Son Dakika Haberler

Erhan CEYLAN: Namuslular… Namussuzlar

Erhan CEYLAN: Namuslular… Namussuzlar
Okunma : Yorum Yap

Namuslular… Namussuzlar

Erhan CEYLAN yazdı:

Resmi İdeoloji’nin Haklar Mücadelesi üzerine inşa ettiği algoritma, adına toplum dediğimiz, birbiri üzerine bindirilmiş insan sürülerinin çoğu zaman algısal tepkileri üzerinden şekillenir. Böyle olduğu içindir ki, yönetenler, karar alırken, bunları icra ederken, problemin çeşidine boyutlarına ve çözümü sürecinde kimin müdahil olacağına göre pozisyon alırlar. Buna en nazik söyleyişle siyaset ya da politika deniyor.

Demek ki, siyasetçi/politikacı, işini icra ederken toplumsal tabakaların beklentilerini dikkate almak zorundadır. Fakat bunun her zaman akılcı, adil, özgürlükçü bakış açılarıyla hayata geçirilebildiğini söylemek mümkün değil. Aksine, çoğunlukla, ne kadar oy getirebileceği hesabı yapılarak elde edilen veriler ışığında tercihler belirlenir. Son günlerde tartışmalarla gündeme oturan, sanat etkinliklerinin keyfi nedenlerle yasaklanması bunun en iyi örneğidir. “Dini ve milli değerlerimize saldırıyorlar” gibi muğlak, müphem gerekçelerle en masum etkinlikler bile egemenlerce yasak kapsamına alınabilmektedir. Tek adam rejimlerinin belirgin özelliği olarak burada toplumsal kesimlerin taleplerinin bir önemi yoktur. İktidar Partisinin ideolojisine, (Varsa tabii) çıkarlarına hizmet etmeyen, muhalif, iktidara karşıt söylemler geliştiren kesimlerin talepleri görmezden gelinir, yetmezse, baskı ve korkutmayla sindirilir. Bunu yaparken de sözde özgür basın dedikleri enstrümanı kullanırlar. Bu bütün iktidarlar için geçerlidir. Türkiye gibi totaliter rejimlerde, karşıt söylemlerin cezası önünde sonunda kesilir.
Yalanlarla, algılarla gerçekler çarpıtılarak kitlelerin önüne konur; sonrası kendiliğinden gelir zaten.

Politika ikna sanatıdır, bunu iyi bilen kurt politikacı, kitleleri manipüle ederken her enstrümandan yararlanmanın yollarını bulur. İktidarların toplumun bazı kesimlerinin ihtiyaçlarını dikkate almakta isteksiz davranmalarının ya da seçim sonrasına ötelemelerinin altında yatan sebep budur. Kendini idare etmekten aciz bir takım insanlar-öteki kendini idare etmekten aciz insanları-yönetmeye talip olunca aralarında bir al-ver ilişkisi doğar ki, buna da Parlamenter Sistem adı veriliyor.

Siyasetçi/politikacının da herkes gibi kendi düşünceleri, bunlara yön verecek iradeleri vardır. Fakat onlar düşündüklerini her zaman özgürce söylemez/söyleyemezler. Aksi halde, öncelikle bağlı bulundukları siyasi oluşumun yönetim organları tarafından kulakları bükülür; sonra, bir daha seçilmeme riski de var.
Bu seçilmişlerin oluşturduğu topluluğa Meclis denir; bunun görevlerinden birisi, belki de en önemlisi yasaları yapmaktır ki, hayatlarımızı derinden etkileyen aslında budur. Peki, yasa yapma ihtiyacı neden ve nasıl doğar?

Toplumun çeşitli dinamiklerini harekete geçiren bazı ihtiyaçlar, bu kesimlerin talebiyle, seçilmişlerce Maclis’e taşınır, gerekli görülürse yasa yapma sürecine dahil edilir.
Peki, ‘Yasa Yapıcı’ her zaman doğru olanı mı yapar? Başka deyişle, toplumun bir kesiminin talepleri doğrultusunda hazırlanan ve hayata geçirilen bu yasalar, buna karşı olan öteki kesimlerin zorunlu olarak tepkisine neden olmaz mı? O halde, her kesimi memnun edecek yasaları yapmak mümkün değil midir? Elbette mümkündür; ama bunu ancak dürüst, kendi çıkarlarını ve ikbalini öncelemeyen siyasetçi/politikacılar eliyle gerçekleştirebiliriz. Demokrat olmak, problemleri, bir kesimi ötekine tercih etme ahlaksızlığına ve yozluğuna düşmeden çözebilme basiretini gösterebilmektir.

Yine, çoğunluğun taleplerinin kural olduğu, azınlığın yok sayıldığı rejimlerin adı Demokrasi olamaz. Aksine Demokrasi -bugün Türkiye’de olmadığı şekliyle- azınlığın çoğunluğun zorbalığına karşı korunduğu rejimin adıdır. Çoğulcudur, ama çoğunlukçu değildir.

Demokrasi çözüm üretme sanatıdır, dedik. Bugün bizi yönetenler her geçen gün artmakta olan içinden çıkılamaz hale gelen problemleri çözmek yerine perdelemek, ötelemek ve hatta yok saymak noktasındalar. Sebep oldukları bunca problemden çıkış yolu olarak toplumun bazı kesimlerini cezalandırma yoluna başvurmaktadırlar. Bunu ya yasa kılıfına sardıkları ama hukuki olmayan yasaklamalarla yapıyorlar (Örneğin Dezenformasyon Yasası) ya da, kendi yandaşlarının talep ve isteklerini -sanki toplumun tamamının talepleriymiş gibi- ötekileştirdikleri kesimlere dayatarak onları baskılama yoluna gidiyorlar.

Onun içindir ki, birisi çıkıp “Milli ve dini duygularıma saldırıyorlar,” dediğinde, yandaş basın hemen devreye giriyor, olayı köpürterek mesele hâline getiriyor; iktidar partisinin yöneticileri de -akıl ve mantıktan yoksun- bu talepleri duraksamadan uygulamaya koyuyorlar. Sonra da, insanların aklıyla alay edercesine, her lafın başında dile getirilen “Birlik ve beraberlik” söylemleri havada uçuşuyor. Bugün ülkedeki siyasi iklim tam olarak budur. Bu örüntüden çıkmanın yolu sandık ve yeni bir yöneten mi, hiç sanmıyorum.

Buraya kadar yazılanlar, siyasal erkin haklar mücadelesine bakışı konusunda bir çerçeve çizmek içindi. Şimdi asıl meselemize, hayvan hakları bağlamında sokak köpeklerine uygulanan kıyımlara gelelim istiyorum. Bazıları meseleyi salt sokak köpekleri özeline indirgemiş olmamdan dolayı tepki göstereceklerdir. Elbette, hayvan hakları mücadelesi çok boyutlu, çok katmanlı bir mesele olarak karşımızda durmakta. Bunu kimse yadsımıyor. Ne var ki, son günlerin en güncel konusu bu olduğu için buradan tutmak istedim. Ayrıca, resmin tamamı üzerinden bir tahlil yapmaya kalkıldığında pek çok önemli ayrıntının kaçırıldığını da biliyorum; bu yüzden ben parçalara bölerek incelemeyi tercih ediyorum.

Sokak köpekleri hep göz önünde olmaları, şiddete hep açık olmaları ve ne yazık ki gizlenme imkânları olmaması gibi sebeplerle; çoğu vahşet derecesinde şiddete maruz kalmaları sebebiyle hayvan savunucularının gündeminde hep ilk sırayı aldılar, doğal olarak. Kedi gibi yükseklere çıkamazlar, ânında kaçamazlar, kuytularda gizlenemezler… Saldırıya her an açık olan sokak köpekleri, bazı üzücü olayların öznesi olarak hedef gösterildi. “Tehlikeli ırk” kavramı mesela sadece köpekleri yaftalamakta.

Birkaç gün önce yaşanan bir olaya burada değinmek yerinde olacak. Herkes tarafından sevilen, bakılıp gözetilen, sokağımızın köpeği Karamel, hem de kaldırımın kenarında uyumaktayken saldırıya uğradı. Kameralara yansıyan görüntülerde, saldırgan eline geçirdiği kaldırım taşını zavallının kafasına atıyordu, hemen ardından bir başkasını… Şimdi bu insan suretindeki yaratığı engellemeye kalksan, bu arada vücut bütünlüğüne zarar versen yargılanıp ceza alman kaçınılmaz olur.

Yine youtube’den indirip izlediğimiz bir görüntüde, dikenli telle çevrilmiş bir arazide bir köpek kendi kulübesinin önünde sakince durmaktayken, oradan geçmekte olan birkaç çocuğun taşlı saldırılarına maruz kalıyor. Köpek öfkeleniyor haliyle, çiti aşabilse belki de saldıracak; neyse ki öyle bir şey yaşanmıyor. Çocuklar geçip gitmişken gerisin geri dönüp yine taş atıyorlar. Böyle çocuklar saldırıya uğradığında, üzülmek gelmiyor içimden.

Münferit bazı olaylar, olayın arka planı araştırılmadan, özellikle basın ve medya üzerinden -bir korku filmi tadında- allanıp pullanarak insanlara servis ediliyor her gün, her dakika.
“Her köpek potansiyel bir tehlikedir” algısı pompalanıyor; ortalama (köpeklere karşıt duygu beslemeyen) insanın bile bunlardan korkması, nefret etmesi; görüldükleri yerde öldürülmeleri isteniyor. Bu çabalar sonuç veriyor ne yazık ki; köpek gördüklerinde yolunu değiştiren insanlar bir süre sonra “Çocuklarımız sokağa çıkamıyor” diye yakınıyorlar. Onları da anlamamız gerekir, sorun tek taraflı değil çünkü. Ancak, çözümü var; hayvan savunucuları, aklıselim insanlar, yıllardan beri her platformda bağıra bağıra söylüyorlar, yazıp çiziyorlar. Sonuçta çözüm için adım atması gerekenler, sorumlular Üç Maymun’u oynamayı sürdürüyorlar. Problem çözülmedikçe daha da büyüyor, ahtapotun kolları gibi çok uçlu, çok taraflı bir hale doğru evriliyor. Sonuçta, hayvanlar, onları savunmaya çalışan insanlar ve bağlamın dışında kalan fakat olaylardan etkilenen sıradan insanların karşı karşıya geldiği bir arenada kim kimin kafasını koparacak noktasına geliniyor.

Sorun bellidir, çözümü de. Bu sorun sokak köpeklerini öldürmekle çözülemez; şiddet karşı şiddeti doğurur. Vicdan sahibi, aklıselim sahibi insanların, köpeklere kıyılırken bir kenardan sessiz sedasız seyredecekleri düşünülüyorsa, onlara büyük aldandıklarını söylemek isterim. Bu vesileyle, kendilerini sokakları köpeklerden temizlemekle görevlendirmiş, durumdan vazife çıkarmanın peşinde bir takım çetelerin türediğini ve bu amaçla köpek katliamına giriştiklerini biliyor, görüyoruz. Reklam olmasın diye isimlerini buraya koymayacağım (Bu yazıya girecek kadar önemli değiller, ayrıca). Okumuşundan zır cahiline, geniş bir yelpazesi bulunan (sanatçılığı ve gazeteci kimliği kendinden menkul bazı organizmaların da içinde bulunduğu) öldürmekten, yok etmekten başka çözüm bilmeyen bu çetelerin ortak özelliği, güce, otoriteye tapan- fakat kendinden güçsüzlerin üzerine çullanmakta pek mahir olan- aslında korkak, ezik, sinik; bir tehlike sezdiler mi, böcekler gibi kaçacak delik arayan tiplerdir.

Kalabalıkken aslan kesilirler. Hayata olumlu bir katkıları yoktur; hep biraz, hep yetersizdirler. İktidarsızlıklarını zavallı hayvanlara zulmederek güdülemeye çalışırlar. Köpeklerin çoğalmalarına karşıdırlar, ama köpekler gibi üremekten de geri duramazlar. Kibirleri öylesine tavan yapmıştır ki, gerçekte, tabiatın kendilerine bahşettiğini düşündükleri şehevi arzuların bütün canlılarda ortak güdü olmasını kabullenemezler. Kendileri işe yaramaz zavallılar olmaları yetmez gibi, bir de fotokopilerini yayarlar oraya buraya.
Hayvan savunucularının da artık “hayvanıma dokunma!” mottosundan çıkıp “hayvanıma dokunursan, sana dokunurum” noktasına gelmeleri gerekiyor. İsmet İnönü’nün dediği gibi; “Bir memlekette, namuslular, namussuzlar kadar cesur olmadıkça, o memlekette kurtuluş yoktur.” Aklını, vicdanını kaybetmiş bu insanımsılarla sahada mücadele etmenin zamanı geldi de geçiyor. Elbette, hukuktan sapmadan, akıl ve mantıktan ayrılmadan… en önemlisi de onlar gibi alçalmadan!

Siyasal erkin bu sorunu çözmeyeceği, bu yolda bir niyetinin de olmadığı artık net olarak anlaşılmıştır. Oysa tek yapmaları gereken, belediyelere bir genelge göndermek, “Bölgenizde bulunan köpekleri kısırlaştırma işlemini derhal başlatın” diyerek bir irade ortaya koymaktır. Uymadılar mı, ağır yaptırımlar uygulamaktır. Çok mu zor? Siyasal iktidar, tavşana kaç, tazıya tut, mantığıyla hareket ederken problemi seçim sonrasına atarak kurtulmak istiyor, besbelli.

Hayvan Savunucularının önde gelen isimlerinden Zuhal Kalkandelen ve yüzlercesine yapılan ahlaksız ve alçakça saldırıları unutmadık, unutmayacağız. Tarih boyu kalemin karşısına kılıcı, aklın karşısına dogmaları, bilimin karşısına hurafeleri koydular; ne oldu? Zorbalığa, kıyıcılığa karşı aklını, yüreğini, vicdanını siper edenlerin gemisi, umudun dağlarından esen barışçıl rüzgârlarla ağır ağır ilerliyor akılcılığın denizinde. Umut yok olmaz.

Erhan Ceylan
Hukukçu
HAD YK üyesi

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)