Son Dakika Haberler

Ellinci yılında 15-16 Haziran: Her temas iz bırakır / Hüseyin ORTAK

Ellinci yılında 15-16 Haziran: Her temas iz bırakır / Hüseyin ORTAK
Okunma : Yorum Yap

Ellinci yılında 15-16 Haziran: Her temas iz bırakır

Hüseyin ORTAK yazdı:

“Bu günlerin lüks rezidans ve gökdelen iş merkezlerinin semtleri o yıllarda fabrika bölgeleriydi. Kentsel dönüşüm adındaki yoksulları şehir merkezinin dışına ve güvenlik altına alınabilir bölgelere çıkarma projeleri gündemde değildi. Fabrika işçileri çalıştıkları yerlerin yanı başındaki mahallelerde yaşarlardı. Belki bu yüzden hak arayış eylemleri, grevler sadece işçilerin değil onların ailelerinin, komşularının, mahalle esnafının vb. destek ve dayanışmasıyla yaşanan ses getirici hak arayışlarıydı.”

Bundan elli sene önce, 1970’te, çalışma yaşamını ve temel sendikalar mevzuatını düzenleyen 274 sayılı Toplu İş Sözleşmesi, Grev ve Lokavt Yasası ile 275 sayılı Sendikalar Yasası‘nda değişiklik yapan tasarı önce Millet Meclisi’nde ve ardından Senato’da onaylandı. Yapılan değişiklik, işçilerin sendika seçme özgürlüğünü önemli ölçüde kısıtlamakta, sendika değiştirmeyi güçleştirmekteydi. DİSK, doğrudan kendi varlığını hedefleyen Sendikalar Yasası’ndaki vaki değişikliğe haklı olarak başından beri karşıydı. 15 Haziran 1970’te, ki haftanın ilk iş günüydü; İstanbul’da ve İzmit’teki 113 işyerinde 70 bin işçi bu yasa değişikliklerine karşı eyleme başladı. İstanbul’daki işçiler üç koldan, İzmit’tekiler iki koldan yürüyüşe geçti. DİSK üyesi işçilerin yanı sıra, Türk-İş üyesi işçiler birçok işkolunda direnişe katıldılar.

16 Haziran Salı günü başka işyerlerinden katılımlarla 150 bine yakın işçi yine iki şehirde yürüyüşe geçti. İstanbul’da Topkapı-Eminönü istikametinden Levent-Mecidiyeköy’den Zincirlikuyu istikametine, Kadıköy’den Üsküdar ve Kartal üzerinden yürüyüşe geçtiler. Yürüyüş kollarında karşılaşılan bütün polis barikatları yarılarak geçildi. Olaylar karşısında hükümet çareyi sıkıyönetim ilan etmekte buldu.

3 ay süren sıkıyönetim sonunda 5 bini aşkın işçi işten çıkarıldı.

Sıkıyönetim sürecinde Cumhurbaşkanı’nın onayından geçen 274 sayılı yasadaki değişikliğin, sıkıyönetimden sonra, TİP’in ve hemen ardından CHP’nin (halbuki CHP AP’yle birlikte tasarıyı hazırlayıp meclisten geçirmişti) iptal için Anayasa Mahkemesi’ne başvurması üzerine, önemli bir bölümü iptal edildi. 275 sayılı yasada değişiklik öngören tasarı ise, Meclis’e bile sevk edilmeden geri çekildi.

Yazıyı okurken işçilerin eyleme geçtiği yerlerin bir kısmını okuyunca şaşırmışsınızdır. Bu günlerin lüks rezidans ve gökdelen iş merkezlerinin semtleri o yıllarda fabrika bölgeleriydi. Kentsel dönüşüm adındaki yoksulları şehir merkezinin dışına ve güvenlik altına alınabilir bölgelere çıkarma projeleri gündemde değildi. Fabrika işçileri çalıştıkları yerlerin yanı başındaki mahallelerde yaşarlardı. Belki bu yüzden hak arayış eylemleri, grevler sadece işçilerin değil onların ailelerinin, komşularının, mahalle esnafının vb. destek ve dayanışmasıyla yaşanan ses getirici hak arayışlarıydı.

O işçi mahallelerinin bir kısmı hala var. Ama artık İstanbul’da işçiler evlerinden çok uzakta servislerle gidilebilen sanayi sitelerinde çalışıyorlar: Artık oturdukları semtler kimsenin komşusunu bile tanımadığı büyük apartmanlarla ya da kendi içine kapalı aile apartmanlarıyla doldu.

Uzun süredir görkemli hak arayışlarının nadiren görülmesinin ya da 15-16 Haziran gibi kitlesel kabarmaların görülmemesinin temel nedeni şüphesiz ki yukarıda saydığım değişikliler değil… Ama çalışan sınıfların Başakşehir, Batıkent gibi kapalı havzalarda yaşamaya yönlendirilmesinin ve yanı sıra şehrin yönetim merkezinin çok uzağındaki, Çorlu Velimeşe, Gebze Molla Fenari gibi sanayi sitelerinde çalışmak durumunda bırakılmalarının emeğin toplumsal rolünün etkisizleştirilmesinde kayda değer bir katkısının olduğu da kabul edilmelidir.

Tekrar konumuza dönersek… 15-16 Haziran direnişinin ardından üç aylık bir sıkıyönetim dönemi geldi. Askeri hukuk 5000 işçiyi işten çıkararak, tutuklayarak “istikrarı” sağladı. Parlamenter sistem aracılığıyla Anayasa Mahkemesi’ne başvurularak Meclis’ten geçip onaylanan yasa maddeleri iptal edildi.

Yazının başlığında da kullandığım ve polisiye romanlarda çokça karşılaşacağımız bir cümle vardır: “Her temas iz bırakır”…

Gelin, şimdi bu temasın işveren ve devlet cephesindeki izlerini sürelim

Cumhuriyet tarihinin büyük direnişlerinin ortak bir özelliği vardır: Hiçbirisi direnişçilerin net kazanımlarıyla sonuçlanmamıştır.

Buna rağmen karşı tarafta endişe ve endişe üzerinden büyük bir iş birliği ve konsolidasyon üretmiştir. Özel sektörün sahibi olduğu iş yerlerinde ağırlıklı olarak başlamış olan 15-16 Haziran direnişi dönemin patronlarını ciddi ölçüde korkutmuştur. Bu işçi korkusu o tarihten beri de azalmadan sürmektedir diye düşünüyorum.

DİSK’in büyük oranda önderlik ettiği 15-16 Haziran olaylarından kısa bir süre sonra 25 Haziran’da apar topar, MİSK (parfüm imalatında kullanılan balina kusmuğu değildir) açık adıyla Milliyetçi İşçi Sendikaları Konfederasyonu kurulmuştur. İşçiler arasında çok kabul görmeyen bu devlet ve sermaye güdümlü oluşuma 1975 yılında da Hak-İş de eklenmiş; böylelikle fabrika bahçesindeki sarı lalelerin sayısı artmıştır.

Büyük direnişin üzerinden henüz bir yıl bile geçmeden 12 Mart askeri darbesiyle yeniden sıkıyönetim yaygınlaştırılmış ardından bir ay bile geçmeden 2 Nisan 1971’de TUSİAD kurulmuştur. Eeee ne var bunda? Sonu “… Adamları Derneği” olarak biten derneklerden kasabalarda bile var diyebilirsiniz. Ama o günlerde öyle değildi; sadece TÜSİAD vardı ve büyük bir sanayici iş adamı ve profesyonelinin mutabakatıyla kurulmuştu. TÜSİAD ilk başkanı Vehbi Koç liderliğinde “karma ekonomi”ye, Atatürk ilkelerine ve -o dönemin popüler deyişiyle- NATO ve CENTO’ya bağlı olduklarını vurgulayarak kurulduklarını açıklıyorlardı.

Bu ilkeler dönemin ruhuna göre çok değişti, karma ekonomiyle başlayan ilkeler sonra liberal ekonomi oldu, Atatürk ilkeleri kavramı “muasır medeniyetler seviyesi” kavramına dönüştü. Amma velakin yıllar içinde değişmeyen tek şey vardı: Bir patron kulübü olarak hegemonya üretmek ve etki artırmak. Kimler üzerinde mi? Cevabı çok basit: İşçiler ve hükümetler…

TÜSİAD kurulduğu günden bu yana kamuoyunda ön plana çıkmış bir teşkilat değildir. İşçilere karşı yapılan açıklamalar ve eylemler daha çok işveren sendikaları tarafından yapılırdı (Günümüzde ona da gerek kalmadı ya…) Adı bilinen ama faaliyetleri çok bilinmeyen bu mezkûr derneğin faaliyetlerini dolaylı yollardan öğreniyoruz çoğunlukla.
Çok sevdikleri ve kendilerini güvende hissettikleri 12 Mart döneminin ardından CHP’nin bile iktidarından korkan bu kulüp, memnun olmadıkları CHP hükümetini düşürmek amacıyla sivri dişlerini meşhur gazete ilanlarıyla göstermiştir. O dönemi merak edenler o ilanın ve ilanla birlikte yürütülen kampanyanın organizatörü reklamcı ve kriminolog Süheyl Gürbaşkan’ın anılarının ilgili bölümlerine bakabilir.

Dönemin perde arkası…

Dönemin olaylarının perde arkasını öğrenmek için anı okumayı sürdürelim. İngiliz ve Hollanda çok uluslu ortaklığındaki Sana Fabrikasının 1970’lerdeki Hollandalı Genel Müdürü birkaç yıl önce yayınladığı mesleki anılarında Ecevit hükümeti döneminde TÜSİAD’ın talimatıyla üretimi kıstıklarını ve bu yolla halkta memnuniyetsizlik oluşturup Ecevit hükümetini düşürmeye çalıştıklarını anlatıyordu.

