir daha köprüye gitmedim, Arap kızı gofreti de yemedim.

Yıllar sonra öğrendim ertesi gün vurulduğunu.

Bir kamyonun kasasında çıktığımız umut yolculuğunda gözyaşlarımla söyledim son kez, gofret aldığımız bakkaldan gelirken söylediğimiz şarkıyı: “Yağmur yağıyoor, seller akıyoor, Aarap kığğzııı camdan bakıyooorr…”

Bir eski zamandı.

İlk orada tanıdım esmer yüzlü çocukları.

Kınalı eller ilk orada okşadı başımı.

Yırtık cebimden Dicle’ye düştü çocukluğum. Orada bıraktım gülüşümü ve tahta arabamı.
………………………..

Sürgün 2: Çorum /Dodurga (Bir çocuğun gözünden)

İlk, yokuş yukarı bir bisikleti iterken görmüştüm onu. Sonra aynı sınıfa düştük. Hiç konuşmuyordu. Öğretmen ona “hoş geldin” dediğinde o sadece kafasını salladı. Hadi bize kendini tanıt dediğinde şöyle bir etrafına baktı yine konuşmadı. ‘Peki’ dedi öğretmen; bugünlük böyle olsun deyip kendi tanıttı. Mardin’den gelmişler, bir tek orası aklımda kaldı. Neresiydi Mardin? Neler yiyorlardı acaba? Hepsi böyle kara mıydı? İyi dövüşüyorlardır kesin..

Ertesi gün konuştu, hatta “Mardin kapısından atlayamadım diye bir türkü çaldı, tuhaf bir aksanı vardı ve kızılderililere benziyordu. Yarı Kürtçe, yarı Türkçeymiş öğretmen öyle dedi. Babası devlete karşı gelmiş, anarşit mi neymiş; annemgil konuşurken duydum hapiste falan yatmış, maden işçisiymiş. Buraya da sürgünden gelmişler.

Meşin ceketi vardı amcanın, benim bi kere başımı okşadı. Annesini hiç görmedim, mahalledeki kadınlara karışmazdı. Mahallede Kemal vardı, çok döğüşgendi, oyunumuzu bozuyor boynumuzdan tutup yere yatırıyordu. Ona bir şey diyemiyorduk ama yine de oynuyorduk. Birgün o kara çocuk geldi ve duvara oturdu. Bir yandan elindeki ekmeği yiyor, bir yandan bizi izliyor, arada bir gülüyordu.. Kemal’in yüzüne top çarptı ve gelip arkadaşıma tekme attı, ben de “bilerek olmadı niye vuruyon” deyince beni boğazımdan itti. Korkmuştum. Birden “hele bana bak” dedi bir ses. Oydu.! Ekmeği elime verip Kemal’in üzerine yürürken gözümde kocaman bir dev oldu. “Sen niye vuruyorsun bunlara, gel hadi bana vur” dedi. Kemal gelmedi. Sonra Kemal hiçbirimizi dövemedi. O çok cesurdu, köpekten bile korkmuyordu.

Hafta sonları mahallede herkesin bisiklet günüydü ama onun bisikleti yoktu. Ve onu sürekli diğer bisikletleri iterken görüyordum. Belli ki ondan bile keyif alıyordu. Defalarca ‘al, bin’ dedim, binmedi; “Düşersem kırılır” dedi.

Ya hiç bisiklet sürmemişti ya da kendinden çok bisikleti düşünüyordu.

Şimdi nerede ne yapıyor acaba? O, elinde çubuk yanında koştuğu tekeriyle hepimizi geçiyordu…

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri