Son Dakika Haberler

Eylül’de Üç Gün: 12 Eylül 1980 Türkiye/ Hüseyin ORTAK

Eylül’de Üç Gün: 12 Eylül 1980 Türkiye/ Hüseyin ORTAK
Okunma : Yorum Yap

Eylül’de Üç Gün: 12 Eylül 1980 Türkiye

Hep,

aynı kızıllıkta mı

batar Güneş

terli alnında

amelenin

Aynı resim midir yoksa?

Hep baktığımız

içinde

bolca çocukların olduğu

Ya?

bağırtıları

vapurların

ya

Bağırtıları?

Akşam sabah

sloganları mıdır yoksa

o

sorgusuz giden

Eylül çocuklarının

Ne çok

izleri kalmış oysa

çıplak ayaklarından geriye

ne çok

İzleri

Karasında asfaltın.

Ağ. A.Kemal

Hüseyin ORTAK yazdı:

Türkiye’de yaşayan ve 40 yıldır neredeyse her gün 12 Eylül’ün hayatımıza bıraktığı, taksilerin tepesindeki ışıklı taksi levhalarından, sütlü nuriye tatlısına, nüfus cüzdanı olmadan dışarı adım atamamaktan 12 Eylül’ün Anayasasına kadar birçok iz için toplumsal ve bireysel hafıza yoklamalarına ihtiyaç olduğu düşüncesindeyim.

Hafıza yoklamasında bulunanlar belki bu yolla 12 Eylül’ün bir sonuç olmadığını tam tersi yeni bir toplum projesi için bir başlangıç olduğunu anlayacak ve neden böyle bir projeye ihtiyaç duyulduğunu kendilerine soracaklardır.

Oğuz Atay’ın deyişiyle, her resmî Türk vatandaşının yanıt araması gereken sorulardandır bunlar.

Bu soruların yanıtını düşünürken başka önemli bir konuya da bakalım. 1960’lı yıllar sömürgelerin bağımsızlıklarına kavuştuğu, üçüncü dünya ülkelerinde kukla devletlerin yıkılıp halkın yönetimlerinin kurulduğu yıllar olarak akıllarda kalmıştır. Bu sürecin ABD için en tedirgin edici birlikteliği de 1966 yılında Havana’da düzenlenen Üç Kıta Konferansı olmuştur dersek çok yanlış bir cümle kurmamış oluruz.

Bu konferans ve Bağlantısızlar Hareketinin yükselmesi ABD’nin Üçüncü Dünyanın tasfiyesi ve bu ülkelerin merkez ülke etrafında yeniden organize edilmesinin planının başlangıcını oluşturur.

İkinci Dünya Savaşının refah yıllarının ardından ABD, ucuz petrol, maden ve tarım kaynaklarının avucundan kaymaya başladığını bunun da söz konusu malları daha yüksek fiyatlarla satınalmak zorunda kalacağı yeni bir kriz anlamında geldiğini gördü.

Yoksul ülkelerin bağımsızlaşması, tekelci kapitalizmin hayatta kalabilmesi için elzem olan yeni pazarlar yeni müşteriler aracılığıyla büyüme stratejisini ve bunun temeli olan sermayenin yoksul ülkelerde serbestçe dolaşımını tehlikeye sokmaktaydı.

İki süper güç ABD ve Rusya’nın hegemonya savaşlarında Rusya’nın yarıştan çekilmesine kadar süren bu dönemde, ABD’nin NATO eliyle yönettiği ve bugün hala gizlilik perdesini büyük ölçüde koruyan Gladyo örgütlenmesinin yürüttüğü kirli savaşın yanında Rusya’nın Afganistan’ı işgali oldukça sönük kalıyordu.

Bu yıllar Asya, Afrika ve Latin Amerika’da (Yani 1966 Havana Konferasına katılan ülkelerin Kıtalarında) darbeler, işgaller ve kukla yönetimlerin işbaşına geldiği yıllar olmuştur.

Biz yeniden yazımın başında sorduğum soruya dönelim isterseniz. Türkiye tarihinin en kanlı darbesi 12 Eylül’ün hazırlayıcıları neden böylesi bir kalıcılaşma ve yeni toplumsal ilişkiler projesini hayata geçirmek gibi bir büyük işe kalkıştılar?

Sorunun iki yönlü bir cevabı olduğunu hatta NATO ve Ülke içindeki müessesnizamın endişe ve korkularının çakıştığını söyleyebilirim.

NATO’nun gizli organizasyonunun ülkemizdeki etkinliğinin 1950’li yıllarda başladığını söyleyebiliriz. Bu saptama sanırım tartışmasız kabul edilecek bir olgudur.

Komünist kışkırtması sonucunda halkın galeyana gelmesi şeklinde dünyaya duyurulan 6-7 Eylül pogromundan başlayarak,(Gladyo’nun Turkiye Organizasyonu olan Genelkurmay biriminin başındaki general bunun kendi organizasyonları olduğunu açıkça söylemişti hatırlarsanız) Turkiye üzerinde güçlü bir etki kurma çabası başlamıştı. ABD eliyle NATO tarafından yürütülen bu çaba Türkiye’nin tarihinden gelen, İttihat ve Terakkiden Cumhuriyetin kurucu kadrolarına kadar neredeyse tüm kadrolarının Rusya/Sovyetler Birliği tarafından yutulup, son Türk devletinin yok edilmesi korkularıyla uyumlu olunca, Türkiye 1950-1980 arası yıllarda en kanlı ve karanlık provokasyonların sahnesi haline dönüştü. Bu yıllar arasındaki
Mao’cu Leninci gençlerin kavgası sonucunda meydana geldi denilen 1977 1 Mayıs katliamına Çorum, Maraş ve Sivas’taki Alevi Kırımlarına ve faili karanlıkta kalan cinayetlere kadar hepsinin arkasında bu ikili ruh halinin ürettiği Türk tipi anti komünizmi bulabilmek mümkündür.