O yılarda karaborsa olan sadece Sana değildi. Tüpgaz, İpana diş macunu da uzun yoklar listesinden ilk aklıda kalanlardır. Bu iki malı üretenlerin de TÜSİAD’ın ilk iki başkanı Vehbi Koç ve Nejat Eczacıbaşı olduğunu söylersek, sanırım aile fotoğrafını büyük ölçüde tamamlamış oluruz. Dönemin aile içinden tanıklıkları bile bu derneğin kamuoyunu etkilemekten öte yönlendirmeye yönelik örtülü faaliyetlerini ortaya koymaktadır.

Dönemin seçimle gelmiş meşru hükümetine karşı yürütülen bu organize faaliyetlerin o tarihlerde yürürlükte olan eski TCK’nın (demokrat, yurtsever ve emekten yana kesimleri üzerinde bir kılıç gibi sallandırılan) meşhur 141. maddesi ile 147. maddelerine aykırılık teşkil eden ciddi suçlar olduğu ortadadır.

Adalet Ağaoğlu‘nun “Bir Düğün Gecesi” romanında iş adamının kızıyla bir generalin oğlunun düğünü üzerinden 1970’ler Türkiye’si çok etkileyici bir metaforla anlatılır. Biz de bu romanın metaforunu kullanarak dönemin “erkek tarafına” gelelim.

“Türkiye’de sosyal gelişim, iktisadi gelişimin önüne geçmiştir”

Bu durum tespiti 12 Mart’ın kudretli generali Memduh Tağmaç’a aittir. Generallik kariyeri Demokrat Parti döneminde başlayan 12 Mart döneminin bu genel kurmay başkanı TÜSİAD’ın kurucusu ve ilk başkanı Vehbi Koç’un da çok takdir ettiği subaylardandır.

Can Dündar, hazırlayıcısı olduğu “Özel Arşivinden Belgeler ve Anılarıyla Vehbi Koç” kitabının ikinci cildinin 138-140. sayfalarında şu anekdotu aktarır:

Koç, Tağmaç’a -“memlekete hizmetlerinden dolayı”- bir araba hediye etmek istediğini söyler. 25 Ağustos 1972’de oğlu Rahmi Koç’u otomobil katalogları ile birlikte Tağmaç’a “gönderir” (kendi deyişi) … Tağmaç, o sırada evini yaptırmaktadır, daha sonra babası Vehbi Koç’u arayacağını söyler Rahmi Koç’a. 15 Kasım 1972’de Vehbi Koç, Tağmaç’la buluşur. Tağmaç, araba kullanmayı bilmediğini, bu hediyeyi kabul ederse, oğullarının kullanacağını, bunun da kendisine bir fayda sağlamayacağını, dolayısıyla hediyeyi kabul etmeyeceğini söyler. Bununla birlikte otobüse dolmuşa binmekten de rahatsız olduğunu belirtir. Koç da ona şoförüyle birlikte bir araba tahsis etmeyi önerir. Vehbi Koç anılarında, paşanın bu durumuna üzüldüğünü yazar.

Bu anlatılanlara aklı başında bir yurtseverin de üzülmemesi mümkün değildir ama farklı bir sebeple: Devlet yöneticilerinin ve iş adamlarının cülus cemile alma verme seviyesindeki bu yakınlıklarının ifade ettiği anlama…

Adalet Ağaoğlu’nun etkileyici metaforuyla Düğün’ün erkek tarafı da hızla belirginleşmeye başlamıştır sanırım.

Tağmaç’ın bu sözü, içinde barındırdığı anlamlarla 12 Mart’ın darbesinin gizli ajandasını izaha yeterlidir diye düşünüyorum. 12 Mart sürecinden 12 Eylül cuntasına hatta günümüze kadar gelen kronolojik süreçte bu sözün izlerini rahatlıkla görebiliriz: “Sosyal gelişimi, iktisadi gelişim seviyesinin altına çekmek.”

Yaşadığımız son elli yıllık süreçte Tağmaç’ın deyişiyle sosyal gelişim ekonomik gelişimin oldukça altına çekildi ama ne değişti?

Türkiye, Menderes iktidarından beri uluslararası ödemeler dengesi sorunu yaşayan net ithalatçı bir ülke… Bu nedenle tarımdan sanayiye bütün sektörlerde ithalata ve dolayısıyla dövize ihtiyaç duyuyor. Bu sebeple de üretim maliyetlerini kendisi kontrol edemiyor; maliyetini kontrol edebileceği tek ana yerli girdi ise emek. Hal böyle olunca da para kazanmanın tek yolunun emek maliyetlerini kontrol altında tutmak olduğunu biliyor ve bunun için çabalıyor. Büyük oranda da başarılı oluyor. Bu “başarı” da büyük bir mutsuzlar ülkesi yaratıyor sadece.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri