Son Dakika Haberler

Devlet rutinin dışına çıkınca mafyalaşır / Veli BEYSÜLEN

Devlet rutinin dışına çıkınca mafyalaşır / Veli BEYSÜLEN
Okunma : Yorum Yap

DEVLET RUTİNİN DIŞINA ÇIKINCA MAFYALAŞIR!

Veli BEYSÜLEN yazdı

Tarih 3 Kasım 1996, Balıkesir’in Susurluk ilçesinde meydana gelen ve Hüseyin Kocadağ, Mehmet Özbay ile Gonca Us’un hayatlarını kaybettikleri, Sedat Bucak’ın ise yaralandığı bir trafik kazası, Türkiye’de o güne kadar zaman zaman sessizce dile getirilen devlet-mafya-siyaset üçgeninin ilişkisini deşifre etti. Zira kazada hayatını kaybedenlerden Hüseyin Kocadağ polis müdürü, Mehmet Özbay kimliği kullanan kişi ise cinayet ve uyuşturucudan hüküm giymiş, 1990 yılında İsviçre’de cezaevinden kaçmış, İnterpol’ün kırmızı bültenle aradığı Abdullah Çatlı’dır. Kazada yaralı kurtulan Sedat Bucak ise, o zaman iktidar ortağı olan Doğru Yol Partisi’nin Şanlıurfa Milletvekilidir.

Bu ilişkilerin ortaya saçılması üzerine, Türkiye’de yaygın protesto eylemleri yapıldı. Bu eylemlerin en etkili olanı, “Aydınlık için 1 dakika karanlık” sloganıyla, her akşam saat 21.00’de evlerde ışıkların söndürülüp açılması şeklinde yapılanıydı. Bu eylem sürecinde, birçok kentte insanlar ellerinde tencere tava ile sokaklara inerek protesto eylemleri gerçekleştiriyor, Susurluk kazasının açığa çıkardığı devlet-mafya- siyaset ilişkisinin soruşturulmasını talep ediyorlardı. Demokratik kitle örgütlerinin çağırısıyla, Susurluk’ta bir de miting yapılmıştı. Tüm bu eylemlerin bunalttığı dönemin Başbakanı Necmettin Erbakan, bir konuşmasında yapılan eylemi, “Bildiğiniz meşhur gulu gulu dansı yapıyorlar” diye açıkladı. Erbakan daha sonra bir başka konuşmasında ise, “Çünkü milli menfaatlerimizi hiç düşünmüyorlar, neye alet olduklarının farkında değiller, gulu gulu dansını zenciler yapar, zenciler de kültürsüzdür, bilgisizdir.” şeklinde açıklamıştı. Yani Başbakan, birçok olayı karanlıkta kalmış 1990’lı yılların karanlık ilişkilerinin soruşturulmasını isteyen bu ülkenin insanlarını cahillikle ve bilgisizlikle suçluyor, bunu da ırkçı bir söylemle dile getiriyordu.

Başbakan, Susurluk’ta ortaya çıkan ilişkiler soruşturulsun talebinde bulunan ve eylemler yapanları cahillikle suçlar da yardımcısı durur mu? Elbette durmadı, aynı günlerde DYP grup toplantısında konuşan zamanın Başbakan Yardımcısı Tansu Çiller, “Bu millet uğruna, bu ülke uğruna, devlet uğruna kurşun atan da kurşun yiyen de bizim için her zaman saygıyla anılır, şereflidir.” demek suretiyle, bu karanlık ilişkilerin devlet için yapıldığını açıkça dile getirdi. Çiller, bilinçli bir şekilde “devlet için” demek suretiyle bu suç ortaklığını aklamak istemişti. Zira Türkiye’de devlet deyince akan sular duruyor.

Yine Türkiye’nin en karanlık yılları olarak bilinen 1990’lı yıllarda önce Başbakan, sonra da Cumhurbaşkanı olarak görev yapmış olan Süleyman Demirel, “Devlet gerektiğinde rutinin dışına çıkar.” diyerek devleti aklamaya çalışmıştı.

Evet, 1990’lı yıllar Türkiye tarihinde karanlıkta kalmış birçok olayın yaşandığı yıllardır. Binlerce faili meçhul cinayetin işlendiği bu yıllarda, kaybedilenlerin çoğunun akıbeti henüz bilinmiyor. Nitekim yıllardır Galatasaray Lisesi önünde, her Cumartesi oturma eylemi yapan Cumartesi annelerinin çoğunluğu bu yıllarda kaybedilenlerin anne ve akrabalarıdır.

Elbette devlet yetkililerinin bu açıklamalarından sonra, yapılan tüm çağrılara rağmen bu karanlık ilişkiler tam olarak ortaya çıkarılmadı. Dolayısıyla 1990‘lı yıllarda işlenen suçların üstü örtüldü. 2002 yılında iktidara gelen AKP Genel Başkanı, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan bir açıklamasında, “Geçmişte olduğu gibi bazı şeylerin üstünün örtülmesine, rafa kaldırılmasına izin vermeyeceğiz. Varsa raftakileri tek tek indirip inceleyeceğiz. Susurluk da olsa açacağız.” demiş ve daha sonra değişik zamanlarda yaptığı konuşmalarda ise, ülkede mafyalara, çetelere, karanlık odaklara arka çıkan siyaseti tasfiye ettiklerini, darbeler döneminin kapandığını belirtmişti.

Tüm bu açıklamaları yapan, bugün ülke yönetiminde tek yetkili olan o zamanın Başbakanı şimdinin Cumhurbaşkanı’nın yönettiği Türkiye, son birkaç gündür yurtdışına çıkmış olan bir organize suç örgütü başının, iktidarı da içine alan videoları ile çalkalanıyor. Elbette iddiaların ne kadarı doğru ne kadar yanlış onu bizim bilme şansımız yok. Ancak iddialar, üzerinden atlanacak, yok sayılacak türden iddialar değil. Bu iddialar hakkında bir süreden beri yazılan şeyler var. Açıklamalar da bu yazılan çizilenlerle örtüşüyor. Eski MİT Müsteşar Yardımcısı Cevat Öneş, “Susurluk’tan beter dönemde Türkiye” diye açıklama yapıyor.

Doğrusu uzun süredir iktidarla içli dışlı olan ve iktidara destek için mitingeler düzenleyen, “Bu suça ortak olmayacağız!” başlıklı bir bildiri imzalayarak Kürt sorununda barışçıl çözüm talep eden barış akademisyenlerini, oluk oluk kanlarını akıtmakla ve kanlarında banyo yapmakla tehdit eden, hatta AKP’li belediye tarafından kendisine hayır sever işadamı plaketi verilen Sedat Peker’in, ilişkileri deşifre eden bu açıklamaları niçin yaptığından bağımsız olarak, ülkenin içine düşürüldüğü vahim durumun ortaya çıkarılması görevi parlamento ile hukukun üstündedir. İşlediği bunca suça ve karanlık ilişkiye rağmen, yıllarca bu ülkede hem de protokol düzeyinde, elini kollunu sallayarak nasıl gezdi? Yurtdışına çıkıncaya kadar kim veya kimler tarafından korundu? Rahat bir şekilde yurtdışına nasıl çıktı? Ülkede iktidar karşıtı en ufak bir açıklama yapan herkes hakkında soruşturma açılıp, insanlar suçlu ilan edilirken, organize suç lideri olduğu bilinen bir kişinin adli sicil kaydı bile nasıl olmaz? Tüm bunların açığa çıkarılması için savcılar çoktan harekete geçmeliydiler.

İlginç olan ise, Sedat Peker’i düne kadar hayır sever iş adamı diye lanse eden iktidarın, Peker’in açıklamaları araştırılsın diyen muhalefeti organize suç lideri ile iş birliği yapmakla ve onun ağzından konuşmakla suçlamasıdır. Ne kadar suçlarsa suçlasınlar, iddialar çok vahim. Bunca vahim iddia karşısında iktidarın, bir iki cılız karşı çıkış dışında bugüne kadar suskun kalması ise düşündürücü.

Aslında bugün karşı karşıya kalınan durum, Susurluk dönemine göre daha organize ve profesyonelce hazırlık yapılan bir durumdur. Zira Susurluk, bir kaza sonucu ilişkilerin ortaya çıktığı bir olaydı. Halbuki Sedat Peker’in açıklamaları, iktidarın değişik odaklarıyla ciddi ilişkileri olan ve çok şey bilen bir kişinin doğrudan açıklamalarıdır. Tartışmanın kilitlendiği nokta, bunun bir çözülme mi yoksa iktidar içi kavga mı olduğudur. Aslında bu bir iktidar içi kavga gibi görünse de aynı zamanda derin bir çürümenin işaretidir. Zira açıklamalar, siyasetçi, mafya ve bürokrasi arası ilişkileri çok net olarak göstermektedir. Daha açık bir şekilde ifade edilirse, iktidar içi kavganın dışa yansımasıdır. Eğer iktidar kendine güveniyor ve bu konuda kendinden şüphesi yoksa, zaman kaybetmeden harekete geçmeli ve ucu nereye kadar giderse gitsin, uyuşturucu alanındaki ilişkiler ile pazar payı kavgasını ortaya çıkarmalıdır. Operasyonlar sadece uyuşturucu alanı ile sınırlı kalmamalı, organize suç örgütlerinin bütün çalışma alanlarındaki pazar payları ortaya çıkarmalıdır.

Sosyalist solun 1970’li yıllarda güçlenmesi, 1980 sonrasında barışçıl demokratik yöntemlerle çözülmesi için adımlar atılmayan Kürt sorunun çatışmaya evirilmesi bu sonucun ortaya çıkmasında etkendir. Zira eski Cumhurbaşkanı’nın, Başbakan’ın ve Başbakan Yardımcısı’nın yukarıda belirttiğim açıklamaları, özellikle 1990’lı yıllarda devletin veya devlet içinde kümelenmiş bazı yapıların, organize suç çeteleri ile işbirliği yaptığını kanıtlıyor.

Öte yandan devletin, 1980’den itibaren neoliberal ekonomik sisteme geçiş yapması ve ekonomik faaliyetlerden çekilerek, işleri genelde ihale yoluyla şirketlere yaptırması ihale mafyasını ortaya çıkardı. Yolsuzlukların hakim olduğu sistem kaçınılmaz olarak suç ortaklıklarını teşvik etti ve bu alanda faaliyet yürüten organize suç örgütlerine zemin hazırladı. Dolayısıyla bu alanda da genelde organize suç çeteleri cirit atmaya başladılar. Ne yazık ki, gerek özelleştirme adı altında peşkeş çekilen tesisler ile arazilerin satış ihalelerinde, gerekse yapılacak işler ile mal temini için açılan ihalelerde belirleyici olan şirketlerin kanun gereği rekabetleri değil, masa başı pazarlıklar ve mafyavari yöntemlerdi. Böylece çeteler, tesis, arazi veya işi almasını sağladıkları şirketlerden pay aldılar. Nitekim Sedat Peker’in, açıklamalarının baş aktörlerinden bir olan Mehmet Ağar, sonradan “Ben öyle demek istemedim, devletimiz her şeye hakimdir” dese de, Peker’in Bodrum Yalıkavak’taki marinayı işleten Azerbaycanlı işadamının FETÖ’den içeri atıldığını ve marinanın kendisine hibe edildiğini açıklamasına karşılık, “Biz almasaydık mafya çökerdi” şeklinde cevap vermesi de bunun kanıtıdır.

Burada bir tehlikeye dikkat çekmem gerekiyor. Sedat Peker’in açıklamalarına iktidar sessiz. Çünkü olayı sessizce geçiştirmek istiyor. Ancak muhalefet de olayın üstüne etkili bir şekilde gitmiyor. En kötüsü ise, sindirilmiş olan toplumun olayları sessizce seyretmesidir. Bu çok tehlikeli bir durumdur. Zira bir toplumun sindirilmesi ve her şeyi kabullenir noktasına getirilmesi, o toplumun gelecekten beklentilerinin ve mücadele azminin yok olması anlamındadır. Ne yazık ki, 1996 yılında Susurluk’ta ortaya çıkan ilişkilerin soruşturulması için, 2013 yılında ise Gezi direnişinde sokaklara dökülen Türkiye insanı, artık tüm bunları kanıksamış görüntüsü veriyor.

Demokrasinin, hukukun işlemediği, insanların haklarını aramalarına izin verilmediği, her türlü karşı duruşun fiziksel ve psikolojik şiddetle bastırıldığı bir rejim mafyalaşmıştır ve örgütlü olmayan toplum ona karşı mücadele etmekte zorlanır. Üstelik pasifize olup zamanla sorgulama yeteneğini de kaybetme tehikesiyle karşı karşıyadır. Tüm bu yaşananlara karşı tek çözüm birikte mücadeledir.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

porno izle porno porno sex