Tabii ki aktörlerin hepsi bu oyunda sadece “vatansever” duygularla rol almadı. Dizi yazımızın ilk iki bölümündeki Ürdün ve Şili’deki kadar parasal ilişkiler ortalığa dökülmese de Türkiye’de ABD ile mali ilişkiye giren askerlerin ve bürokratların varlığı TIME dergisinin Türkiye’ye sokulmayan o meşhur sayısından beri bilinmektedir.

12 Eylül üzerinden 40 yıl geçmesine rağmen gizemini büyük ölçüde korumaktadır. Dönemin önemli generalleri ve siyasileri anı yazmamış, yazanlar da bu kanlı yıllara kitaplarında üstünkörü değinmişlerdir. 12 Eylül’ün dikkat çeken başka bir yönü olarak dönemin aktörlerinin, ölene kadar ordu tarafından korunan lojmanlarda bir bakıma gözaltında tutuldukları düşünüldüğünde sesizlik yeminin boyutu ve ciddiyeti daha net anlaşılmaktadır.

Bu yılların asker ve bürokratlarının sonraki yıllarda siyasal hayatta aktif görevler üstlendiği, siyasal liderliğin neredeyse babadan çocuğuna geçtiği bir siyasal fauna da iş adamlarına düşen de kazançlarına kazanç katmaktan başka bir şey düşünmemek olmuştur.

John Le Carre’nin Panama Terzisi’ni fazlasıyla andıran bu ortam, mevcut ve muhtemel her türlü muhalefetin birbirine düşürülerek zayıflatılması üzerinden yürümekte ve kalıcı hale gelmektedir. Halk etnisite temelli politika ve feodal “biz” sahiplenmesine sıkışmış bir aralıkta siyaseti izlemekte ve sınıfsal çıkarlarından feragat eder hale gelmektedir.

Etnisite üzerinden yürütülen ve kimlik siyaseti olarak tanımlanan bu “verimli” ortam siyasal muhalefeti toplumsal hasımlığa teslim etmekte
Ve halkı birlikte hareket edemez hale getirmektedir.

ABD’nin Darbe yıllarındaki Türkiye Büyükelçisi James Spain anılarında en önemli ajan kaynaklarının kendi ülkelerine yüksek eğitim görmeye gelen gençler olduğunu söyler. Spain’in ajanlık tanımından casusluğu anlamamalıyız. Sözlüklerde ajan sadece ”casus” olarak tanımlanmaz; “Bir kimsenin, bir ortaklığın veya bir devletin bazı işlerini yapan kimse, temsilci” şeklinde ikinci bir tanımı daha vardır. Spain’in sözünü ettiği şeyden bu gençlere eğitim yoluyla Amerikan değerlerinin ve bilimsel kategorilerin benimsetilmesi ve ülkelerine ABD’nin entellektüel ve estetik hayranı olarak ülkelerine dönmelerinin sağlanmasının anlaşılması daha doğru olacaktır. Böyle düşünerek, bizim gibi ülkelerde sosyal bilimlerde ve siyasal yönetimlerde ABD’nin etkisi daha görülebilir hale gelir düşüncesindeyim.

ABD üzerinden gelen kültürel modaların rüzgarı kültürel ve etnik azınlıkların belirginleştirilmesi üzerinden esmektedir. Azınlıklar meselesi çok katmanlı ve çok taraflı bir alandır. Bu belirginleştirme çabası resmî tarihin azınlıklara ait kısımlarıyla mücadele etme üzerinden adeta karşı bir ”resmî tarih” ve söylemi inşa etmektedir.

Öte yandan neo liberal iktisat ve çalışma anlayışı tek doğru olarak öğretilmenin ötesinde benimsetilmektedir. Bu yolla hak mücadelesi yerine yetenek mücadelesi doğallaştırılmaktadır.

Her iki yol sınıf temelli mücadeleyi ikinci plana iterek mevcut ve müstakbel muhalefetin bileşenleri arasına aşılması zor engeller koymakta ve totaliter rejimler farklılıklar yüzünden bir araya gelemeyen gayri memnunlara rağmen medar-ı maişet gemilerini yürütmeye devam etmektedirler.

Üç bölümlük dizi yazıda ele aldığım üç ülkede de bugün yaşanan totaliter kalıcılığın temelinde “projeyi sürdürmek” amacıyla yapılan “satınalmaların” dışında muhalefetin etkisizleştirilmesi ve/veya güçsüzleştirilmesi sonucunu doğuran kültürel modaların varlığının da önemli olduğunu düşünüyorum.

Sonuçta ABD hegemonyası totaliter yönetimler üzerinden kalıcı hale gelmektedir. Bu projenin külfetini de yurtsever aydınlar ile eşitsizlik ve sefalet koşullarında yaşayan geniş toplum kesimleri ödemektedir; birinciler canlarını kaybederek diğerleri ise bilinçlerini.

YORUMLAR (İLK YORUMU SİZ YAZIN)

canlı sohbet hattı hint filmleri bahis siteleri beylikdüzü escort teen porno bahis sitesi seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri seks hikayeleri